TÜPRAŞ HER AN PATLAYABİLİR… İŞÇİLER ÜCRET ARTIŞI VE İŞ GÜVENLİĞİ İSTİYOR…

TÜPRAŞ HER AN PATLAYABİLİR… İŞÇİLER ÜCRET ARTIŞI VE İŞ GÜVENLİĞİ İSTİYOR…

TÜPRAŞ HER AN PATLAYABİLİR… İŞÇİLER ÜCRET ARTIŞI VE İŞ GÜVENLİĞİ İSTİYOR…

Emek Partisi Milletvekili Sevda Karaca, 4 rafineride çalışan 4 bin 500 TÜPRAŞ işçisinin sesini meclise taşıdı.

Karaca ayrıca partimizin NATO konusundaki görüşlerini  paylaştı ve Diyarbakır’da gazetecilerin yargılanmasına ilişkin açıklamalarda bulundu.

Bugün TÜPRAŞ’ı konuşacağız…

Türkiye Petrol Rafinerileri, kısaca TÜPRAŞ 1983’te Batman, İzmir Aliağa, İzmit, Kırıkkale’de devlete ait 4 petrol rafinerisinin birleştirilmesiyle kurulan ve AKP’nin iktidara gelir gelmez neredeyse yıllık karı fiyatına özelleştirilerek Koç Holding- Shell ortaklığına satılan büyük rafineri şirketi…

2013 yılından beri Koç Holding şirketin tek sahibi. Ve o tarihten bu yana işçilerin canı, halkın sağlığı pahasına net kârını her yıl katlanarak artırıyor.

Her yıl rekor seviyede kâr açıklayan Türkiye’nin en büyük şirketi Koç Holding’e bağlı TÜPRAŞ 2022 yılında bir önceki yıla göre net satış gelirlerini yüzde 215,9 artırarak 481 milyar 765 milyon liraya çıkardı.

Uzun yıllar Fortune 500 listesinde Türkiye’nin zirvesinde yer alan TÜPRAŞ, bu satış geliri ile 2022 yılında da bir önceki yılda olduğu gibi Fortune 500 Türkiye listesine ikinci sırada girdi.

Net karı ve cirosuyla dünyanın 30. Avrupa’nın 7. büyük şirketi. Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu ve kimyasallar kategorisinde ülkenin ihracat şampiyonu.

Yani doğrudan şirket bünyesinde çalışan bir işçinin emeğiyle yaklaşık 4 milyon TL kâr elde ediyor. Kâr rekorları kıran Koç Holding, sosyal medyada sosyal sorumluluk projeleriyle boy boy reklam yaparken, işçisi evde, sokakta, işyerinin her bölümünde her an bu ay yapılacak iyileştirme zammını konuşuyor, tartışıyor.

Neden?

2019 yılında Yüksek Hakem Heyeti ve Koç Holding işbirliğiyle, kimsenin inanmadığı TÜİK enflasyon rakamlarının yarısına mahkûm edilen TÜPRAŞ işçisinin maaşları bugün açlık sınırının altında kaldı. 

2000’li yıllarda 6-7 asgari ücret alan TÜPRAŞ işçileri, yıllardır “Maaşlarımız eridi, Geçinemiyoruz” diyerek isyan ediyor ve feryadını ne işveren duyuyor ne de yetkili sendika. Dört rafineride (İzmir, İzmit, Batman ve Kırıkkale) ek zam isteyen işçiler talepleri için mücadele ediyor.

Açlık sınırında ücretlerle çalışan TÜPRAŞ işçileri “Geçinemiyoruz” diyerek ek zam istiyor.

