Newyork’tan Bursa’ya*

Perşembe, 18 Haziran 2009 10:49
Yazdır PDF
  8 Mart 1857 New York

29 Aralık 2005 Bursa
Sennur Sezer

8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü uluslararası kabul görüşüyle adını değiştirse de anlamını değiştirmedi. Bir anma ya da kutlama günü değil, tıpkı 1 Mayıs gibi hesaplaşma günüdür bugün.
Dünyadaki kadının emeğinin, (çünkü belirli bir sömürücü sınıfın kadını dışındaki tüm kadınlar üretici ve emekçidir) nasıl değerlendiği, karşılığını ne kadar aldığıdır alanlarda, salonlarda tartışılıp konuşulacak olan.
Kadın emeğinin karşılığının ne kadarının ödendiği, kadın emekçinin iş ve yaşam koşulları o ülkenin iş ve yaşam koşullarının aynasıdır. Bu yılın 8 Mart’ına adlarını ekleyeceğimiz kız kardeşlerimizi yitirdiğimiz olay da bunun kanıtı. Onların yandığı gece, mesaide oluşları iş yasalarının nasıl çiğnendiğinin göstergesiydi. Ölen genç kızların sigortalarının ölümlerinden sonra yapılışı işverenin, sigorta zorunluluğunu nasıl yalnızca işyeri ve makineleri için düşündüğünü bir kez daha gösterdi.
Çalışma koşullarının kadın erkek tüm emekçiler için güvensizliği ise yaklaşık bir ay kadar sonra benzer bir yangında güpegündüz yanan erkek kardeşlerimizle doğrulandı. Üstelik aynı sayıyla; Beş kardeşimiz yanarak öldü. Artık işyerlerinde gerekli önlemlerin alındığından, iş güvenliğinden kimse söz edemez.
Bu 8 Mart’ta kadınımızın yaşam koşulları Türkiye’yi, Türkiye’deki yaşam koşullarının düzeyini nasıl yansıtıyor bir kez daha fark etmeliyiz.
Çorlu
da çadırda bir yıldır direnen deri işçisi kadınlarımızı hatırlamalıyız. Onlar emekçi oluşlarının, sınıflarının farkındalar. Yalnız çalışma koşullarının kötülüğüne değil kadının sürekli metalaşmasına, kendi emeğine yabancılaştırılmasına karşı da direniyorlar. Kastamonu’da sarımsak tarlasının kadın işçileri tarımımız için hükümetin uyguladığı koşulların acısını en iyi bilenler.
Aile işletmelerinin ücretsiz işçilerinden ataması yapılmayan eğitim emekçisine, sigortasız doktorsuz bırakılan hamile kadın emekçiden çalışma koşulları keyfileştirilen kadın sağlıkçıya hepimiz, bu toprakların kadın emekçileri sınıfımızın insan haklarının çiğnendiğini biliyoruz/bilmeliyiz.
________________________________________
129 kadın işçi yandı
19
uncu yüzyılda yoğunlukla tekstil ve dokumada çalışan kadın işçiler, bayılıncaya kadar çalıştıkları halde, karın doyurmaya bile yetmeyecek kadar düşük ücretler alıyorlardı. Bu dayanılmaz koşullar New York’taki dokuma işçisi kadınların canına tak etti. 8 Mart 1857’de, çalışma şartlarının iyileştirilmesi, 10 saatlik işgünü, eşit işe eşit ücret istekleriyle greve gittiler. Patron, dayanışmayı önlemek için fabrikanın kapılarına kilit vurdurdu. Sonra nasıl olduysa fabrikada yangın çıktı. Kapıları kilitli fabikadan çıkamayan 129 kadın işçi, bu kuşkulu yangının alevleriyle can verdi. II. Enternasyonal’in 1910 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanan konfereransında, Alman sosyalist delege Clara Zetkin’in önerisi ile 8 Mart, emekçi kadının cinsel ve sınıfsal sömürüye karşı mücadele günü olarak ilan edildi.
________________________________________
Kadınımızın emek tarihine kısa bir bakış
Kadın hakkına ve elbette insan hakkına sahip çıkmanın biricik yolu mücadeleden geçiyor. Dünya kadın mücadele tarihine göre, ülke tarihi, kadınların toplumsal hayata katılımları nedeniyle daha geç başlasa da, güçlü ve onurlu mücadelelere sahne oldu.
18. Yüzyılda Bursa’da dokumacılık yapan kadınların (ve büyük olasılıkla erkek dokumacıların eşlerinin) piyasa koşulları ve geçim zorluğu yüzünden ayaklandığını halk edebiyatının tanıklığından öğreniyoruz:
Yine neffir-i amm oldu uzun saçlılar
Arkası feraceli koynu taşlılar
Yüzleri yaşmaklı, yaprak başlılar
Vurun aslanlarım erlik sizdedir.”
Kul Halil diye de anılan Aşık Halil
'in bu şiiri bir ayaklanmanın hem de bunun ilk kez olmadığının kanıtı.
Ondokuzuncu yüzyıldaki işçi hareketlerinden biri de 4 Ocak 1867 tarihli The Levant Herald adlı İstanbul gazetesinde çıkan şu haberle saptanır: “Geçen salı günü, maliyeden 20–30 parayı geçmeyen alacakları bilinen bir küme kadın, tekrar ücretlerinin ödenmesi isteğinde bulundular. Cevap olarak alışılmış “para yok” sözünü işiten kadınlar gittikçe daha fazla şamata yapmaya başladılar ve ancak müdahale ile sustular. Çıkan kargaşada, kadınlardan birçoğunun itilip kakıldığı söylenmektedir.”
Bu kadınlar, 1870’ten sonra sık sık rastlanacak birikmiş ücretlerini istemek için toplanma, devlet kapısında bağırıp çağırma, sesini basın yoluyla duyurma eylemlerinin saptanabilen ilk gerçekleştiricileridir.
1873 yılı Ocak ayındaki tersane işçilerinin grevine işçilerin anaları, eşleri ve kızları da destek verecektir. Aynı eş desteği tramvay grevlerinde de görülür, tramvayların sefere çıkmasını engellemek için tramvaycıların eşleri rayların üzerine yatarlar.

YENİ BİR SINIFIN DOĞUŞU
”Osmanlı işçi hareketlerinin, gerçek bir grev niteliğini kazandığı ve kamuoyunda yankı bulduğu” 1870-1908 arasındaki dönemde gerçekleşen 50 grevden 9’u kadınların çalıştığı dokuma endüstrisindedir.
Feshane grevinin örgütleyicisi de kadın işçilerdir. 22 Ağustos 1876’da Feshane’de çalışan 50 kadar Rum ve Ermeni kadın işçi, Babıali
ye yürümüş, sadrazama dilekçe vererek, ücretlerinin ödenmesini istemişlerdi.
Dönem, imparatorluğun iflasının etkilerinin çalışma ve yaşama koşullarını ağırlaştırdığı yıllardır. Paranın değeri sürekli düşmekte, devlet de işçi ücretlerini indirmektedir. Balkanlar’daki savaşlardaki yenilgiler sonucu Rumeli’den Anadolu’ya, Anadolu’dan endüstri kesimlerine göç hızlanmış, ülkedeki işsiz sayısı artmıştır. Bu artış emeğin değerini düşürürken, zorunlu iş süresi 11 saat olup, öğle yemeği ve benzeri zamanlar çalışma saati dışında tutulmaktadır. Kadın ve çocukların ücretleriyse her işkolunda erkeklerden daha düşüktür.

PAHALI EKMEĞE PROTESTO
1908’de emekle sermaye arasındaki mücadele patlamalarla sonuçlandı. Sivas
ta 25 Haziran 1908’de “elli kadar kadın vilayet konağı önünde toplanarak pahalı ve kötü ekmeği protesto ederler. Kadınların ön ayak olduğu isyan hızla yayılır, 500 kişilik bir kalabalık vilayet konağının camlarını indirir, un depolarını yağma eder. Un vurguncularıyla hareket eden belediye başkanı, kaçarak linç edilmekten kurtulur.”
1910-11 yılları özellikle kadınların çalıştığı iki işkolunda dokuma ve tütün işkolunda greve gittikleri yıllardır. 29 Ağustos 1910 tarihli Sabah gazetesi
Bursada uzun süreden beri iş koşullarının düzeltilmesini bekleyen ipek işçilerinin greve gittiği” haberini yayımlayacaktır.
1908-1911 arasındaki grevlerde tütün işçilerinin yaptığı grevler belirli bir ağırlık taşır, İstanbul tütün ve sigara işçileri hemen her yıl greve giderler.

İLK 8 MART
Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı
ndan yenilerek çıkışı, Anadolu’nun işgali, ülke halkının hukuk örgütlenmelerine ve Kurtuluş Savaşını hazırlayacak örgütlenmelere yol açmıştır. Bu örgütlenmelerde kadınlar yine etkindirler.
1920 yılında Bakü’de toplanan Birinci Doğu Halkları Kongresi’nde Türkiye adına konuşan Naciye Hanım “haklarda tam eşitlik, erkeklerle aynı genel ve mesleki eğitimi görmek, kadının tüm idari işlere ve tüm yasama işlevlerine çekincesiz kabulü, tüm şehir ve köylerde kadın haklarını koruma komitelerinin örgütlenmesi” isteklerinde bulunur.
1921 yılında da Ankaralı Komünist kadınlar, Ankara bağlarından birinde ilk 8 Mart’ı kutlarlar.

CUMHURİYETİN EŞİĞİNDE
Kadına çalışma yaşamıyla ilgili söz verilmesi, biçimsel de olsa, 1. İzmir İktisat Kongresindedir. İzmir İktisat Kongresine 1135 delege katılmıştır. Kadın delegeler açısından baktığımızda 400den fazla çiftçi delegeden yalnızca biri (Mücahide Fatma), 120-130 işçi delegeninse 6’sı kadındır: Hayriye Elif, Emine, Şefika, Münire, Nigar, Rukiye.
Tan gazetesine göre bu delegeler
İzmirde çeşitli müesseselerde çalışan kadın işçilerce” belirlenmiştir. (Ayrıca ilk günkü oturumu 500 kadın izlemiştir). Bu kadın delegeler, kadın işçilerle ilgili maddelerde etkili olmuşlardır. Bu maddelerden ikisi “emzikli çocuğu olanlar için emzikhane (emzirme odası) açılması için önlemler (madde 2) ve “kadınların madenlerde çalıştırılmaması”dır. (7. Madde) Önemli bir başka kararı (10. Madde) üç aydır çalışan kadınlara doğum öncesinde ve sonrasında toplam 8 hafta ve her ay 3 gün izin verilmesi, gündelikleriyle aylıklarının tamam ödenmesi biçiminde özetleyebiliriz.
4 Mart 1925 tarihinde Doğu
daki Şeyh Sait isyanı gerekçesiyle çıkan Takriri Sükun Kanunu yüzünden her türlü işçi hareketi fiilen yasaklanmış, 1928 yılında Amele Teali Cemiyetinin kapatılmasıyla yasal sendikal hayat tümüyle sona ermiştir. Yine de 1925 Temmuzu ile 1933 yılı başlarına 35 kadar grev ve direniş yaşanmıştır.

SESSİZ DİRENİŞ
İzmirde İngiliz-Amerikan ortaklığı olan tütün işletmesi Glen Tobaco’da 19292da, yasallaşmamış bir örgütlenme olan İzmir İşçileri Sendikası Birliği tarafından bir kadın işçi direnişi düzenlenmiştir. Erkeklerle eşit ücret konusunda düzenlenen direniş için önce atölyede bir komite oluşturulur, direnişe en uygun dönemin “imalat mevsiminin en sıkışık günleri” olduğuna karar verilir. Direniş şöyle anlatılır: “Pazartesi sabahı tam saat onda çalışma yerlerinde oturma grevine başlandı. Ayakta yapımı saptayan ayakçı kısmı ve başlarında Safiye Topçuoğlu vardı. Yaprak kısmında yerde oturan şişman bir kadının tuttuğu tahta parçası üzerine takılı kağıtta “Ücretlerimize yüzde on zam istiyoruz” yazısı vardı. Kağıtta bu sözler hem yeni Türkçe hem eski Türkçe yazılmıştı. Yeni Türkçeyi Safiye eski Türkçeyi Melek yazmıştı. Bundan başka bir şey yoktu ve kadınlardan hiçbiri bir şey söylemiyor yalnız o levha ile Safiye’yi parmaklarıyla gösteriyorlardı.”
İşveren bu sessiz direnişten telaşlanır, işçi temsilcileriyle görüşmek ister. İşçilerin istekleri iki buçuk saat sonra kabul edilir. Zam erkek işçilere de uygulanır, ancak önderler mimlenir.
1946 yılı sonlarında “sınıf temeline dayalı dernek kurma hakkı” ortadan kaldırıldı. Ancak 1948 yılında İstanbul Tütün İşçileri Sendikası kurulur. Başkanı İbrahim Atılal olan bu sendikanın kurucu heyetinde bir kadın olduğunu sanıyoruz: Seher Kerpiç.

YASAL ÖRGÜTLENME
1960 yılına kadar işçi hareketlerinin özgür olduğu söylenemez. 1961 Anayasası grev hakkını, özgürce sendikalaşma hakkını, toplu sözleşme ve toplanma özgürlüklerini de içerdiği için, işçi örgütleri bunlarla ilgili yasaların çıkmasını beklemeden yürüyüş, miting grev benzeri eylemleri gerçekleştirmeye başladılar.
1963-71 arasında en çok grev, kadın işçilerin kalabalık olduğu gıda işkolunda (200) görülmüştür. Bir başka kadın yoğun sanayi olan dokuma sanayiinde bu sürede 30 grev yapılmıştır. Kadınların bu yıllardaki işçi hareketlerindeki etkinliği iki gazete haberiyle örneklenebilir:
”Adana’da Akdeniz Nebati Yağ fabrikasında grev nedeniyle çıkan çatışmada bir bayan işçi yaralandı." (24 Kasım 1966)
”İstanbul’da Beko Teknik Fabrikası
nda işçilerin üye olmadıkları sendikaya üye imiş gibi gösterilmeleri olayı mahkemeye yansıdı; tanıklık için mahkemeye topluca giden işçilere açılan ateş sonucu 5 bayan işçi yaralandı.” (5 Temmuz 1975)

MÜCADELE SÜRÜYOR
12 Mart 19712den 14 Ekim 1973 genel seçimlerine kadar geçen süre işçi hareketi üzerinde baskılar dönemi diye adlandırılabilir. 12 Mart rejimi toplu pazarlık hakkının yasaklamalar ve ertelemelerle kullanılamaz hale getirildiği, ücretlerin işverenlerin istemleri doğrultusunda aşağı çekildiği bir dönemdir. 12 Eylülde ise tüm demokratik hak ve özgürler yasaklanmış, grev çok özel durumlarda kullanılabilecek bir hak durumuna getirilmiştir.
1986
ye kadar gelinen süreçte ücretler geriledi, enflasyon yükseldi, işsizlik artı, özelleştirme ve taşeronlaştırma ile yayılan kuralsızlaşma çalışma koşullarını ağırlaştırdı. Herkes grev yapmanın hayal” olduğunu düşünürken, 1986 yılı büyük grevlerle geldi. 19862lardan itibaren işçi hareketinde yeniden görülmeye başlayan yükseliş, 89 Bahar Eylemleri ile taçlanırken, kadınlar da bu süreçteki yerlerini aldılar. Bahar Eylemleri’nde kadın işçi denilince akla ilk Cibali Sigara Fabrikası’nın kadınları gelir. Cevizli TEKEL işçisi kadınlar, ilaç fabrikalarından kadın işçiler...
1990
da Zonguldak işçilerinin büyük yürüyüşünde bu kez maden işçisi eşleriyle kolkola Ankara2ya yürürken görüyoruz emekçi kadınları. 1991’deki Paşabahçe direnişinde işçiler fabrikayı, eşleri ise Beykoz2un sokaklarını işgal etti. 19932teki Fiskobirlik grevi kitaplara konu oldu.
Kadınlar 902lardan sonra hız kazanan özelleştirmelere karşı da hep mücadelenin içindeydi. SEKA
da haftalarca fabrikasını terk etmeyen işçilerin eşleri, gece gündüz eylem alanına çevirdiler fabrika bahçesini. Bakırköy Sümerbank’ın mavi önlüklü kadınları, yıllarca, hem kendi fabrikalarının kapatılmasının hem de tüm hak gasplarının karşısında oldular. Mücadeleyi hiç bırakmayan TEKEL işçisi kadınlar, Adana ve Malatya Sigara fabrikalarının kapatma kararına karşı ön safta yer aldılar. Diyarbakırın Kürt kadınları Akyıl Tekstil Fabrikası2nda ağalık düzeni kuran patrona karşı gerçekleştirilen direnişten geri durmadılar.
İşçi kadınların, Çorlu
da Gönen ve İleri Deri fabrikalarında, Bursa’da BPO fabrikasında verdikleri sendikalaşma mücadelesi ise devam ediyor.
________________________________________

129 kadın işçi yandı
19’uncu yüzyılda yoğunlukla tekstil ve dokumada çalışan kadın işçiler, bayılıncaya kadar çalıştıkları halde, karın doyurmaya bile yetmeyecek kadar düşük ücretler alıyorlardı. Bu dayanılmaz koşullar New York’taki dokuma işçisi kadınların canına tak etti. 8 Mart 1857
de, çalışma şartlarının iyileştirilmesi, 10 saatlik işgünü, eşit işe eşit ücret istekleriyle greve gittiler. Patron, dayanışmayı önlemek için fabrikanın kapılarına kilit vurdurdu. Sonra nasıl olduysa fabrikada yangın çıktı. Kapıları kilitli fabikadan çıkamayan 129 kadın işçi, bu kuşkulu yangının alevleriyle can verdi. II. Enternasyonal’in 1910 yılında Danimarkanın Kopenhag kentinde toplanan konfereransında, Alman sosyalist delege Clara Zetkin’in önerisi ile 8 Mart, emekçi kadının cinsel ve sınıfsal sömürüye karşı mücadele günü olarak ilan edildi.

Küreselleşme kadın emeğini değersizleştiriyor
Emek piyasasında kadınların her zaman daha fazla ezildiği, daha fazla sömürüldüğü bilinen bir gerçek. Bu, aslında ezbere söylenmiş gibi duran ifadeler, rakamlar düzeyinde de, yapılan birçok araştırma ve incelemenin verileri olarak doğrulanıyor. Üstelik her geçen yıl kadın emekçiler için daha da ağırlaşarak, zorlaşarak. Rakamların o soğuk dünyasında bile, kadın emekçilerin, çalışma hayatında karşılaştıkları sömürünün boyutları ortaya çıkıyor.

KADINLAR İŞSİZ
Kadın işgücünün sayı ve niteliğine ilişkin birçok araştırma, inceleme, Türkiye İstatistik Kurumu anketleri incelendiğinde, dikkati çeken ilk nokta, Türkiye nüfusunun yarısına yakını olan kadın nüfusunun özellikle kentlerdeki işsizlik oranının yüksekliğidir. Günümüz ekonomisinin ya da özelleştirmelerin getirdiği işsizlik de kadınların aleyhine.
Türk-İş
in 2005 yılında hazırladığı, “Türkiyede Emek Piyasasında Kadınların Durumu başlıklı raporunda, 2003 yılında 2 bin 262 çalışan kadına karşılık 506 bin işsiz kadın bulunduğu bilgisi yer almaktadır. İşsizlik oranı yüzde 18.3tür. Oysa bu oran erkeklerde yüzde 12.6dır. Yani toplam işsizlerin yüzde 28.5i kadındır. İşsizliğin daha çok bir kadın sorunu olduğu görülüyor.

Örgütsüz ve güvencesiz
Yine işçi kadınlar arasında yapılan bir başka araştırmada, iş arayan kadınların en temel iki talebinin
sigortalı ve normal mesai saatleri içinde bir iş” olduğu ortaya konuyor. Bu niteliklere sahip iş arayan kadınlar, işsizliğe devam etmekte, çalışmak zorunda olanlar da ancak enformal sektörde, sigortasız, sendikasız ve güvencesiz işlerde çalışmayı kabullenmek durumunda kalmaktadır.

Kreş sorunu
Öte yandan, sigortalı ve normal mesai saatleri” ile iş bulabilme şansını yakalayan kadınları bu kez, başka önemli bir sorun beklemektedir: Çocukların nereye bırakılacağı.
İşyerlerinde çocuk bakım hizmetlerinin, kreşlerin olmaması veya yetersiz olması, çocuk sahibi kadınların çalışma yaşamından ayrılmasına yol açıyor. Çalışmak isteyip de, çocuklarını bırakabileceği bir yer bulamayan, çok sayıda kadın da iş aramaktan vazgeçmek zorunda kalıyor. Çalışma yaşamına ara veren kadınların yüzde 55’i aile ve/veya çocukları nedeniyle ara verdiğini söylerken, çocuğu olduktan sonra ayrılan kadınların yüzde 77’si çocuğu bırakacağı yer olmadığı için ayrılmak zorunda kaldığını belirtmektedirler. Kadınların işgücüne katılabilmesi için çocuk bakımı ve okul öncesi eğitim hizmetlerinin sağlanmasının ne denli önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

İSTİHDAM KAYIT DIŞINDA
TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketine göre, 2003 yılı itibariyle istihdam edilenlerin yüzde 52.1’inin herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı değil, yani kayıtdışı sektörde çalışıyorlar. Kayıtdışı çalışma, yine kadınlar arasında erkeklere kıyasla çok daha yaygın. Erkeklerin yüzde 44.2si, kadınların ise yüzde 71.2si kayıt dışı çalışmakta.
Küreselleşme ile birlikte, esnek üretim süreci, emeğin de esnekleşmesini getirmiştir. Sermaye, çalışma koşullarını; istediği miktarda, istediği biçimde, istediği zamanda, istediği koşullarda, istediği ücrette belirlemek istemektedir. Her zaman emrine amade, örgütlülüğü zayıf, esnek çalışma koşullarına uyumlu bir iş gücü isteyen sermaye açısından kadın emeği biçilmiş kaftandır.
Evlere iş verme, fason üretim, part time veya çağrı üzerine çalışma gibi işlerde özellikle kadın emeği kullanılmaktadır.
Ücretsiz aile işletmesi emekçisi, evde fason üretime parça başı katkıda bulunan kadınların büyük çoğunluğu ise, çizelgelerde ev kadını görünmektedir. Ev kadınlığı denilen iş grubunun işlevinin emekçiyi ertesi günkü üretime hazırlamak olduğunu, dolayısıyla işverenlerce sigortalanıp güvenceye alınması gerektiğini tartışmasız kabul etmekteyiz.
Ne ki günümüzde evde boş oturuyor, çalışmıyor görünen kadınların çoğu, el emekleriyle, triko/tekstil sanayiinin büyük kayıt dışı parçası durumunda. Örgütsüz ve güvencesiz bu grup, ayrıca aracıların önerdiği fiyata çalışmakta ve tek başına olmanın güvensizliğiyle sürekli daha çok sömürülmektedir. Evde bu tür iş yapanların örgütlenmeleri, emeklerine belirli düzeyde ücret istemeleri için yapılacak girişimlerin kolay olmadığı açık. Ancak çalışmalara başlanması, yasal yolların saptanması da yaşamsal aciliyet taşıyor.

ÜCRETSİZ AİLE İŞÇİSİ
İstatistiklere göre kırsal kesimdeki kadın emeği de düşüş gösteriyor. Tarımın öneminin yitimi köyden kente göçü hızlandırırken gezici tarım işçilerinin sayısını artırıyor. Özellikle GAP nüfusunun yüzde 40’ı mevsimlik göçlerle çevre köy ve illerde çalışmaktadır. Tarım işkolunun hükümet politikalarıyla düştüğü durum, bu konuda ücretsiz aile işçisi konumundaki kadının durumunu da iyice zorlaştırdı.
________________________________________
Bulgaristan’dan polis,
fabrikadan jandarma zoruyla atıldık
Ekin Saltık
Adı Gülbüz Coşkun, 32 yaşında. On beş yıl önce Bulgaristan
dan Türkiye’ye gelmiş. Bursa2da sendikalaşma hakkı için direnen BPO işçilerinden biri. “Bulgaristandan polis zoruyla çıkartıldık, fabrikadan da jandarma zoruyla diye anlatıyor.
Eşi de kendisi gibi işçi olan Coşkun, “İşçi olmak çok zor” diyor, “Çok yoruyorlar bizi. Hiçbir sosyal hakkımız yok. Hiç kimseyle görüşemiyoruz. Bir yerde tatil yapamadım. İstediğim gibi gezip tozamadım.

Daha iyi bir iş ortamı ve geçinebilecekleri bir ücret için mücadele ettiklerini söyleyen Coşkun, Bulgaristan’dayken Türkiye’nin cennet olarak anlatıldığını belirtiyor. Buraya geldiğine hiç pişman değil, ancak umduğunu bulamamış. Tek hayali iyi bir iş, çocuğu için iyi bir eğitim!
________________________________________
Kendimi bildim bileli çalışıyorum

Gülsüm Mansur
İşçiliğe tarımda çalışarak başlayan Halise Tüzün, 16 yıldır TEKEL işçisi. 1970 yılında Batman
ın Beşiri ilçesinde doğan Tüzün, 36 yıllık yaşamını Evde, tarlada ve fabrikada çalıştım. Kendimi bildim bileli çalışıyorum” şeklinde özetliyor.
Abileri, ablaları evlenip evden ayrılınca yaşlı ana babanın sorumluğu omuzlarına binmiş. 80 yaşındaki babası ile birlikte çalıştıkları kendi tarlalarında iş bittiğinde, başkalarının tarlasında yevmiyeci olarak çalışırmış. Günde 500 bin liraya çalıştığı bu dönemi ilk işçiliği olarak görüyor Halise Tüzün.
1988 yılında ilçeye TEKEL Yaprak Tütün İşletmesi açıldığında, tarım işçiliğinden kazandığı 25 bin lira ile fabrika işçisi olmak için kayıt yaptırır. Böylece fabrika işçiliği hayatına atılan Tüzün, aldığı ilk para olan 225 bin lirayla eve buzdolabı alır.

