‘Darbe’ bahanesiyle faşizmin inşasına karşı mücadelemiz sürecek!

‘Darbe’ bahanesiyle faşizmin inşasına karşı mücadelemiz sürecek!

‘Darbe’ bahanesiyle faşizmin inşasına karşı mücadelemiz sürecek!

10’uncu yıl dönümünde hâlâ aydınlatılmaya muhtaç yanları bulunan 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarıyla, devleti bir süre birlikte yönettiği Fethullah Gülen liderliğindeki Cemaat’in, bir süredir giriştikleri iktidar mücadelesinin doruk noktasıydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” olarak tarif ettiği bu darbe girişimi, onu bertaraf etme bahanesiyle başvurulan yöntemlerin, AKP’nin muhalefeti baskı altına almak ve dizayn etmek için OHAL yöntemleri ile KHK’ların devreye sokulduğu bir dönemin önünü açtı. Kürt sorununda masanın devrilmesinin ardından kentlere taşınan çatışma sürecinin çok sayıda can kaybı ve yıkıma yol açtığı bir dönemde ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlıklı bir bildiriye imza atarak, iktidarı barış tesisine yönelik sorumluluk almaya çağıran akademisyenler, darbe ile mücadele bahanesiyle çıkarılan KHK’lara dayanılarak üniversitelerden ihraç edilmeye başlandı.

Gülen Cemaati ile hiçbir bağı olmayan barış akademisyenlerinin, bu cemaat ile uzun süre ortak hareket eden ve ardından girdiği çatışma sonucu onunla yollarını ayıran iktidar tarafından hedef alınarak tasfiye edildiği bir dönemi yaşadık. İntihar eden, ülkesinden sürgün edilen akademisyenlerin olduğu büyük bir akademik kırım süreciydi bu.

Öte yandan Hayatın Sesi Televizyonu ve İMC’nin de aralarında olduğu, Cemaat ile hiçbir ilişkisi olmayan televizyon kanallarının kapatılmasından, aralarında çeyrek asırlık tarihe sahip sosyalist kültür dergisi Evrensel Kültür’ün de olduğu dergilerin ve yayınevlerinin kapatılmasına uzanan bir süreci yaşadık. İlk OHAL KHK’sı (668 sayılı KHK, 27 Temmuz 2016) ile 16 televizyon kanalı, 45 gazete, 15 dergi, 23 radyo, 3 haber ajansı, 29 yayınevi ve dağıtım şirketi kapatıldı.

Türkiye’de 2017 referandumuyla kabul edilip 2018’de fiilen uygulamaya konulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, ‘tek adam’ yöntemine dayalı yeni bir rejim inşasının da önünü açtı. Kürt siyasi hareketinin yönetiminde olduğu belediyelerden başlayıp ‘kent uzlaşısı’ formülüyle CHP’li Esenyurt Belediyesine uzanan kayyım atamaları ve 19 Mart 2025’te, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu il, ilçe belediye başkan ve yöneticilerinin gözaltına alınıp tutuklanmasıyla devam eden sürece böyle gelindi.

‘Darbe ile mücadele’ adı altında yeni rejimini meşrulaştırmaya girişen Erdoğan, kaybettiği kitle desteğini, bu darbe sürecinin sağladığı atmosfere dayalı adımlarla pekiştirmeye girişti. Bugün, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden önce siyasetin yargı baskısıyla dizayn edilmeye girişildiği 28 Şubat 1997 tarihli ‘Postmodern Darbe’ sürecini de aşan yöntemlerle, muhalefet iktidarın emrindeki yargı eliyle tasfiye edilmeye çalışıyor. Türkiye’nin, son yerel seçimlerde birinci parti durumuna gelen ana muhalefet partisine, yargı eliyle kayyım atanmasına kadar varan sürece, on yıl önceki darbe girişiminin ardından iktidarın uyguladığı yeni rejimin yönetme teknikleriyle gelindi.

Erdoğan’ın liderliğindeki AKP iktidarının seçimleri göstermelik hale getirdiği, kendisini zayıflatan sandık sonuçlarını yargı eliyle aşamalı olarak ilga ettiği bu süreç, aynı zamanda grevlerin ‘milli güvenliği tehdit ettiği’ gibi bahanelerde yasaklandığı, işçi ve emekçilerin sefalet ücretlerine mahkum edildiği, evsiz olduğu için otogarlarda sabahlayan emeklilerin sayısının arttığı bir ‘Yeni Türkiye’dir.

‘Darbe ile mücadele’ bahanesiyle Türkiye’yi vahşi bir sömürüye dayalı, işbirlikçi sermaye diktasına mahkum etmeye çalışan, saltanatını da ancak böyle koruyabileceğine inanan Saray iktidarı bilmelidir ki, bu ülkenin işçi ve emekçileri, örgütlü güçleri, bu gericiliği mutlaka yenecektir.

Halkların özgür yaşadığı, bağımsız ve demokratik bir ülkenin inşası işçi ve emekçilerin mücadelesi ile mümkün olacaktır.

Emek Partisi Genel Merkezi

Paylaş: