KÜRT SORUNUNUN DEMOKRATİK, HALKÇI ÇÖZÜMÜ İÇİN MÜCADELE, İŞÇİ SINIFI VE EMEKÇİLERİN EN TEMEL GÖREVLERİNDENDİR *

Cuma, 12 Haziran 2009 14:56
Yazdır PDF

Partimizin II. Genel Kongresi'nden bu yana Kürt sorununda önemli gelişmeler oldu. Ve partimizin sorumlulukları daha da arttı. Bu sorumlulukları omuzlamada tereddüt göstermeyen partimizin Kürt işçi ve emekçileri ve gençliği içerisinde saygın bir yerde bulunduğu bir gerçektir. Birçok yönüyle irdelediğimiz Kürt sorunu partimizin tüm platformlarında tartışılmaktadır. Tüm yayın organlarımız özel bir hassasiyetle sorunu ele almaktadır. Teorik yayın organımızın Mart (2003) sayısında olduğu gibi bir sonraki sayısında da sorun güncel örgütsel görevlerimiz boyutuyla ele alınacaktır. Birbirini tamamlayan değerlendirmeler olan bu belgeler bir bütün olarak ele alınarak değerlendirilmelidir. Zira Kürt sorununda yeni bir dönemle karşı karşıyayız ve dönemin sorunlarını sırtlanma yeteneği olup bitenin çok yönlü olarak değerlendirilip kavranması ve parti politikası olarak benimsenmesiyle olasıdır.

Partimiz III. Genel Kongresine giderken diğer temel meselelerin yanı sıra işçi sınıfı ve emekçi halkın mücadelesi açısından Kürt sorunu, hâlâ önemli ve çözümü işçi sınıfı mücadelesinin gelişimi açısından etkin yerini korumaktadır. Denilebilir ki ülkede, demokrasi meselesi açısından en önemli ve güncel sorunlardan biri, Kürt meselesinin demokratik ve halkçı bir biçimde çözümüdür. Kürt sorununda demokratik ve halkçı tarzda çözüm yolunda adımlar atılması, gelişmeler kaydedilmesi, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin bu doğrultuda mücadeleye katılımının sağlanması, hem bu sorunun çözümü doğrultusunda atılmış adımların kalıcılaşması yönünde kazanım olacak, aynı zamanda işçi sınıfı ve emekçi yığınların demokrasi mücadelesine katılımının, onların demokratik bilincinin devrimci bir çizgiye taşınmasının önündeki temel engellerden biri kaldırılmış olacaktır. Dolayısıyla işçi sınıfı ve emekçi yığınların politik iktidar mücadelesine katılımı kolaylaşacak, yığınların burjuvazinin etkisinden, burjuva politikaların, burjuva önyargıların, milliyetçi, şoven duygulardan kurtulmalarının önü açılabilecektir.

Ancak böyle olduğunda işçi sınıfının, diğer sınıf ve tabakalardan bağımsız, onların etkilerinden ve propagandalarından sıyrılmış bağımsız bilincinden, devrimci bilincinden ve bağımsız eyleminden söz edilebilir.

Aksi takdirde, hâlâ burjuva önyargıların, şoven, ırkçı, milliyetçi politikaların etkisinde hareket eden işçi sınıfı ve emekçi yığınların, gerçekten devrimci eylemin içinde, devrimci hedeflere yürüyebileceğini sanmak saflık olacaktır.

Yıllardır burjuva önyargıların etkisinde, burjuva propagandaların yönlendirilmesinde kalmış yığınların, bu etkilerden kolayca ve kendiliğinden kurtulamayacağı, devrimci politikaları kavrayamayacağı, o yönde hareket edemeyeceği son derece açıktır. Yığınların, burjuvazinin kendilerine "vatan" sorunu gibi sunduğu ulusal ve milliyetçi boyunduruklardan birkaç zamanlık bir karşı propagandayla, üstünkörü bir çalışmayla kurtulamayacağı gerçektir. Yığınların burjuva ulusal ve milliyetçi önyargı, propaganda ve etkilerinden kurtarılması, zor, sabırlı, istikrarlı, esnek, günün koşullarını, devrimci eylemin düzeyini, yığınların içinde bulunduğu ruh halini, moral ve entelektüel durumunu hesap eden bir çalışmayı gerektirdiği yadsınamaz.

Ancak, şu veya bu biçimde, şu veya bu koşullarda değişmeyen tek bir gerçek vardır: İşçi sınıfı ve emekçi yığınlar, burjuva ulusal boyunduruklardan, milliyetçi önyargılardan, duygulardan kurtarılamadıkları, devrimci duygu ve düşünceler etkin kılınamadığı sürece işçi sınıfının bilinci devrimci bir bilinç olmayacak, burjuvazi işine geldiği zaman, ihtiyaç hissettiğinde, kendi durumunun gerektirdiği koşullarda milliyetçi propagandalara başvurarak, kitleleri bölecek, o bilinen oyunu sahneye koyarak egemenliğini sürdürecektir.

Dolayısıyla Kürt sorununun çözümü, işçi sınıfı mücadelesinin bugünü ve geleceği açısından birinci derecede önemli sorunlardan biri olma özelliğini korumaktadır. İşçi sınıfının politik örgütü bu sorunu, kendisinin temel bir sorunu olarak ele almak, meseleye hak ettiği önemi vermek, çözümünde devrimci eylemin egemen kılınması için içten ve samimi çaba harcamak, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar içerisinde bu doğrultuda çaba sarf etmek zorundadır.

Daha değişik ve çarpıcı bir ifadeyle söylemek gerekirse; Kürt sorunu, başka hiç kimsenin değil, esas olarak işçi sınıfının temel bir sorunudur. Ve bu sorunun çözümü için çaba harcamak görevi başka hiçbir gücün değil, işçi sınıfı ve onun önderliğinin görevidir.

Sınıf bilinçli Türk işçisinin tutumu da budur. Kim ki bu sorunu kendi sorunu olarak görmüyor, dahası bunu sırtında bir yük olarak görüyor ya da Kürt sorununu sadece Kürtlerin bir sorunu olarak değerlendiriyor ve kendi sorumluluğunu bir analizci durumuna ya da sadece enternasyonalist düzeyine indirgiyorsa devrimci sınıf partisi üyesinin tutumunu göstermiyordur. Bu bilinç de devrimci bir bilinç, yaklaşım devrimci bir yaklaşım değildir.

Kürt sorunu herhangi bir ülkedeki bir ulusal sorun değildir ve devrimci sınıf partisinin yaklaşımı da herhangi bir ulusal soruna yaklaşımla eş tutulamaz. Partimiz açısından Kürt sorunu çözülmek üzere ele alınması gereken somut ve güncel bir sorundur. Kürt ve Türk işçi sınıfı ve emekçi halkının partisi olarak şekillenen, koşullardan kaynaklı özgünlüğü olan partimiz her iki halkın eşit özgür ve gönüllü seçimini savunmaktadır. Bu Kürt sorununda halkın kendi geleceğini belirleme belirlemesinde kayıtsız, koşulsuz destek tutumudur. Ve ortaya çıkan her durumda Kürt işçi ve emekçilerinin devrimci partisi olarak sorumluluklarını gerçekleştirme tutumudur.

KÜRT SORUNUNDA YAKIN GEÇMİŞİN KISA DEĞERLENDİRMESİ

Kürt sorununda önümüzdeki dönem yaşanabilecekler ve buradan kalkarak takınılacak tutumun değerlendirilmesi için yakın geçmişte yaşananlara dönüp kısaca da olsa göz atmak da fayda var.

Bilindiği gibi ülkemiz yoğun acıların, göz yaşının, ölüm, yıkım ve katliamların yaşandığı, "derin devlet" denilen örtülü ve psikolojik savaş aygıtlarının, özel savaş örgüt ve yöntemlerinin yoğun biçimde devreye sokulduğu bir dönemi geride bırakmıştır. Ancak "Geride bırakılmış dönem" sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Dahası dönemin tamamen bittiği, bir daha geriye dönmeyecek biçimde kapandığı, yeni ve temiz bir dönemin açıldığı akla gelmemelidir. Tersine söz konusu aygıtlar, örgütlenmeler ve yöntemler yönetici güç odaklarının elindedir ve gerektiğinde devreye sokulmak üzere hazır olarak bekletilmektedir. Üstelik bu aygıtlar şimdi, yaşanan sürecin ışığında, hem yenilenmiş hem de deney kazanmıştır. Bu söz konusu, "özel harp", "örtülü operasyon", "düşük yoğunluklu savaş" vb. isimlerle anılan yöntemler, Türkiye'de yaşananların ortaya çıkardığı, geçmişi olmayan, yeni icatlar da değildir. Tersine her biri ABD ordusu, Pentagon ve CIA kökenli olup, genel olarak ABD çıkarlarının gerektiği çok yönlü bir çalışmanın versiyonları olarak dünyanın tüm bölgelerinde, ülkelerinde, özel olarak da Latin Amerika'da uygulana gelen yöntemlerdir. Şili'den Arjantin'e, Nikaragua'dan Peru'ya, Bolivya'dan Brezilya'ya, Salvador'dan Kolombiya'ya kadar onlarca ülkede ABD tarafından uygulamaya konulmuş, hâlâ yürürlükte olan ve yüz binlerce devrimcinin, yurtseverin, demokratın, aydının, sendikacının canına mal olmuş yöntemlerdir. Ancak çarpıcı olması bakımından dikkatlerin yoğunlaştığı bölge bakımından denilebilir ki, bu yöntem ve uygulamaların laboratuvarı Latin Amerika ülkeleridir.

Adına "kirli savaş" da denilen bu "örtülü operasyon" ve "özel savaş" yöntemleri diğerleri bir yana Türkiye'de en yoğun biçimde Kürtler üzerinde uygulanmıştır. En pis yöntemler bölgede denenmiş, provokasyonlar düzenlenmiş ancak, gerçeklerin çarpıtılması, ülke ve dünya kamuoyunun maniple edilmesi için ise her yola başvurulmuştur. On binlerce insan öldürülmüş, işkencelerden geçirilmiş, tutuklanmış, köyler, mezralar, yerleşim birimleri zor yoluyla boşaltılmış, yakılmış, yıkılmış, "otun bile bitmeyeceği bir coğrafya" tahayyül edilerek ormanlar yakılmış, yüz binlerce insan doğdukları, büyüdükleri ve yaşadıkları topraklardan zor yoluyla sürülmüştür.

Koruculuk gibi özel örgütlenmeler yaratılarak, aynı halkın birbirine düşman edilmesi için ince hesaplar güdülerek halk üzerinde korkunç bir baskı ve terör ortamı oluşturulmuştur. Onurları ayak altı edilmiştir. Binlerce faili meçhul cinayete tanık olunmuş, sokak ortasında insanlar öldürülmüş, kaçırılmış, Latin Amerika örneğinde görülen para-militer timlere benzer ölüm timleri vahşi cinayet şebekeleri olarak işlev üstlenmişlerdir.

Bölge, çeyrek asır boyunca tam bir kuşatma altına alınmış, tecrit edilmiş, bölge insanı çevreden, diğer emekçilerden, Türk halkından ve dünyadan yalıtılarak "bölücü" ve "terörist" kavramlarıyla eş değerlendirilerek bu yakıştırma hafızalarda kalıcılaştırılmak istenmiştir. Sıkıyönetim ve ardından OHAL (Olağanüstü Hal) ile geçen 25 yıl süresince bölgede tam olarak "orman kanunları" uygulanmış, yaşamın her alanına ve her şeye keyfiyet egemen olmuştur ve bölge başka bir dünyanın parçasıymış gibi başka yasalarla, daha doğrusu yasasızlık ve yasa tanımazlıkla yönetilmiştir.