Çocuklarımı okutamazdım”
Hafta sonu tatillerinde ve yıllık izinlerinde tarlalarda çalışmayı sürdüren Tüzün, kaldırdıkları mah-sullerle ve babasında biriken maaşıyla ev yaptırmış. “İyi ki TEKEL’de işe başlamışım ve çalışıyorum” diyen Tüzün, çalışmanın kendisinde çok şeyi değiştirdiğini, öncelikle kendi ayakları üzerinde durmayı öğrendiğini söylüyor.
Eşi inşaat işçisi olduğu için düzenli iş bulamadığını ifade eden Tüzün, iki çocukla eşini askere göndermesini çalışmasına borçlu olduğunu belirtiyor:
Çalışmasaydım nasıl yaşardık? Altı çocuğum var beşi okuyor. Ben ilkokul mezunu dahi değilim. O gün fabrikada işbaşı yapmasaydım çocuklarımı bugün okula gönderemeyecektim.
Başka memleket, başka dil
Özelleştirme nedeniyle Beşiri
deki işletme kapatılınca TEKEL Adana Sigara Fabrikası’na gelmek zorunda kalmış. Ekmek için memleketimizi, ailemizi ve dostlarımızı bırakmak zorunda kaldık. Aynı tezgahın başında 11 yıl birlikte çalıştığımız arkadaşlarımdan ayrılmak zorunda kaldım” diyen Tüzün, Türkçeyi iyi kullanamıyor. Beşiri’de anadilimiz olan Kürtçeyi daha rahat konuşuyorduk komşumuzla, işyerindeki arkadaşlarımızla sohbetlerimizi hep Kürtçe’yle yapıyorduk diye anlatan Tüzün, bu yüzden Adanada ilk yıl çok zorlandıklarını belirtiyor.
Henüz Adana’ya alışamadan buradaki fabrika da satışa çıkarılınca, eylemlere o da katılmış.
Beşiride yapılmayan eylemleri burada yaptık. Fabrikamızı sattırmadık diyor övünerek. Sadece kendisi ve ailesi için değil yarın bu fabrikada çalışacak işçiler için de yapılan her eyleme katıldığını belirten Tüzün, mücadelenin bitmeyeceğini söylüyor.

Ev içi baskı, şiddet, yoksulluk, istenmeyen evlilikler;
İNTİHAR
Derya Karaçoban
Yılların görmüş geçirmişliğiyle yorumluyorlar kadın intiharlarını Batmanlı kadınlar: Ev içi zulüm, baskı, şiddet, yoksulluk ve istenmeyen evlilikler... Yaşadıkları sorunlardan çıkış yolunu kadın dayanışmasında ve eşitlik mücadelesinde görüyorlar.
”Kızımı 13 yaşında evlendirdim. Paramız yoktu. Oğlumun evlenmesi için başlık parası yoktu. Ve berdel usulüyle verdik kızımı. Daha bir çocuktu. Evlendi, üç çocuğu oldu. Şimdi 22 yaşında. Bir ay önce intihar girişiminde bulundu. Eşi üzerine bir Rus kadını getirmişti kuma olarak. Bunu kaldıramadı kızım. Adama boşanacağını söyleyince de kızımı tehdit eti. Telefon görüşmesinden sonra intihar girişiminde bulundu. Böyle bir şeyi kaldıracak gücü yoktu yavrumun
diyor 55 yaşındaki Zeynep Turan.

MADALYONUN İKİ YÜZÜ
Batman’ın İpragaz Mahallesi’nde oturan Turan da kızı gibi, daha 13ündeyken ve berdel usulü evlenmiş. Kendisinden 20 yaş büyük birine kuma gitmiş, ancak bunu gelin gittikten 6 ay sonra öğrenmiş. Bir ömür ısınamadığı eşini 13 yıl önce yitirmiş.
Hayatını çevresindekilerin yardımıyla sürdüren Turan, bir kadın olarak arkasına baktığı zaman, ezilmenin bıraktıklarından başka bir şey göremiyor. Turan ile aynı mahallede oturduğu Rojda Kaya bir madalyonun iki yüzü gibiler. Biri yıllarca kadın olarak başına gelenlere susmuş, daha doğrusu susmak zorunda kalmış. Diğeri mücadele ederek baskılara karşı durmuş.

ÇIKIŞ YOLU BULAMIYORLAR
Rojda Kaya sözü alarak, çevresinde tanık olduğu olayları anlatıyor. Ünivesiteli bir genç kızın yaşlı dede ve ninesinin giyiminden, okumasına kadar yaptıkları baskılara dayanmayarak yedinci kattan atlayışını... Hizbullahçılar tarafından kaçırılan amca kızını... Bakkal dükkanında tüpçüyle işi gereği konuştu diye dayısı tarafından öldüresiye dövülen kızın öyküsü bir bir dökülüyor dudaklarından. “Bu kızlar intihar etmesin de ne yapsın? Başka çıkış yolları mı vardı? diye soruyor.

DAYANIŞMA GEREKLİ
”Kız okula gidiyor, sonra abisi diyor sen okula gitmeyeceksin. Büyüdün, okulu bırakacaksın. Kıza eğer amcaoğlu, akrabası talipliyse mümkünü yok başkasına vermezler. Kızların erkeklerle gezmesi normal aslında. Ama ben kızımın gezmesine izin vermem. Kızımın hakkı ama ben istemem. Kızım erkeklerle gezerse benim zoruma gider. İzin versem de çevre tepki gösterir. Kızımın namusu olmaktan çıkar her şey. Ailenin namusu söz konusu olur. O utançla insan içine çıkılabilir mi? Benim kız biriyle gezse öldürürüm. Kızımı boğarım izin vermem” dese de, tüm bu baskılara karşı tek çıkış yolunun mücadele etmek oluğunun farkında.
”Birlik olmalı. Bu zulme karşı kadınlar dayanışma içinde olmalı” diyor,
El ele vermeli, bilinçlenmeliyiz. Bunu yapmadığımız sürece biz kuma da oluruz, okumayız da, dayak da yeriz, tüm zulümleri görürüz. Zeynep Turan ise ellerini iki yana açarak, “Gençler daha iyi bilir demekle yetiniyor.
________________________________________
Diyarbakır’daki Akyıl Tekstil Fabrikası işçileri, geçtiğimiz yıl ekim ayında ödenmeyen altı aylık ücretleri, mesai ücretlerinin ödenmemesi, sigortalarının düzenli yatırılması ve insanca çalışma koşulları talepleriyle greve gitti. Tıpkı 1857 8 Mart
ında, benzer taleplerle greve giden New Yorklu dokuma işçisi kadınlar gibi.
Yıllardır bölgenin en büyük fabrikası konumundaki Akyıl2da çalışmak işçiler için bir nimetti. Çünkü işçilerin Akyıl’dan başka sürekli çalışacağı işletme sayısı parmakla sayılacak kadar az. İşçiler yıllardır patronların yüzlerine vurduğu “Akyıl’da çalışmak nimet” sözünün etkisi altında, işten atılma korkusuyla, her söylenene, verilmeyen ücretlerine, olur olmaz mesaiye kalmalara ve sigortalarının yatırılmamasına sesiz kaldılar.
Sendika mı? Bir yıl önce çoğunluğu sağlayarak sendika yetkisi aldılar. Ancak bu kez de patronlar itiraz etti. İşveren avukatı yasalardaki boşluklardan faydalanarak, davayı 1 yıl uzattı ve itiraz edilen davadan ret sonucu çıktı.
Yaklaşık 600 işçinin çalıştığı Akyıl Tekstil Fabrikası
nda, işçiler geçtiğimiz ekim ayında bölgede bir ilki gerçekleştirerek, fabrikaya sendika girmeden patronlarla taleplerini dile getirdikleri bir sözleşme imzaladılar. Akyıldaki bu kazanım, Diyarbakırdaki diğer fabrikalarda da önemli bir etki bıraktı. Mücadelenin önemi bir kez daha dile geldi Akyıl greviyle.