TÜPRAŞ işçileriyle yaptığımız buluşmalarda bu gidişe dur demek için ve seslerine ses olmamız için birlikte hareket etme kararı aldık, işte bu basın toplantısı aslolarak 4 rafineride çalışan 4500 TÜPRAŞ işçisinin sesini meclis kürsüsüne taşımak içindir. Söyleyeceğim her sözü TÜPRAŞ işçileri ile beraber hazırladık. Şimdi onlarla birlikte hazırladığımız notları paylaşıyorum sizlerle:

AÇLIK – SEFALET ÜCRETİ DEĞİL, YOKSULLUK SINIRININ ÜSTÜNDE ÜCRET

TÜPRAŞ işçileri, rafineri gibi tehlikeli bir iş kolunda çalışırken, TÜPRAŞ her yıl kâr üstüne kâr açıklarken bugün açlık sınırına gerileyen ücretlere mahkûm edilmiş durumda. Aynı iş kollarındaki diğer işletmelerdeki işçilerle aralarındaki maaş farklarının açıldığını aylardır dile getiriyor işçiler. İnsanca yaşayacakları bir ücret istiyorlar, ücretlerinin yoksulluk sınırının üstüne çıkarılmasını talep ediyorlar.

TÜPRAŞ Genel Müdürü İbrahim Yelmenoğlu ne cevap veriyor? Ünite ünite gezerek işçilere “Ülkenin durumu belli, enflasyona karşı iş yerimizi de düşünmemiz lazım. Temmuzda ne olacağına dair beklentilerinizi yükseltmeyin” diyor. TÜPRAŞ işçileri, Koç Holdingin ve TÜPRAŞ yönetiminin işçileri düşük bir zam beklentisine ikna etmeye çalıştığını, bu sebeple de sık sık “Sendikanız almayacak biz zam vereceğiz, ne verirsek ona razı olun” dediklerini belirtiyor.

Ülkenin durumu hep işçiler insanca yaşanacak bir ücret istediğinde masaya konuyor nedense… “Ülkenin durumu ortada” söylemlerine TÜPRAŞ işçileri yanıt veriyor. Diyor ki işçiler; “TÜPRAŞ’ın son üç ayda yaptığı kâr 6.4 milyar TL. Bu kârı yaparken, aylardır eleman eksikliğinden dolayı fazla mesai ile çalıştırılan bizlerin emeği var. Ancak bizlerin aldığı ücretler de ortada. Kâr ederken varız ama zam isterken, enflasyonu da düşünmek lazım bahaneleri alttan alta bizlere söyleniyor.”

Bakın, TÜPRAŞ’ta güvenlik biriminde 2010 yılı sonrası işe giren bir işçinin eline aylık 14 bin 200 lira brüt maaşından Koç Vakfı ve Sendika kesintilerinden sonra sadece 10 bin lira geçiyor.

Yine işletmelerde, sahada çalışan 2007 tarihinde işe başlayan bir işçinin aylık brüt ücreti 19.700 lira iken kesintilerle eline kalan 14.750 lira gibi bir tutar oluyor.

Nasıl geçinsin TÜPRAŞ işçisi, ne yesin içsin, kirasını nasıl ödesin?

YOĞUN ÇALIŞMA VE GEÇİM SIKINTISI İŞ KAZALARI RİSKİNİ ARTTIRIYOR

Hepiniz biliyorsunuz, TÜPRAŞ stratejik ve tehlikeli çalışma grubunda yer alan bir işletme. Rafinerinin bulunduğu ilçelerde oturan insanlar bile kimyasal ve emisyon kokusundan rahatsız olurken, TÜPRAŞ işçisi bu birçok kimyasalın bulunduğu gazlı ortamın tam içinde çalışıyor, her nefesinde bu kimyasalları soluyor. Hastalık kol geziyor işletmelerde.

TÜPRAŞ sürdürülebilir rafinaj, biyokimyasallar, sıfır karbonlu elektrik ve yeşil hidrojen hedefiyle 2021 yılında stratejik dönüşüm planını açıkladı ama bu planın da tüm maliyetini işçilerin üzerine yıktı.

Rafineride en ufak hata, ölümlü iş kazalarıyla sonuçlanabilecekken, yıl içinde defalarca yangın ve patlama meydana geliyor. Deneyimli çalışanlar sayesinde profesyonel müdahaleler yapılabiliyor ve işçiler çoğu zaman canları pahasına müdahalelerle olası büyük patlamaların önüne geçiyor.