Bu süre boyunca siyasal erkin hedefi Kürtler gibi algılansa da aslında hedef tahtasına oturtulan Kürtlerle beraber Türkiye'nin tüm ezilen halkları olmuştur. Bölge ile sınırlı olmayan ekonomik ve siyasi uygulamalarla yaşam tüm emekçilere çekilmez edilmiştir. Ancak bununla da yetinilmemiş; batıda Türk, Kürt ezilenleri arasına güvensizlik tohumları ekilmeye, halk birbirine düşman edilmeye çalışılmış, bu doğrultuda pek çok provokasyon düzenlenmiştir. Kürt ve Türk emekçiler birbirine karşı önyargılarla doldurulmuş ve kışkırtılmıştır.

Burjuvazi, tüm bunları yaparken kendi çıkarlarını "vatanı savunma" meselesi olarak sunmaya özen göstermiş ve emekçi milyonları yedeklemeyi amaç edinmiştir. Böylece kitlelerin bilincinde yanılsamalar yaratılarak, Türk ve Kürt ezilenleri arasına güvensizlikler sokulmuş, önyargılar geliştirmiş, emekçiler bölünüp, kin ve düşmanlık tohumları ekilir ve birbirine düşman edilirken, diğer yandan hedef şaşırtılarak, milliyetçi duygularla sarhoş edilmiş kitleler üzerinde en acımasız ve vahşi sömürü koşulları uygulanmıştır.

Nitekim kanlı çarpışmaların devam ettiği, dönemin üst düzey generali tarafından ifade edilen biçimiyle "düşük yoğunluklu savaş"ın sürdüğü dönem boyunca işçi sınıfının eylemlerinde giderek bir düşüş, kitle hareketlerinde ise bir sönüş yaşanmıştır.

Bu durum; dışta Sovyetler Birliği'nde kapitalist restorasyonun tamamlanması, kapitalizme tam entegrasyonun açıkça ilan edilmesi, içeride 12 Eylül faşist cuntasının elde ettiği üstünlükle birleşince tahribatı kapsamlı bir tablo yaratmıştır. İşçi ve emekçiler moralsizliğe ve güvensizliğe sürüklemiş ve dolayısıyla, burjuvaziye sömürü çarklarını sıkıştırması, yağma ve talanın dozunu arttırması için engelsiz bir ortam sunulmuştur.

Bu dönem boyunca yoğun biçimde işlenen şoven ve ırkçı propaganda "Vatan-Millet- Sakarya" edebiyatıyla bütünleştirilerek bir yandan Kürtler yok sayılmış, talepleri "terörizm" ve bölücülükle eş görülerek yok sayılmış, diğer yandan o güne kadar yürürlüğe koyulamayan, cesaret edilerek gündeme getirilemeyen pek çok uygulama yasallaştırılarak, sömürü ve baskı aygıtının sahipleri lehine kazanıma dönüştürülürken, işçi sınıfı, emekçi ve yoksul halk mevziler kaybetmiştir.

Mezarda emeklilik, özelleştirmeler, sosyal alanlarda kısıtlamalar, imzalanarak yürürlüğe konan uluslararası ticaret anlaşmaları, gümrük duvarlarının indirilmesi, ticaretin liberalizasyonu çerçevesinde yabancı sermayeye tüm kolaylıklar sağlanmış, dahası, ayrıcalıklar getirilmiş, tarım çökertilmiştir. İsrail'le büyük yakınlaşma sağlanmış, Türkiye-İsrail arasında tarihin en büyük askeri ve diğer anlaşmalar da bu karanlık dönem boyunca imzalanmıştır.

Yine, toplu sözleşmelerin enflasyonun altında ücretlerle imzalanması ile yetinilmemiş, sendikasızlaştırma operasyonları kapsamında sendikalarda hızlı üye kaybı gerçekleştirilmiş, taşeronlaştırma vb. ile iş yaşamının kuralsızlaştırılması için girişimlerde bulunularak, esnek çalışmanın ilk adımları atılmıştır. Daha pek çok uygulama bu "Olağanüstü Hal" dönemi "değerlendirilerek" uygulamaya sokulmuştur.

Bu dönem boyunca işçi sınıfı ve emekçi halktan gelen bütün talepler adeta cephe gerisindeki bozgunculuk olarak değerlendirilmiş, "iç savaş", "bölücülük", "yıkıcılık" bahane edilerek kitlelerin her talebi "vatan ve millet çıkarları" gerekçe gösterilerek ertelenmiş ya da bastırılmıştır. Dahası öyle bir hava yaratılmıştır ki, işçilerin her hak talebi ve yığınların her istemi neredeyse "bölücülüğe destek vermek", "bölücülerin ekmeğine yağ sürmek" biçiminde yansıtılarak kitleler etkisizleştirilmiştir. İşçiler ve emekçi yığınlar "vatan-millet" adına fedakârlığa, memlekete sahip çıkmağa çağrılmış, bu yolla işçi sınıfı ve halk hareketi püskürtülmüş ve kitleler sindirilmiştir.

Kısaca söylemek gerekirse, bu dönemden burjuvazi en üst düzeyde fayda ve kazanımlarla çıkarken, işçi sınıfı ve halk hareketi ise sindirilerek püskürtülmüştür; burjuvazi kazanmış, halk ise kaybetmiştir.

Bu durum bir kez daha ve açık biçimde göstermiştir ki, işçi sınıfı ve emekçi halk, ulusal sorunun çözümü için mücadele etmek zorundadır.