“FARKIMIZ YOK
Amine Aydın, Akyıl’da 5 yılını geride bırakmış bir işçi. Öncesinde özel sektörde birçok yerde çalışmış, diğer taraftan da okumaya çabalamış. Amine için eylül ayında başladıkları grev bir dönüm noktası olmuş. Dilim papuç kadar oldu” diyerek ağız dolusu gülüyor, grevin kendisinde yarattığı değişimi anlatırken.
Akyıl’daki çalışma koşullarının 8 Mart 1857 yılında New Yorklu dokuma işçisi kadınları greve götüren koşullardan çok farklı olmadığını söylüyor Akyıl işçisi Amine Aydın. “Ne farkı var? Bizim de çalışma saatlerimiz belli değil. Sigortalarımız tam yatırılmıyor. İçerde maaşlarımız var. Rutubet, gürültü nemli bir ortamda olmadık hakaretler yiyoruz!

16 SAAT ÇALIŞIYORLAR
Hiçbir şeyden korkusu yok. Yaşadığı haksızlıklar karşısında sesini olabildiğince gür çıkarıyor. Bu, verdikleri emeğin görmezden gelinmesinin, el konulan emeğinin, yıllardır yaşadığı ezilmişliğin hıncı aynı zamanda.
Üç vardiya çalıştıkları işyerinde Amine, bu hafta gece vardiyasında. Görüştüğümüzde 16 saatlik mesaiden yeni çıkmıştı. O gün de Akyıl
da çalışan kız kardeşi Nursel mesaiye kalmış.
Amine ile ayak gücüyle çalıştırdığı dikiş makinesinin başında dikiş dikerken konuşuyoruz. Çoğu zaman pazar günleri mesaiye kaldıklarını anlatan Amine, kendilerine ve arkadaşlarına zaman ayıramadığını anlatıyor.

YAŞAM MÜCADELEDİR
Emeğiyle kazandığı parayla güçlü hissediyor kendisini Amine. “Ayak bağı olmuyorsun. Bir nevi özgür oluyorsun. Sosyal güvencen oluyor. Hakkını aramayı öğreniyorsun. Eziliyoruz, ama kadın olarak söyleyecek sözümüz de oluyor diyor.
Yaşamın her adımının bir mücadele olduğunu deneyimleriyle öğrenmiş Amine. Yıllarca çalıştığı işyerlerinde gördüğü hakaretler karşısında boynunu bükmek geçmişinde kalmış. Artık kendisine daha çok güveniyor, diğer kadın işçi arkadaşları gibi...
________________________________________
Mevsimlik göçe doğan çocuklar
Elif Görgü
Mevsimlik işçilik yapmak için 1989 yılında Mardin’den ayrıldı, Mumin Tekin ve ailesi. Ancak çıktıkları göç yolu bir türlü sılaya dönmedi. Ekmek kaçtı onlar kovaladı. Doğdukları toprak ekmek verirken doğmuşlardı Bahriye, Hürriyet, Gülistan ve Şükran... Sonra toprağı inkarın, faili meçhullerin, ayrımcılığın ve baskının ateşi sardı. Ekmek yandı önce. Sonra alıp başını Adapazarı
na gitti. Yangınların külleri arasından çıkan Tekin Ailesi de peşinden... Müminin Kürtçe çıktığı göçünde Türkçe ilk öğrendiği kelimeler bile “ekmek ve su” oldu.
Karasu
da fındık fideleri arasına saklandı kara ekmek; Mümin ve kızları kınalı elleri ile bulup çıkardılar yeşil fındığın içinden... Fındık bittince ekmeğin zorunlu göçü İzmire oldu. Işıkkent2te, Ödemiş2te, Bergama2da fidan oldu ekmek; “İzmir2de ormanda çalıştık. Fidan dikimi, çapa, bakım hepsini yaptık.
Dikildiği yerde büyürken ekmek, fidanlar ağaç oldukça küçüldü. Orman karın doyurmaz oldu. Ekmek yeni fidanların peşinden Balıkesir’e göç etti; “Beş sene Balıkesir
de kaldık. Yine ormanlarda sezon sezon işçilik yaptık.
İşçiliğin arasında Selahattin de Balıkesir’de doğdu. Ama orada büyüyemedi.
Manisa
da pamuk toplarken Mümin, eşi ve çocuklarının ellerini çizdi geçti ekmek. Ekmeğin de yükü ağır aslında. Doyurması gerekenlerin sayısı arttı çünkü. Küçük Azize2nin nüfus kağıdına ekmek yazdırdı doğum yerini “Manisa” diye.
Beyaz pamuğa kara sevdası kısa sürdü ekmeğin. Mardin’de başlayan göç, İstanbul Beykoz’da sona erdi.
Ekmek İstanbul2da bir oğul daha verdi Mümin2e. Ancak bugün 8 yaşındaki Serdar2ın doğum yeri olan İstanbul2da, ekmek, çamurlu yolların sonunda bir barakaya mahkum etti, 7 çocukla Tekin ailesini. İki kızı evlendi. Mümin’in küçük kızları ise kendi ekmekleri peşindeler şimdi; “Maddi durum kötüleşti kızları liseden çıkartmak zorunda kaldım. Şimdi konfeksiyonda çalışıyorlar. Valla iki ayda bir para veriyorlar. Ne yapalım ekmek... Bundan sonra da küçük oğlan okula, kızlar işe...

17 yıllık mevsimlik emeğin sonunda, her bir çocuğunu ayrı bir göç yolunda dünyaya getirmek dışında Mümin’in hayatını hiç değişmedi. Emeğinin karşılığını hiç alamadı; “Bak buraya kadar çamurdayız. Kızlar gece gündüz ağlıyorlar niye bizi çıkardın diye ama gücüm bu kadar.”
Kendi doğum yeri Mardin
e ise ancak bir kaç kere gidebildi Mümin. O da canezeye... Geri döneceğini bile bile gitti hep. Sadece o değil, on kardeşinin onu da göç etti Mardin’den. Geride kalan anneleri oldu. Ne yangınlar, ne ekmek derdi koparamadı onu toprağından. Torunlarının her biri ayrı memleketlerde doğan anneanne, “Ben kendi evimde ölürüm diyerek direndi ailesini dağıtan göçe...

Bağımsız kadın örgütlenmesi
Devrim Avcı

Eğitimle ilgili yaptığımız anket çalışması nedeniyle evini ziyaret ettiğimiz bir kadın, ankette yer alan “Yukarıda sayılan tüm bu sorunlara karşı veliler olarak örgütlenmek gerekir mi?” sorusuna, kuşku ile, “Siz burada örgütlenme derken ne demek istiyorsunuz, nasıl bir örgüt yani?” sorusu ile yanıt vermişti. Dört yıl önce o soruyu, böyle korkuyla karışık bir kuşku ile karşılayan bu kadın, bugün bir kadın derneğinin çalışmalarına katılıyor. Örgütlenmenin “kötü bir şey” olmadığına
ikna oldu, anlayacağınız.
Yine, bir başka kadın arkadaşımız, evinin, çocuklarının ve eşinin bakımını “yetiştiremeyeceği
çekincesi ile kendisi ile bir toplantı vesilesi ile tanışan bizlerin kendileri için de mücadele edebileceğini ifade etmişti. Bu arkadaşımız da şimdi, bir kadın derneğinin yönetiminde faaliyet yürütüyor. Üstelik, evinin ve çocuklarının bakımını aksatmadan. Eşi, bu konuda ona yardım ediyormuş.
Bu tarz örnekleri çoğaltmamız mümkün. Peki nedir bu kadınları değiştiren ve geliştiren?
Örgütlenmeye kuşku ile yaklaşan, eşinin ne diyeceğinden çekinen, kendisi için mücadele etmeye zamanı olmadığını söyleyen birçok kadın, bugün sadece kadın hakları için değil, savaşa karşı, sosyal güvenliğin, eğitim ve sağlık sisteminin çökertilmesine karşı ve emekçi halka yönelik saldırılara karşı çıkıyor ve bunun için mücadele ediyor. Elbette, kadınlar bu duruma gece rüyaya yatarak gelmediler.

SOMUT VE İSTİKRARLI ADIMLAR
Örgütsüz milyonlarca kadın, sınıf hareketinin ve toplumsal hareketin dışında duruyor ve dışarda kaldığı sürece, kapitalist sistemin kendini yeniden üretmesinin dayanağı haline geliyor. Kadınları bu durumdan çıkarmak, bilinçlendirmek, örgütlemek ve sınıf hareketine katılmasını sağlamak, onları ezilmişliklerinden de kurtaracaktır.
Bu, yani kadınların örgütlenmesini ve emek mücadelesi içinde yer almalarına sağlamak, uzunca bir süredir gündemde olan bir konu. Kadınları harekete geçirme ve örgütleme konusunda cesaretli, bilinçli ve istikrarlı adımlar atmamız gerektiği açık ve bu adımlar son birkaç yıldır, “bağımsız kadın örgütleri” ile hızlanarak atılıyor.
Bu süre içinde, “bağımsız kadın örgütlenmesi” çalışmaları bazı yerlerde gerçekleşti. Örneğin İstanbul Gaziosmanpaşa
da, Balıkesir’de ve İzmir Çiğli’de kurulan dernekler, kadınların kendi talepleri etrafında örgütlenmesine ve mücadele etmelerinin olanakları genişletilmeye çalışıldı. Epeyce de yol katedildi. Emekçi kadınların kendi bağımsız örgütlerini kurmasına yönelik çalışmalar birçok yerde de devam ediyor.

NASIL BİR YERMİŞ BURASI?
Kadın dernekleri kuruldukları yerlerde emekçi kadınların etrafında toplanabileceği birer merkez olmaya başladı. Örneğin, Gazi Mahallesinde yaşayan kadınlar bugün, bölgelerinde düzenlenen herhangi bir kadın etkinliğinin Gaziosmanpaşa Kadın Kültür ve Dayanışma Derneği ile bir ilgisi olduğunu düşünüyor.
Balıkesir’de, derneğin kapalı olduğu zaman yok. Kadınlar, önceleri, “nasıl bir yermiş burası” diyerek meraktan, daha sonra ise bir ucundan çalışmalara katılmak için aşındırıyorlar derneğin kapısını. Yapılan birçok eylem ve faaliyet, kadınların evlerinin dört duvarı arasından çıkabileceğinin, bir şeyler yapmaya gücü ve yetisi olduğunun ispatı oldu. Bu şekilde kendini daha iyi ve faydalı hisseden kadınlar, sadece kendilerini değil, toplumun ve sistemin birçok çarpıklığını da eleştirir hale geldiler. Söyleyecek sözleri olduğunu gösterdiler. Örgütlenerek sorunlara müdahale edebileceklerini gördüler ve bu onları daha çok motive etti. Balıkesir’de, belki birbirleri ile mecbur olmadıkça konuşmayan ayrı etnik kökenden kadınlar, Balıkesir Kadın Kültürevi
nde beraber ahşap boyama kurslarına katıldılar, Türkü, Kürdü yan yana gelerek güzel ürünler çıkardılar. Birlikte filmler seyrederek, karşılıklı olumlu adımlar attılar. Sadece kendilerinin değil ailesinin ve çevresinin de gelişmesini sağladılar. Sadece kadın hakları için değil, savaşa ve halka yönelik diğer saldırılara da karşı durdular.

OLANAKLAR GENİŞLİYOR
Bağımsız kadın örgütlenmeleri ve buna yönelik çalışmalar, kadın faaliyetinin sadece 8 Martlarda yapılmaması gerektiğinin en iyi örnekleri oldu ve olmaya devam ediyor. Elbette bağımsız kadın örgütleri emekçi kadının kurtuluşunun tek yolu değildir. Bunun için hedef; kadının, ekonomik ve sosyal yaşamın her alanında etkin ve ayrılmaz bir parçası olarak rol alacağı bir sistemi kurmak olmalıdır. Ancak istikrarlı ve düzenli bir çalışmayla kurulacak bağımsız kadın örgütlerinin çoğalması, örgütsüz emekçi kadınların kendi talepleri etrafında mücadeleye katılmasının olanaklarını da genişletecektir.
Emekçi kadınlarımız için her gün mücadele günüdür, her gün 8 Mart olmalıdır.
________________________________________
Birleşelim ki boynumuz eğri durmasın!
Devrim Büyükacaroğlu
Emine Kayıkçı, Deri-İş Sendikası’nda örgütlendikleri için işten atılan ve bir yılı aşkındır direnen 35 İleri Deri işçisinden biri. Fabrikada çalışırken ustasından avans istemeye bile çekindiğini, direnişle geçen bir senede ise çok şey öğrendiğini, her şeyden önce kendine güveninin arttığını söylüyor Emine.
Dört yıl öncesine kadar Samsun
un Vezirköprü ilçesinde pancar, ayçiçeği tarlalarında çalışan Emine, çocukları ile birlikte abisini ziyarete geldiğinde karar vermiş Çorlu2da yaşamaya. Geliş o geliş, bir daha geri dönmemiş Vezirköprü2ye. Memlekette inşaat işleriyle uğraşan eşini de çağırmış yanına. Böylelikle bir çırpıda tarım işçisi Emine, fabrika işçisi Emine oluvermiş.
”Oralarda sigorta yok, gelecek yok. Buralarda en azından sigortalı çalışırız, sağlık karnesi yaptırırız, kimseye muhtaç olmayız, ev, ocak yaptırırız
diye gelmişler, ama umduklarını bulamamışlar. Biz sandık ki burada para akıyor. Ben orada beş milyonla pazara çıkıyordum, istediğim gibi çocuklara her şeyi alıp geliyordum. Ev kiraları çok yüksek, ne kadar kazanç varsa o kadar da harcama oluyor diyor.

ÇALIŞKAN VE ÖZENLİLER
Büyük ümitlerle girmiş İleri Deriye. Direniş başlayana kadar da altı ay çalışmış. Sigortası, düzenli maaşı, rahat koşulları ile daha önceki kötü tecrübeleri geride bırakacağını düşünmüş. Çok geçmeden yanıldığını anlamış.
Getir götür işlerini yapan Emine Kayıkçı, koca sığır derilerini taşırken aşırı yorulduğunu, kan ter içinde derileri asarken rüzgâra maruz kaldıklarını, derilere vakum yaptıkları yerde ise 70 derece sıcaklık olduğunu anlatıyor. Kimyasal maddeler içinde maskesiz, eldivensiz çalışan Emine’yi tinerle bidon yıkamaktan tuvalet temizlemeye kadar her işe koşmuşlar. Yaptığı işin erkek işi olduğunu söyleyen Kayıkçı, patronların kadınları daha çalışkan ve özenli oldukları için tercih ettiğini düşünüyor.

KAZANMIŞ DESELER, YETER
Önceden ne sendika, ne direniş, ne örgütlenme bilmezmiş Emine Kayıkçı. Başlarda çok tedirgin olmuş bu yüzden, ama zaman geçtikçe alışmış. “Ustanın karşısına çıkıp avans ya da izin istemeye korkuyordum, işten çıkartır ya da kızar diye. Önceden hep başkalarından bekliyordum ama şimdi her şeyi kendim yapmak istiyorum diyor ve ekliyor; “Sendika sayesinde tabi.”
Okuma yazması yok, çadırda çat pat öğrenmiş. Pek çok Samsunlu ya da Sinoplunun okuma yazması olmadığı, haklarını arayamayacakları için patronlar tarafından tercih edildiğini söyleyen Emine, “Bizim yöre insanının direnişe geçeceğini hiç beklemiyordu patron, bizi ahmak zannediyordu, karşısına dikildiğimizi görünce çok şaşırdı
diyor.
Deri patronları direnişin kendi fabrikalarına da yayılacağı korkusu ile iyileştirmelere gitmişler. Bazı fabrikalarda ücret ve ikramiyeler düzenli verilmeye başlamış, sigortasız çalıştırma azalmış. Kazanmaları için diğer fabrikaların da mücadeleye girmesi gerektiğini düşünüyor. “Yeterince destek olsaydı işimiz kolaylaşırdı” diyen Emine, her şeye rağmen sonuna kadar gitmeye kararlı. “Ah bir kazansak. Bir gün çalışsak yeter. İleri Deri işçileri kazanmış deseler yeter.

DÖVÜŞ VARSA KAÇMAM
Kaybetseler dahi sendikalaştığı ve bir yıl boyunca direndiği için pişmanlık duymayacağını, çünkü çok değerli şeyler öğrendiğini söylüyor. Başka bir fabrikaya girerse de “güvenilir arkadaşlar bulduğunda” sendikalaşmaktan geri durmayacak. Öylesine kenetlenmiş ki Emine direnişteki arkadaşlarına, yazın memlekete gitmek zorunda kaldığında bile, her gün defalarca aramış meraktan. Sonunda da dayamayıp geri dönmüş.
Defalarca gözaltına alınan Emine, önceleri polisten çok korkarken şimdi ise hiç çekinmiyor.
Korkuyla geziyorum aslında, çocuklarım için ama dövüş varsa kaçmam, nereye gidilecekse giderim. Polisler geldiğinde sen kaç diyorlardı, hiç kaçmadım diyor.

ÜRETMEDEN HANIM OLUYORLAR
8 Marta yaklaştığımızı hatırlattığımızda ise Tuba hemen koşup, geçtiğimiz 8 Mart’ta çadırda dağıtılan gülü getiriyor, atılmasına izin vermemiş. Hem iş hem ev işleri ile ilgilenmenin zor olduğunu söylüyor Emine. Adaşı Emine Erdoğan için Onun kaderi ile benim kaderim bir olur mu? Zengin kadınları üretmeden hanım oluyor biz ise üreterek diye konuşuyor. En büyük kızgınlığı ise Başbakan Tayyip Erdoğan’a; “Çıkarttığı yasanın arkasında dursun, biz o yasa çıkardı diye sokağa çıktık diyor, iş güvencesi yasasını kastederek. Emine Kayıkçının son sözü emekçi kadınlara; Birleşelim! Birleşelim ki bizim boynumuz eğri duracağına işverenlerin boynu eğri dursun.
________________________________________
Kürdü Türke çeviremem ki!
Etrafında olan biten bütün haksızlıklara ilgi gösteriyor artık Emine, karşılaştığı işçilere, sahip oldukları hakları elinden geldiğince anlatmaya çalışıyor. “Biz çadırda eğitildiğimiz için biliyoruz” diyor. Eskiden televizyonda eylem yapan gençleri gördüğünde
İşleri güçleri yok mu bunların diyen Emine, şimdi “muhakkak bir dertleri vardır” diye düşünüyor.
Fabrikada Erzincanlı, Samsunlu, göçmen diye bölünüp yan yana gelemezlerken çadırda kardeş gibi olmuşlar. Çalışırken yemekhanede ayrı ayrı otururlarken şimdi aynı ekmeği bölüşüyorlar. Son zamanlarda tırmandırılan ırkçı şiddeti hatırlattığımızda ise
Türk, Kürt herkes birbirine yaklaşsın, ayrım olmasın. Bizim çadırda da bazen Kürt arkadaşlarımızın aralarında Kürtçe konuştukları oluyor. Ne var bunda? Kürdü Türke, Türkü de Kürde çeviremem ki diyor.
________________________________________
Çocukları gurur duyuyor
Emine Kayıkçı 33 yaşında, 16 yıllık evli. Büyük oğlu Fatih lise bir, kızı Tuba ise yedinci sınıf öğrencisi. Emine
nin iki kız kardeşi ve abisi de deri işçisi, onların eşleri de. Emine yeni geldiği için “zenginle uğraşılmaz diye sendikalaşmasını istememişler. Emine ise “Gücünün yettiği kadar uğraşacan ki korktu demesinler diyor. Eşi ise başından beri destek vermiş Emineye. Çocukları da annelerinin yanında, kızı Tuba hiçbir eylemi kaçırmıyor. Arkadaşlarına da sendikayı anlatıyormuş. Oğlu Fatih de yazın çalıştığı marangoz atölyesini sendikalı yapıp yapamayacaklarını sormuş annesine.



*Evrensel, 6.7.8.9 Mart, 2006