Sorun şu ki, bu düşük ücret politikası, disiplin süreci olmadan yaşanan toplu işten çıkarmalar, eksik personel nedeniyle art arda yaptırılan mesailer ve mobbing sonucu; çalışanlar işten atılma korkusu ve geçim derdinden başka bir şey düşünemeyecek hale geldi. İşçiler dikkatsiz, dalgın, motivasyonsuz hale getirildiklerini, gece gündüz çalıştırılmaktan yorgun ve bitkin düştüklerini anlatıyor.

Bakın, bir işçi TÜPRAŞ gibi stratejik bir işletmede, aylık 10 ila 15 gün arası fazla çalışma yapıyor. Yaklaşık üç aydır haftalık iznini hiç kullanmadan fazla mesai yapan işçiler var.

Yeni eleman alım süreçlerinde de sıkıntılar var. Neden biliyor musunuz?

TÜPRAŞ işçileri anlatıyor. Diyorlar ki “TÜPRAŞ eskiden herkesin girmek için can attığı, kendini garantide gördüğü bir şirketti. Şimdi iş başvuruları düşmüş, artık herkes TÜPRAŞ işçisinin düşük maaşa çalıştığını, işten çıkarılma gibi durumlarının olduğunu biliyor. Şu an burada çalışanlar bile başka iş bulsa düşünmeden ayrılacak konuma gelmişken, yeni başvuruların düşük olması çok normal…”

TÜPRAŞ’ta son iki yıl içerisinde EYT nedeniyle işten ayrılan veya düşük ücretler yüzünden istifa eden, ya da yeni kurulan Star rafinerisi işçilere daha fazla ücret verdiği için oraya transfer olan işçilerin çokluğu nedeniyle kalifiye ve tecrübeli personelin sayısı kritik sayılara düşmüş durumda.

Tecrübeyle müdahale edilemeyen herhangi bir patlama, kontrol altına alınamazsa rafinerinin bulunduğu ilçedeki binlerce insanı ve sanayi kuruluşunu yok edecek güçtedir. Psikolojik, ekonomik olarak yorgun düşen işçilerin talepleri karşılanmazsa, işçiler mobbingle, baskıyla, düşük ücretlerle çalıştırılmaya devam ederlerse bu gibi kazaların yaşanması sürpriz olmayacaktır.

Nitekim 2017 yılında yaşanan patlamada 4 taşeron işçi yaşamını kaybetmiş, dönemin AKP’li bakanı iş cinayetinin yaşandığı gün TÜPRAŞ Aliağa rafinerisinin önünden “Her şey yolunda, üretim devam ediyor” diyerek o yıl karını 11 kat arttıran Koç Holding için de kendileri için de işçinin canının kıymeti olmadığını teyit etmişti.

Bütün bu koşullar yüzünden TÜPRAŞ da TÜPRAŞ işçileri de patlama noktasına geldi. Sendikalarının da onları dinlemediğini, kendilerinden çok işverenleri gözetir bir tutum takındıklarını anlatıyorlar.

TÜPRAŞ işçileri sendikalı, ama bu nasıl bir sendikalılıksa, grev hakları bile yok, çünkü işçi sınıfının en büyük gücü olan grev hakları da ellerinden alındı… 12 Eylül askeri darbesinin armağanı olan grev yasaklarının devamı niteliğindeki 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi kanununun 62. Maddesinde yer alan grev yasağı kapsamında… Yani özelleştirme, darbe ürünü yasalar ve işçilerin deyimiyle sendikal bürokrasi eliyle adım adım yoksulluğa ve tehlikeye itilen binlerce işçiden bahsediyoruz…

İşçiler grev haklarını almak istediklerini defalarca CİMER’e yazdıklarını anlattılar bize, seslerini duyuramadıklarını söylediler. TÜPRAŞ’taki sorunları görmezden gelen TÜPRAŞ yönetiminin her türlü iş kazasından sorumlu olacağını dile getirdiler.

“YERLİ VE MİLLİ” DİYEREK MANGALDA KÜL BIRAKMAYANLAR TÜPRAŞ İŞÇİSİNİ ÖZELLEŞTİRMELERLE YIKIMA UĞRATTI

“Yerli ve Milli” hamaseti, “güçlü Türkiye” söylemleri, AKP iktidarında emperyalizme bağımlı ekonomi politikalarıyla işte böyle adım adım inşa ediliyor.