Kürt sorunun, sorun olarak devam etmesi işçi sınıfı ve emekçi halk hareketinin önündeki en ciddi engellerden biridir.

YENİ DÖNEM VE KISMI KAZANIMLAR

Uzun çatışma ortamından sonra birkaç yıldır, silahların susması ile yeni bir dönem açılmış oldu. Ancak, bu sadece "silahların susması" ile izah edilecek bir durum olmaktan öte birçok faktörün bileşiminden oluşan bir dönem olarak değerlendirilmelidir. Her şeyden önce yaşanan onca acı ve ödenen bedellerin tüm çabaya rağmen bir gelişme ve kazanıma denk geldiği yadsınamaz. Hak ve özgürlüklerin elde edilmesinde bir mesafeden söz edilmelidir. Kürt dili, edebiyatı, kültürü ve diğer doğal haklarına dair çok kısmi ve güdük de olsa bir kabulün olduğu gözlenmektedir. Günlük pratik yaşamda bunların kullanımı önünde sayısız engeller çıkartılsa da, bu kadarı bile ortamın yumuşamasına katkıda bulunmuş, halkların kardeşliğine, önyargıların küçük ölçekli olsa da kırılmasına bu gelişmeler katkıda bulunmuştur. Kürtlerin "dağ Türkleri" olmadıkları, bir halk olarak Kürtlerin özgünlükleriyle kabul edilmesi gerektiği "genel doğru" haline gelmiştir.

Yine "barış süreci" olarak adlandırılan bu birkaç yılda, idam cezasının kaldırılması olumlu etki yaratmış, gerilim ortamı yumuşamıştır.

Uygulanması mücadele gerektiren kısmi demokratik düzenlemeler bile, gerilimsiz bir ortamın sağlanmasına katkı sunmuş, bu kapsamda atılacak adımların emekçiler arasındaki kardeşliği hızla öreceğine dair gösterge olmuştur. Kürt sorununda özgürlüklere tekabül eden ufak girişimlerin bile, önyargıları dağıtarak ve aradaki engelleri yıkarak, Türklerin ve Kürtlerin birbirleriyle sıcaklaşmasına katkı sunduğunu da bu birkaç yıl boyunca yaşamış olduk. Şimdi sözü edilen hakların ve yapılan yasal düzenlemelerin bu haliyle de olsa uygulanması için başta Türk işçi ve emekçilerine önemli görevler düşmektedir. Zira Kürt sorununda atılacak her adım Türkiye'nin dolayısıyla tüm ulus ve mezheplerden emekçilerin kazanımı olacaktır.

KÜRT SORUNUNUN GERÇEK SAHİBİ PARTİMİZDİR

Partimiz başından itibaren, Kürt sorununa bir halkın kaderi üzerinde söz ve karar sahibi olması, demokrasi ve özgürlük sorunu olarak yaklaşarak, önyargısız, içten ve samimi bir tutumla Kürt sorununa sahip çıkmış, işçi sınıfının çıkarı doğrultusunda bir çözüm için çaba harcamıştır. Sorunu sadece kültürel haklar olarak görmeyen partimiz halkın siyasi iradesinin ve kaderini eline almasının önündeki tüm engellerin kaldırılması için mücadele etmektedir. Partimizin soruna bakışında tek kaygısı, ezilenlerin yanında yer almak, soruna işçi sınıfının ideolojik penceresinden bakmak olmuştur.

Ancak, yine de kabul edilmelidir ki, bu alandaki çaba ve çalışmamız yeterli olmamıştır. Kürt işçi ve emekçileriyle birleşme ve talepleri için güçlü hareketin yaratılmasında yetersiz kaldığımız görülmelidir. Diğer pek çok konuda tespit ettiğimiz gibi, Kürt sorununda kavrayış, ele alış ve gereğini yapmada partimiz örgütlerinin pek çok eksiğinin olduğu açıkça söylenmelidir.

Parti çalışmasının tamamına bakıldığında, Kürt meselesini ele alış ve kavrayışta, partimizin merkezi politikaları ile, parti tabanımızın soruna yaklaşımında, yani ele alış ve bunu günlük politikaya, pratik yaşama uygulayışta tam bir uyumun olmadığı görülmektedir.

Parti merkezi organ ve yayınlarındaki değerlendirme ve yaklaşımın aksine, özellikle de batı kentlerinde parti örgütlerimizin ve parti fonksiyonerlerimizin sorunu kavrayış ve ele alış biçimleri yüzeysel, daha çok da yasak savmacı niteliktedir.

Oysa aslında burjuva bir sorun olan ulusal sorunun çözümü, burjuvazinin devrimci barutunu tüketmesi sonucu işçi sınıfının sorumluluğuna kalmıştır. Çağımızda bu sorunu demokratik yoldan çözecek tek güç ise işçi sınıfıdır.

Ülkemizde de bu sorunu doğru biçimde çözebilecek tek güç işçi sınıfı ve onun politik önderliğidir. Onun önderliği ve inisiyatifi dışında gelişebilecek her türlü çözüm yada çözüm olarak ortaya konulan yol ve yöntemin işçi sınıfının mücadelesine hizmet etmeyeceği ve burjuvazi tarafından kullanılacağı ortadadır.

Partimiz, meselenin çözümü olarak, ulusların kendi kaderini tayin hakkına sonuna kadar bağlı kalarak, demokratik halkçı bir çözümü önermiştir. Çünkü sonuçta belirleyici olan şey, halkların bugünü ve geleceği hakkındaki kararını kendisinin vermesidir.

Diğer yandan partimiz, meselenin çözüm yolunu göstermek bakımından "Kürt sorunu Türkiye'nin sorunudur" sloganını dile getirdi. Bu sloganla, Kürt meselesinin sadece Kürtlerin sorunu olmadığını, tersine tüm Türkiye ezilenlerinin sorunu olarak değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti. Böyle algılanmadıkça ve benimsenmedikçe sorunun devrimci bir tarzda çözümünün mümkün olamayacağına, burjuvazi tarafından kullanılmaya devam edeceğine işaret ediliyordu.

Yine partimiz ısrarla Kürt sorunun çözüm yolunun esas olarak Türk işçi ve emekçisinin meseleye sahip çıkması ve ezilenden yana tavır almasıyla mümkün olabileceğini ortaya koymuş, bu düşüncenin yaşamda gerçekleşmesi için çaba harcamıştır.

Bunu söylerken partimiz, "başka ulusları ezen bir ulusun özgür olamayacağı" sözünü kendisine şiar edinmiştir.

Gerçekten de halklar arasındaki kardeşleşmenin, birlikte mücadelenin temel şartı, eşit haklar, demokrasi ve özgürlüklerin engelsiz ve sınırsız kullanımının sağlanmasıdır.

Dil, kültürel haklar bakımından ayrıcalıklara sahip bir ulusun işçi sınıfı ve ezilenlerinin, ezilen halklar için mücadeleye atılmadığı, ayrıcalıkların, imtiyazların son bulması için mücadele etmediği sürece gerçek kurtuluşa giden yolda başarı şansı olmayacaktır.

Ulusal ayrıcalıklar ve imtiyazlar, halklar arasındaki yakınlaşmayı önleyen, kardeşleşmenin karşısına dikilen büyük bir engel ve burjuvazinin tuzaklarından birisidir. Bu durum halklar arasındaki önyargıları, güvensizlikleri körüklerken, milliyetçi duyguları kışkırtır; işçi sınıfı ve ezilenlerin birleşik mücadelesinin önünde engel olarak dikilir. Her iki halka mensup ezilenlerin kendi sınıfsal taleplerini kavramasının, bu uğurda mücadeleye atılmasının, sorunların ve taleplerin ortaklaştırılmasının karşısına geçer. Kendi başına ayrımcılığın nedenidir.

Nitekim yıllardan bu yana dil ve kültürel haklar bakımından ezilen konumda bulunan, çok yönlü baskı, zulüm, aldatmayla karşılaşan Kürtlerin, dil ve diğer kültürel haklar bakımından kendilerinden ayrıcalıklı ve imtiyazlı durumda olan Türk ezilenlerine karşı, kendileri de ezilen olmasına karşın içlerinde tepki beslemeleri, güvensizlik duymaları, önyargılı yaklaşmaları bu sürecin doğal sonucudur. Bu önyargıların, güvensizliklerin, duygu kırıklığının giderilmesinin tek yolu, ezen ulusun emekçilerinin, ezilen ulus kardeşleri için mücadeleye atılmaları, dil, kültürel haklar vb. konularda kendilerine tanınan ayrıcalıkların son bulması, bütün halklara eşit haklar tanınması talebiyle ileri atılması, bu sorunu kendi sorunları olarak kavramasıdır. Ancak ezen ulusun işçi ve emekçileri ezilen ulustan kardeşleri için eşit haklar savundukları, baskı ve engellemelerin kalkması, özgürlük ve demokrasi talepleri için ileri atıldıklarında, güvensizlikler yerini güvene, milliyetçi önyargılar yerini sınıf kardeşliğine bırakacak, ortak ve birleşik mücadelenin önü açılacaktır.

Böyle bir durumda burjuvazinin oyunu bozulacak, halkların bölünmesinden sağladığı fayda sona erecek; ikide bir sahneye sürdüğü bu kirli oyuncağından vazgeçmek zorunda kalacaktır.

Dolayısıyla Kürtlerin eşit haklar elde etmesinin, dil ve kültürel haklarını eşitçe kullanabilmesinin, bu konularda önlerine dikilen engel ve yasaklamaların kaldırılmasının en büyük ve kararlı savunucusu Türk işçi ve emekçileri olmak zorundadır.

Yoksa, lafla günde beş vakit kardeşlik diye bağırmanın hiçbir anlamı yoktur. İçi, kardeşlik için temel şart olan eşit haklar, sınırsız ve engelsiz özgürlük talepleriyle dolu olmadıktan sonra kardeşlik lafının hiçbir anlamı yoktur. "Yaşasın Halkların Kardeşliği" sloganının içeriğinin de böyle doldurulması gerekir. Ve daha da ötesi, içi dolu olmadıktan sonra bu laf ve slogan, kitlelerin aldatılmasının aracı, burjuva bir slogan olmaktan öteye geçemeyecektir.

Zira, burjuvazi de düşmanlık istiyorum diye bağırmamakta, tersine kardeşlik nutukları atmaktadır. Ama onun kardeşlikten anladığı, ezilenlerin sesini çıkarmadan oturmaları, efendilerin kendilerine çizdiği sınırlar içinde boyun eğip yaşamaları, kaderlerine razı olmalarıdır. Ne zamanki ezilenler hak ve taleplerle ortaya çıkar, burjuvazinin çizdiği sınırları delmeye kalkarlar, işte o zaman burjuvazi, çılgınca tepinmeye ve bağırmaya başlar: "Kardeşlik elden gidiyor. Kutsal barış bozuluyor!"

Partimiz bu nedenlerden ötürü Kürt sorununun Türk işçi ve emekçilerin sorunu olduğunu, bu meselenin devrimci bir tarzda çözümünün Türk işçi ve emekçilerin mücadelesinden geçtiğinin altını çizmiş, meselenin bu biçimde kavranması için çaba göstermiştir.

EMEK, BARIŞ VE DEMOKRASİ BLOĞU VE "HALKLARIN KARDEŞLİĞİ" SORUNU

Bu nedenden ötürü de genel seçimlerde Emek, Barış ve Demokrasi Bloğunun kurulması için partimiz içten ve ısrarlı bir çaba içinde olmuştur. Nitekim, seçim sonuçları -başka açılardan değerlendirilmesi bir yana- konumuz gereği kardeşlik ve barış sürecinin gelişimi, ilerlemesi açısından bu sürece büyük katkıları olmuştur. Başka herhangi bir zaman çok daha kapsamlı bir çabayla gerçekleşebilecek halklar arasındaki sıcaklaşma, kardeşlik duygularındaki yoğunlaşma bir-iki aylık bir süreçte gerçekleşebilmiştir.

Ancak, bunun yıllar süren kanlı ve acılı sürecin, tavana vurmuş milliyetçi, şoven burjuva propagandanın, yoğun bir şekilde işlenmiş Kürt düşmanlığının ardından geldiği ve kardeşleşme yolunda bir başlangıç olarak kabul edilmesi gerektiği ortadadır.

Evet, kardeşleşme yolunda düne göre önemli mesafe kat edilmiş, yol açılmıştır. Ancak olması gereken bu değildir ve yolun henüz başında bulunuluyor. Dolayısıyla Türk-Kürt kardeşliği henüz son derece kırılgan bir noktada durmaktadır ve sağlam temellere oturduğu, bir daha bozulmaz yola girdiği de iddia edilemez. Bunun sürdürülmesinde Türk, Kürt ve diğer halklardan işçi ve emekçilerin partisi olarak büyük bir sorumluluk altındayız ve gereğini yapmalıyız. Ezen ulus işçi sınıfının daha da fazla bir çabayla bu yolu genişletmesi gerekli ve zorunludur. Seçim kampanyası süresince, kardeşlik ve barış taleplerinin ağırlıklı olarak Kürt ezilenlerinden geldiği, miting alanlarında Kürt ezilenlerin ağırlığının olduğu inkâr edilemez. Elbette barış ve kardeşlik talebinin Kürt ezilenlerince benimsemesi, talep olarak ileri sürülmesi son derece önemli ve sevindiricidir. Ancak, ne zaman Türk işçi ve ezilenleri en az Kürt ezilenleri kadar bu talebe sahip çıkar, talebin gerçekleşmesi için çaba harcarsa meselenin çözümü o kadar kolaylaşacaktır.

Üzerinde durulması gereken diğer bir önemli sorun da, seçim kampanyası süresince parti örgütlerimizin, parti militanlarımızın bu soruna yeteri kadar önem ve ilgi göstermemeleri olmuştur. Parti örgütlerimiz, genel olarak Kürt sorununu, eşit haklar, özgürlükler, dil ve kültürel haklara ilişkin talep ve propagandayı ağırlıklı olarak Kürtler arasında yürütmüşlerdir. Bu sorunu esas olarak anlatmaları gerekli asıl yer olan Türk işçi ve emekçiler arasında konuyu genel olarak geçiştirmeyi tercih etmişlerdir. Daha açık bir dille söylemek gerekirse, bu konuda "kaçak güreşmişlerdir." Ancak bizler sorundan kaçınca sorun çözülmüş olmuyor ve ortadan kalkmıyor. Ve tabii ki, burjuvazi de bu silahı elinden bırakmıyor.

Nitekim, ABD'nin Irak işgal planları çerçevesinde işgalde ABD'nin kendisine biçtiği rolü oynayacak burjuvazinin halktan gelen tepkileri dağıtmak, kendi günahlarını gizleyebilmek için bu silaha başvurduğuna tanık olduk. Yönetici güç odaklarının hem işgale karşı birleşen halkı bölmek ve birbirine düşürerek dikkatleri başka tarafa çekmek, hem de kendisine dayanak noktası bulabilmek için yeniden Kürtleri hedef haline getirmesi, yeni bir Kürt düşmanlığı dalgası oluşturma peşine düşmesi, kardeşlik için yeni bir tehlike olarak karşımıza çıktı. Öcalan'ın ailesi ve avukatlarıyla görüştürülmemesi yeniden şovenizmi kışkırtma vesilesi edilmek istendi. İki halk arasında gelişmeye ve güçlenmeye başlayan kardeşlik duygularının tahrip edilmesinin engellenmesi ve hem de bu halk ihlaline son verilmesi için gösterdiğimiz çabanın provokasyonlara engel olduğu söylenebilir. Partimiz Türk ve Kürt işçi ve emekçilerine doğru yolu işaret etti ve bu süreci kardeşleşme lehine değerlendirerek; "Türk işçi ve emekçileri, bir yandan emperyalist işgale ve işbirlikçiliğe karşı mücadele ederken, aynı zamanda Kürtlere karşı yürütülen haksız ve hukuksuz girişimlere ve saldırılara da karşı çıkmak zorundadır" gerçeğinden hareket etti.

Partimiz Kürt sorununun doğru biçimde kavranmasında, "sol" ve "sosyalist" çevrelerdeki şoven etkilenmelerin kırılmasında olduğu kadar, Kürt demokratik ve halkçı çevrelerin de ezilenlerinin devrimci platformunda yürümesi için ciddi bir çaba harcamaktadır ve bu çabasını sürdürmeye devam edecektir.

İki halkın kardeşleşmesine hizmet edecek kültürel çalışmalarını da sürdürecektir.

Diyarbakır Şehir Tiyatrosu'nun, batıda özellikle işçi kentlerinde turneye çıkması ve bu sahne gösterisine özellikle Türk işçi ve emekçilerinin katılımının sağlanması için partimizin gösterdiği çaba isabetli olmakla beraber diğer birçok etkinlikle sürdürülememiştir. Bölge halkı bu kadar badireden geçmişken, bizim Diyarbakır Şehir Tiyatrosu'na batıda turne düzenlememiz küçük görülebilir. Ancak mesele hiç de böyle değildir.

Diyarbakır, sosyolojik olarak Kürt merkezi hüviyetinde bir kent olmakla beraber, aynı zamanda gerici güç odakları tarafından " bölücülüğün" merkezi olarak lanse edilmiş, OHAL'in karargâhı bir kenttir. Böylece biz, Diyarbakır'ı Türk işçisi ve emekçisine taşımayı, tanıtmayı, burjuvazinin bu kent ve genel olarak Kürtler aleyhinde yaratmaya çalıştığı tecridi kırmayı amaçlayarak yaptık. Türk işçi ve emekçisinin Diyarbakır'ı sahiplenmesini hedefledik. Oyunu binlerce Türk işçi ve emekçisi izledi. Oyunun sonunda binlerce emekçi sahnedeki oyuncuları alkışladı. Ama aslında alkışlanan, sahiplenilen burjuvazinin tecrit etmeye çalıştığı Diyarbakır'dı; Kürtlerdi; Barıştı; Kardeşlikti. Dolayısıyla, örgütlemeye çalıştığımız şey bir turne, sadece bir tiyatro gösterisi değil, Kürtleri, batıdaki Türk kardeşlerine taşımak, tanıtmak, duygu bütünlüğünü sağlamaktı. Başarı sağlandığı asla inkâr edilemez.

Günlük gazetede bölge sayfasının eğitici ve çabalarımızın karşılık bulmasında önemli rolü olmuştur. Bu sayfadan bölgede olup bitenler anlatılmakta, meseleler ülkenin dört bir tarafına taşınmaya çalışılmaktadır. Daha önce de gazetede bölge sorunları yazılmaktaydı, ancak özel olarak sayfanın hazırlanması, bölgedeki gelişmelerin derli toplu verilmesi, kültürel etkinliklerin, Kürtlerin kültürel, tarihi ve geleneksel yaşamlarının yansıtılması Türk işçi ve emekçi ve tüm okur bakımından politik bir gelişimi sağlamış oldu. Bu sayfanın ve daha sonra iki sayfaya çıkartılan kültür ve sanat sayfasının daha da zenginleşmesi ve şimdilik tek sayfa olan bölge haberlerinin iki sayfaya çıkarılması her bakımdan gerekli ve önemlidir.

Yıllardır süren baskı ve yasak ortamın görece dağıldığı koşullarda her geçen gün artış gösteren aydınlanma isteğinin karşılanmasında araçları daha da çoğaltmalıyız. Bölgede peş peşe açılan kültür ve sanat merkezlerindeki çalışmaların ve bu yönlü küçük büyük tüm çabaların desteklenmesi, görevlendirmelerin yapılması ve teşvik edilmesini ertelenmeden sürdürmeliyiz.

 

Yine son zamanlarda henüz yeterli düzeyde olmasa da Kültür-Sanat dergisinin sayfalarında Kürt kültürü, tarih ve sanatını konu edinen yazılar artarak devam etmektedir. Ortak ilerici değerlerin değerlendirilmesi halkların kardeşleşmesinde kültür ve sanatın öneminin bilinciyle bu çabalarımızı sürdürmeliyiz. Türk kültür, sanat ve aydın çevrelerine Kürt kültürünü taşımada önemli bir prestije sahip olan kültür ve sanat dergimize bu alanda büyük görevler düşmektedir. Kürt kültür, sanat ve aydın çevrelerinin kültür dergimize büyük değer verdikleri ve daha kapsamlı çalışmalar beklentisi içinde oldukları görülerek çabalar sürdürülmelidir.

Ancak bu alanda önemli bir aracı kongremiz yapıldıktan yirmi gün sonra yaratmış olacağız. 21 Mart'ta yani Newroz Bayramı'nda Kürt kültür, sanat, tarih dergisi " Tîroj" yayın hayatına girecek. Tîroj, partimizin Kürt sorununa verdiği önemi gösteren yeni ve önemli adımlardan biri daha olacaktır. İlk yıl, iki aylık yayınlanacak Tîroj'un önümüzdeki yıldan itibaren aylık periyoda çekilmesi, şimdilik Kürtçe ve Türkçe olan derginin giderek tamamen Kürtçe çıkması da hedefimiz olacaktır. Derginin daha hazırlık aşamasında Kürt aydın, sanatçı, araştırmacı çevrelerinde ve gençlikte yarattığı ilgi ve heyecan partimizi ve bölge örgütümüzü daha da umutlandırmıştır. Şimdi parti örgütlerimiz ve parti fonksiyonerlerinden beklenen Tîroj'a militanca sahip çıkmaları, derginin Kürt işçileri, emekçileri, gençliği ve aydınlarına ulaşması için yoğun ve içten çaba harcamaları, tanıtımı için ciddi bir rol üstlenmeleridir.

GÖREVLERİMİZ VE DEMOKRASİ MÜCADELESİ

Bir kez daha tekrarlamak pahasına vurgulamak gerekirse, Kürt sorunu partimizin, işçi sınıfı ve emekçi halkın sorunudur. Kürt sorunu günümüzde hâlâ demokrasi mücadelesinin en önemli ve temel sorunlarından birisi olarak duruyor. Ve demokrasi mücadelesinin ilerlemesi Kürt meselesinde sağlanacak kazanımlarla yakın ilintilidir.

Demokrasi mücadelesi ise, işçi sınıfının temel mücadele biçimlerinden biridir. Demokrasi mücadelesine kazanılamamış, demokrasi mücadelesi uğruna seferber edilememiş işçi sınıfının bilinci gerçek devrimci bir bilinç değildir. Demokrasi mücadelesi uğruna seferber edilememiş, demokrasi için mücadele etmeyi benimsememiş, bunun gerekliliğini kavrayamamış işçi sınıfının, siyasal iktidar mücadelesine katılacağını, siyasal iktidar mücadelesi vereceğini düşünmek ise tam bir aptallıktır.

Oysa yalnız ve yalnızca işçi sınıfı demokrasisinde bütün ezilen halklara, uluslara, ezilen sınıf ve tabakalara, bütün dil ve kültürlere tam bir özgürlük, demokrasi vardır. Yalnızca işçi demokrasisinde, farklı dil ve kültürlere tanınan ayrıcalıklar son bulur, imtiyazlar sona erer, dil ve kültürler arasında eşitlik başlar. Bu bakımdan işçi demokrasisi, bütün dil ve kültürlerin teminatı, geleceğinin ve özgürce gelişiminin garantisidir.

Partimiz meseleye böyle yaklaşmaktadır. Parti örgütlerimiz de meseleyi böyle kavramalı, Kürt sorunun çözümü için mücadeleye dört elle sarılmalıdır.

Kürtler hâlâ burjuvazi tarafında hedef tahtasına oturtulmaya çalışılmakta, Kürt dili ve kültürü üzerinde baskılar, engellemeler sürmekte, yasal olarak tanınmış gözüken güdük haklar bile uygulamaya sokulmazken öbür yandan bu yönlü girişimler fiili olarak engellenmekte, TV ve radyolardan Kürtçe yayın yapıldığından dolayı cezalar yağdırılmaktadır. Anadilde eğitim talebi yerine getirilmemekte, insanların çocuklarına Kürtçe isim vermeleri bile yasaklanmaktadır.

ABD'nin Irak işgal planları çerçevesinde Türkiye egemenleri kendi pisliklerini gizlemek için bir kez daha utanç verici yola sapmakta, Kürtleri hedefe koymaya çalışmaktadırlar. Kürtlerin yaşadığı topraklar ABD üsleri, ABD ordusunun yığınak deposu haline getirilmektedir. Tam da buradan hareketle ABD ordusunun güvenliğini sağlayabilmek, ABD ordusu güven ve huzur ortamı içinde bulunsun, Irak halkını katletsin diye bölgede OHAL koşulları yaratılmak istenmekte, sınır ötesi operasyonlardan söz edilmektedir.

ABD petrol ve siyasi hegemonya için Irak'ı işgal etmek isterken bu işgalde Türkiye egemenleri suç ortağı alınmakta, ABD ordusunun güvenliği için bölgede askeri tedbirler arttırılmakta ve Kürtler çembere alınmaktadır.

Bütün bu planları boşa çıkarmak için mücadele etmek önümüzdeki dönemin temel görevleri arasındadır.

Kürt sorunun demokratik ve halkçı tarzda çözümünün, Kürt dili ve kültürünün özgürce gelişiminin, ilerlemesinin, ezilenlerin kardeşliğinin, ayrımcılığın, ezen ulus imtiyazlarının son bulmasının ve elbette eşit haklar ve özgürlüklerin tam garantisi partimizdir. Bu sorunu işçi sınıfı önderliğinden başka, doğru, halkların ve ezilenlerin çıkarına çözebilecek hiçbir güç yoktur.

  • Kürt sorununda demokratik halkçı çözüm sağlanmalı Kürt dili ve kültürel hakları üzerindeki yasaklar ve kısıtlamalar son bulmalı, ayrımcılık sona ermeli, eşit haklar sağlanarak Kürtlerin geleceklerini özgürce belirlemelerinin önü açılmalıdır.
  • Ana dilde eğitim ve anadilde yayın hakkı sağlanmalıdır.
  • Köylere dönüş hiçbir koşula bağlı olmadan serbest bırakılmalı, zararlar tazmin edilmelidir.
  • Koruculuk kaldırılmalıdır.
  • Bölgede yaşanan tüm faili meçhul cinayetler aydınlatılmalı, sorumlularından hesap sorulmalıdır.
  • Gerçek bir barış ve kardeşlik için genel siyasi af çıkartılmalıdır.
  • Topraklar mayınlardan temizlenmeli, halkın kullanımına açılmalıdır.
  • Bölgeye özel bir ekonomik kalkınma programı uygulanmalı, tarım desteklenmeli, tütünde, pancarda kotalar kalkmalı, tahılda devlet desteği sağlanmalı, GAP projesi halkın yararına yeniden düzenlenmelidir.
  • Yayla yasakları son bulmalıdır. Bölge halkının temel geçim kaynaklarından olan hayvancılığın gelişimi için özel programlar yürürlüğe sokulmalı. Bölge koşullarına uygun hayvan desteği sağlanmalı, yem ve diğer zirai ilaçlar sübvanse edilmeli, bölgeye et ve süt kombinaları, hayvansal ürünleri işleme tesisleri yapılmalı, ihracat kolaylıkları sağlanmalıdır.
  • Tarım ve hayvan üreticilerinin bankalara olan kredi borçları iptal edilmeli, kredi faizleri sıfırlanmalıdır.
  • Toprak reformu gerçekleştririlmeli, topraksız köylüye toprak verilmeli, aynı zamanda yoksul köylü zirai alet, tohum, gübre, ilaç bakımından desteklenmelidir.
  • Bölgeye sağlık hizmetleri taşınmalıdır.
  • Bölge toprakları ABD ordusuna ve üslere kapatılmalıdır.
  • ABD ve İsrail ile olan ikili anlaşmalar iptal edilmeli, bölge sınırlarında İsrail'e tanınan istihbarat serbestliği son bulmalıdır.
  • Bölgede hiçbir gerekçeyle "OHAL" ve özel örgütlenmelere izin verilmemeli, tersine bölgede demokrasi ve özgürlükler sağlanmalıdır.

    YAŞASIN KARDEŞLİK!

    YAŞASIN BARIŞ!

    YAŞASIN HALKLARIN EŞİT ÖZGÜR VE GÖNÜLLÜ BİRLİĞİ!


    * 3. Genel Kongre Belgeleri kitabından alınmıştır. Mart 2004