Biz biliyoruz ki yerlilik ve millilik konusunda mangalda kül bırakmayan iktidar, uyguladığı ekonomi politikalarıyla temsil ettiği sermaye sınıfının çıkarlarını öncelemiş, ülke yerli ve yabancı sermaye açısından adeta dikensiz gül bahçesi haline getirilmiştir.

Yerli ve yabancı sermaye için yeni yatırım ve kâr alanları açılmış, yabancı sermaye girişi teşvik edilmiş, kamu işletmeleri özelleştirilmiştir ve işçi sınıfının hakları ve örgütlü gücü ise zayıflatılmıştır.

2003’ten bugüne yapılan özelleştirmeler, toplam özelleştirmelerin yüzde 70’inden fazla. AKP döneminde devlete ait ya da devletin ortak olduğu işletmelerin yaklaşık dörtte üçü satıldı. Böylelikle piyasa daha serbest, sermaye daha kazançlı oldu.

Kuşkusuz serbest piyasa için en büyük engellerden birisi de işçi sınıfının kazanılmış haklarıydı. “İşgücü piyasasındaki katılıkların ortadan kaldırılması” diyerek İş Yasası’ndan Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’na, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Yasası’ndan Sosyal Sigortalar Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na kadar tüm koruma kanunlarında çalışma yaşamı alabildiğine esnek ve güvencesiz hale getirildi.

Bugün TÜPRAŞ işçilerinin yaşadığı hak kayıpları sermaye lehine atılan bu adımların nihai sonucudur.

İş gücü piyasasının esnekleşmesi, işçilik maliyetlerinin düşürülmesi AKP’nin parti programından, hükümet programına hiç saklamadığı temel hedeflerinden biriydi ve bugün geldiğimiz noktada bu hedefe ulaşılması demek örneğin TÜPRAŞ işçilerinin ve halkın can güvenliğinin ortadan kalkmış olması demek, sefalet ücretlerine, sefalet koşullarına mahkum edilmek demek, tüm bunların karşısında grev hakkının bile olmaması demek… 

Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi’nin sitesinde “Türkiye’de yatırım yapmak için nedenler” sayfasının altındaki başlıklardan birisi de şu: “Nitelikli ve uygun maliyetli işgücü…”

Yani uluslararası sermayeye nitelikli köle pazarlayanlar, bugün TÜPRAŞ işçisinin her an ölümle burun buruna çalışmasına, ağır iş yapmasına, stratejik bir işkolunda ter dökmesine rağmen işçiyi üç kuruşla ev geçindirmek zorunda bırakanlarla aynı.

Sermaye kar rekorları kırarken, TÜPRAŞ gibi bir işletmede emekçiler yoksullaşma hızı rekoru kırdı.

Fortune 500 Türkiye araştırmasına göre; 2022 yılında emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 40’dan yüzde 23’e geriledi, aynı dönemde Türkiye’nin en büyük 500 şirketi net karını 3,5 kat arttırdı. 

Bugün işçilerine yoksulluk sınırının üzerinde insanca yaşayacak bir ücreti çok gören TÜPRAŞ da onlardan biri, net karını yüzde 215 arttırdı.

Ama neredeyse TÜPRAŞ işçisi patronlarından daha çok vergi öder halde…  Vergi adaletsizliği bu ülkenin emekçilerinin yaşadığı en başat sorunlardan biri. Vergide adalet deyince, verginin vergi mükelleflerinin ödeme gücüne göre düzenlenmesi akla gelir.

Anayasada bile “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır” (73.madde) ifadesi var.

Anayasayı takmayanlar, elbette bu maddeyi de takmayacaklar… Ülkemizde vergi yükü tümüyle işçi ve emekçilerin sırtında. Sermaye vergi afları, teşviklerle ödüllendirilirken işçiler gerek gelir vergisi gerekse de adaletsizliğin esas kaynadığı olan dolaylı vergilerle inim inim inliyor. Temmuz ayı yüzbinlerce işçinin gelir vergisinin yüzde 27’lik dilimine girdiği aydır, buna KDV’ye gelen yeni zamlar da eklenince işçilerin yaşam koşulları daha da ağırlaşıyor.

İşte TÜPRAŞ işçisinin anlattığı tablo bu, yaşadıkları bu.

Şimdi gelelim işçilerin bir araya gelerek, konuşup tartışarak oluşturduğu talepler listesine.

TÜPRAŞ İŞÇİSİ NE İSTİYOR?

*TÜRK-İŞ’in açıkladığı yoksulluk sınırının üzerinde bir ücret için ek zam…

*Gelir vergisinin adil bir şekilde sabitlenmesi ve geri kalanının işveren tarafından ödenmesi

*Zamların TÜİK’e göre değil, ENAG ve İTO’ya göre belirlenmesi

*Emsal işletmelerle eşit işe eşit ücret belirlenmesi

*Çalışanlara ve ailesine kapsamlı özel sağlık sigortasının işveren tarafından karşılanması

*Skala adaletsizliğinin giderilmesi, kimyasala fazlaca maruz kalınması sebebiyle zehirlenme ve işletme primi verilmesi

*Asgari ücret çarpı üç olarak taban ücreti belirlenmesi

*İzin ve sağlık raporlarında vardiya primlerinin kesilmemesi

*Tüm bu taleplerin karşılığının ek protokol ile güvence altına alınması

TÜPRAŞ işçilerinin taleplerinin arkasındayız, işçilerin mücadelesinin yanındayız, taleplerin gereğinin yerine getirilmesinin takipçisi olacağız.

Ayrıca buradan Kocaeli’nin Dilovası ve Eskişehir’in Odunpazarı ilçesinde üretim yapan İzocam Fabrikasında çalışan işçilere de selam göndermek istiyoruz. Fabrikada toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde sonuç çıkmadı. Petrol-İş Gebze Şubesinin örgütlü olduğu fabrikada anlaşma sağlanamaması durumunda işçiler 18 Temmuz’da greve çıkacak. Şimdiden başarılar diliyoruz, birleşen ve direnen işçiler kazanacak!

***

NATO’YA HAYIR

Üzerinden atlayamayacağımız önemli bir gündem maddesi de NATO Zirvesi…

Apaçık söyleyelim, NATO’nun defteri insanlık suçlarıyla doludur. Neoliberal reçetelerin zorla dayatılması için darbelerin, gladyo terörürünün, halklara karşı gizli açık operasyonların sopası NATO’dur. Bulaştığı kirli işler, pazarlıklar, uyguladığı terör yöntemleriyle kapitalist dünya düzeninin garantörü, diplomasinin tetikteki elidir.

Bu savaş kışkırtıcısı örgüt, halkların başına bela açmaya devam ediyor, halkların başına bela olanlar ise NATO’yla pazarlık yaptığı izlenimi vererek “güçlü diplomasi” izlenimi vermeye çalışıyor. Kanmayalım, aldanmayalım…

Bugün iki günlük NATO zirvesi başlıyor. Finlandiya’dan sonra İsveç’in ve Ukrayna’nın da üye olması planlarıyla birlikte NATO’nun genişletilmesi ve bütçenin arttırılması tasarlanırken; aslında savaş ittifakının büyütülmesi hedefleniyor.

Daha önce İsveç’teki siyasi mültecilerin iadesini şart koşan  Erdoğan şimdi ise bu görüşmelerde Amerika’dan F-16 alımı ve AB’ye girişi pazarlıklarıyla yer tutmaya çalışıyor. Her fırsatta yerli ve milliliği vurgulayan tek adamın maskesi bir kez daha düşmüştür. Dönüp dolaşıp ABD atına binip, Osmanlı kılıcı sallama çizgisine geliyor.

NATO kurulduğu günden bu yana dünya halkalarının barış içinde bir arada yaşamasına değil, savaş ve gerilim politikalarının egemen olmasına hizmet etmiştir. Ezilen sömürülen halkaların mücadelesinin önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle de daha fazla üye, daha fazla bütçe, daha fazla “savunma planı” demek; daha fazla savaş, daha fazla yoksulluk, daha fazla ölüm demek. Bu savaş kışkırtıcısı örgüt, halkların başına bela açmaya devam ediyor. Türkiye emekçilerinin de NATO’dan hiçbir çıkarı yoktur. Türkiye NATO’dan çıkmalıdır ve NATO dağıtılmalıdır.

Emek Partisi olarak bizim NATO oylamasında tutumumuz bu yönde olacaktır.

***

GAZETECİLERE ÖZGÜRLÜK

Ve son olarak;

Diyarbakır’da 2022 yılının haziran ayında yapılan operasyonla çok sayıda gazeteci gözaltına alındı, ardından 15’i tutuklanarak cezaevine gönderildi. Aradan geçen 13 ayın ardından bugün ilk kez hakim karşısına çıktı. Haklarındaki suçlamaları yani iddianameyi görmek için bile 9 ay beklemek zorunda kaldı gazeteciler, hakimi görmek için de 13 ay beklemiş oldular. Bir cezaya dönüşen uzun tutukluluk hali bu ülkede neredeyse tutuklanan tüm gazetecilere uygulanan bir cezalandırma sistemi.

Bu ülkenin yasalarına, Anayasası’na göre gazetecilik, gazetecilik faaliyeti yürütmek suç değil. Anayasa’nın 28. maddesi “Basın hürdür sansür edilemez” der. Gazetecileri hukuksuz bir biçimde uzun süreler cezaevlerinde tutarak yıldırmaya, onları işlerini yapmaktan alıkoymaya çalışıyorlar.

Somut hiçbir delile dayanmayan suçlamalarla “terörist” ilan edilen gazeteciler gazetecilik faaliyeti dışında hiçbir şey yapmadıkları zaten iddianamenin içeriğinden de belli. Peki kim yargılanıyor? Hiç şüphesiz gazetecilik faaliyeti yargılanıyor. Tıpkı son olarak tutuklanan TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın suçunun gazetecilik faaliyeti olması gibi, Diyarbakır’da bir yılı aşkın zamandır tutuklu bulunan 15 gazetecinin de tek suçu gazetecilik.

AKP, 20 yılı aşan iktidarı boyunca basın ve ifade özgürlüğünü yok etmeye yönelik politikalar yürüttü. Tutuklanan gazeteciler, ele geçirilen veya kapatılan medya kuruluşları, yargılamalar, gözaltılar, BİK veya RTÜK aracılığıyla kesilen para cezaları, ekran karartmalar nedeniyle dünya basın özgürlüğü sıralamasında yokuş aşağı inen bir 20 yıla şahitlik ettik.

Totaliter bir yönetim anlayışını benimseyen bütün iktidarların ilk hedefi basın özgürlüğü, tek adam yönetiminin de öyle. Ülkenin en önemli sorunlarından birisi olan Kürt sorununun çözüme kavuşturulamamış olması özellikle Kürt illerinde çalışan gazetecilerin koşullarını daha da ağırlaştırıyor.

Kürt illerinded hak ihlallerinin kamuoyuna duyurulmasını engellemek, keyfi yönetim biçiminin sorgulanmasının önüne geçmek için bölgede gazetecilik yapan meslektaşlarımıza daha fazla baskı yapılıyor. Şu an cezaevlerinde bulunan 34 gazetecinin 20’si Kürt illerinde çalışan gazeteciler. 

Bugün yargılanan sadece haberleri değil aynı zamanda halkın haber alma hakkı. Bir kere daha ifade etmek istiyoruz, Basın ve ifade özgürlüğü mücadelesine sadece gazetecilerin ve basın meslek örgütlerinin değil haber alma hakkı gasbedilen halkın da dahil olması gerekiyor. Bir ülkede basın özgürse o ülkede demokrasi vardır, hukuk vardır, adalet vardır. Demokrasi için basın özgürlüğünü, hukukun bağımsızlığı için basın özgürlüğünü, adil bir yaşam için basın özgürlüğünü savunmaya, bu mücadeleyi büyütmeye devam edeceğiz.

Paylaş: