Türkiye’de adalet bir turp adaleti midir? Yargı, bir turp yargısı mıdır?
Demokrasi, bir turp demokrasisi midir? Siz Beştepe’de bir turp bahçesi mi kurdunuz?
Türkiye bir muz cumhuriyeti değilse, ne cumhuriyetidir?
Türkiye’de adalet bir turp adaleti midir? Yargı, bir turp yargısı mıdır?
Demokrasi, bir turp demokrasisi midir? Siz Beştepe’de bir turp bahçesi mi kurdunuz?
Emek Partisi İstanbul Milletvekili İskender Bayhan, düzenlediği basın toplantısında; İstanbul halkının iradesine yönelik yargı darbesinden gençliğe yönelen baskı politikalarına, Mahir Polat başta olmak üzere hasta mahpuslardan yargı bağımsızlığının çöküşüne, Erdoğan’ın “Eski Türkiye-Yeni Türkiye” söyleminden ABD ile ilişkilerine kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulundu.
08.04.2025
“Türkiye 19 Mart’tan bu yana; seçme-seçilme hakkının, İstanbul halkının seçilmiş iradesinin ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığının bölünüp kesilmesinin, toplam olarak da en temel demokratik hak ve özgürlüklerin başında gelen seçme-seçilme hakkının ve hukuk karşısındaki eşitlik ilkesinin ayaklar altına alınmasının en çarpıcı örneklerinden birine tanık oldu. Ve bu, denebilir ki Türkiye’de Erdoğan’ın tek adam iddiasının, tek adam yönetiminin, faşist bir rejim inşa etme yolundaki önemli dönemeçlerinden birisi olarak tarihe geçti.”
“Bu hamle püskürtüldü ama mücadele bitmedi”
Bayhan konuşmasını şöyle sürdürdü: “Ama tek adam yönetimi, Erdoğan, bu sömürü ve baskı düzenini devam ettirmeye yönelik bu hamlesinde istediği sonucu elde edemedi. Yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atamak ve İstanbul’un bütün bir iradesini, İstanbul halkının iradesini, milyonlarca İstanbullunun iradesini ayaklar altına alma konusundaki bu hamlesini — kısmen de olsa — başta üniversite gençliği, İstanbul halkı, İstanbul’un işçileri, emekçileri ve Türkiye genelinde milyonlarca işçi ve emekçinin tepkisiyle püskürtüldü. Bu tepki sonucunda başarılı olamadı.”
Ancak bu sürecin Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasını engelleyemediğini söyleyen Bayhan, “Bu süreç bitmiş değil. Bu mücadele de bitmiş değil. Erdoğan’ın bu hamlelerinin de sonu gelmiş değil” dedi.
“Fatura üniversite gençliğine kesilmek isteniyor”
Bayhan, Cumhurbaşkanlığı Sarayı yönetiminin bu süreçte faturayı en başta üniversite gençliğine kesmeye çalıştığını ifade ederek şunları söyledi:
“Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın saray yönetiminin, saray iktidarının ve özellikle de Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK’ün bu büyük itirazın ve bu amacına ulaşamayan hamlenin durdurulmasının, engellenmesinin faturasını kesmeye çalıştığı toplumsal kesimlerin başında üniversite gençliği geliyor. Çünkü üniversite gençliği çok güçlü bir itirazda bulundu. Boykotlarla, yüzde yüze varan boykotlarla ve on binlerce üniversiteli genç sokaklara çıkarak, üniversitelerde eylem yaparak bu itirazda bulundu.”
“Ve şimdi bunun faturasını Erdoğan, en başta üniversite gençliğine kesmek üzere hamleler yapıyor. Açıklamalar arka arkaya geliyor. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan, YÖK’ten açıklamalar geliyor. Boğaziçi Üniversitesi, Aydın Üniversitesi yönetimlerinden gelen açıklamalar — özellikle baskıcı üniversite yönetimi anlayışının temsilcisi olan açıklamalar — arka arkaya geliyor. Üniversite öğrencilerine soruşturma, takibat ve cezalandırma girişimleri, tehditleri arka arkaya geliyor.”
“Tabii bu arada da bu mücadele içerisinde yer alan üniversiteli gençlerin hangi durumda, hangi konumda olduğuna bakılmaksızın gözaltına alınması, tutuklanması, cezaevine konulması da bu sürecin tarihe geçen çarpıcı bir sonucu olarak önümüzde duruyor. Yüzlerce üniversiteli genç, aynı zamanda bu gösterilere katılan onlarca işçi, emekçi genç şimdi cezaevlerinde tutuklu olarak bulunuyorlar. Ve bir demokratik tepkinin faturası en başta onlara kesilmek isteniyor.”
“Eski Türkiye’de boykot övgüyle anılırdı, şimdi suç sayılıyor”
Bayhan, Erdoğan’ın “eski Türkiye – yeni Türkiye” formülüne de tepki gösterdi:
“Erdoğan bu süreci her zaman olduğu gibi, kendisine yönelik kitlesel halk tepkisi, işçi emekçi tepkisi, gençlik tepkisi ne zaman gündeme gelse sarıldığı en önemli formüllerden birine başvurarak yürütüyor: ‘Eski Türkiye – Yeni Türkiye’ formülü… Yani ‘Biz eski Türkiye’ye izin vermeyeceğiz, eski Türkiye’deydi bunlar, yeni Türkiye’de bunlara yer yok, bunlar eski Türkiye özlemi güdenlerin yaptığı işler’ diyerek izah etmeye çalışıyor. Ama bunların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını milyonlarca işçi, emekçi ve üniversiteli genç kardeşimiz yaşayarak gösteriyor.”
“1990’lı yıllarda Türkiye’de üniversite gençliği, kılık kıyafet yasaklarına, başörtüsü yasakları olarak da bilinen yasaklara karşı çok önemli mücadeleler verdi. Demokratik hakları için mücadeleler verdi. Demokratik, özerk, bilimsel, parasız eğitim talebiyle birleşen mücadeleler verdi. Ve o mücadelelerde, 1990’lı yıllarda çok sayıda boykot, Beyazıt Meydanı’nda her gün yapılan kitlesel büyük gösteriler yaşanıyordu.”
“İşte o zamanın bir döneminde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak Erdoğan görev yapıyordu. Ve bu mücadeleler için, bu boykotlar için, üniversite gençliğinin bu haklı mücadelesi için demokrasi nutukları atıyordu. Demokratik haklardan bahsediyordu. Ve bütün bunlar, o ‘eski Türkiye’de oluyordu.”
“O zamanlar Erdoğan, üniversite gençliğinin bu mücadelelerini, eski Türkiye açısından demokratik haklar ve özgürlükler için birer kazanım olarak görüyordu. Boykotları suçlu ilan etmiyordu. Anti-demokratik ilan etmiyordu. Boykotları üniversiteli gençlerin eğitim hakkının engeli olarak değerlendirmiyordu. Aksine, hep övgüyle söz ediyordu. Bunlar ikiyüzlü yaklaşımın tarihsel bir örneğidir”
İskender Bayhan, konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı:
“İkinci husus, bu ‘eski Türkiye- yeni Türkiye’ tartışmasında üniversiteli gençlerin cezaevlerindeki pozisyonları, konumları ve gözaltına alındıkları süreçlerde yaşananlardır. Onları hepimiz gördük. Görüntülerde de gördük, videolarda da gördük. Yaşayarak, orada yerinde tanıklık ederek gördük. Saraçhane’de ve birçok yerde, birçok eylem ve gösterinin olduğu birçok alanda gençlere nasıl bir polis terörü estirilerek müdahale edildiğini gördük.”
“Ve orada şimdi gözaltına alınan gençler, tutuklanan gençler… Cezaevinde kolu kırılmış, kaburgası kırılmış, kolundaki platin eğilmiş, çok ağır şekilde darp almış gençler cezaevlerinde tutuluyorlar. Ve sürüklenerek, bakın birçok genç — bir genç yüzlerce polisin arasında kalıp, sürüklenerek, onlarca polis tarafından tekmelenerek gözaltına alındı. Bunu hepimiz gördük. Ve Erdoğan’a şimdi buradan sormak istiyorum: Bu fotoğraflar, bu yaşananlar; ‘eski Türkiye’nin mi, ‘yeni Türkiye’nin mi gerçeği?”
“Mahir Polat ve hasta mahpuslar: Yeni Türkiye”
Bayhan, konuşmasının üçüncü bölümünde Mahir Polat ve hasta tutuklular meselesine değinerek şöyle devam etti:
“Yine bu sürecin önemli sembollerinden biri haline gelen— İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Genel Sekreter Yardımcısı —Mahir Polat’ın başına gelenler, bu da önemli bir gerçeğin, Türkiye’nin bir kez daha bütün çarpıcılığıyla görülmesi açısından; ‘yeni Türkiye’ gerçeğiyle ‘eski Türkiye’ gerçeği arasında nerede durduğumuzu göstermesi açısından önemli bir konudur.”
“Nedir bu? Hasta mahpuslar. Cezaevlerindeki hasta mahpuslar gerçeği. Mahir Polat, bütün sağlık sorunlarına, yaşadığı sağlık problemlerine rağmen hâlâ cezaevinde tutulmakta ısrar ediliyor. Hâlâ tahliyesine müsaade edilmiyor. Adalet Bakanı’ndan tutun bütün hükümet yetkililerine kadar bu konuda üzerine düşeni yapmak yerine, bildiğimiz gerçekleri hatırlatmaktan öteye gitmeyen demeçler veriyorlar. Ama tabii, Mahir Polat’la sınırlı değil bu mesele.”
“Türkiye’de 590’ı ağır olmak üzere toplam 1564 hasta mahpus cezaevlerinde tutuluyor. Ve biz buradan bir kez daha ‘yeni Türkiye’nin fotoğrafı olarak Erdoğan’a bu gerçeği hatırlatmak istiyoruz. Tüm bu üniversiteli gençlerimizin, haksız yere tutuklanan işçi ve emekçi gençlerimizin serbest bırakılması başta olmak üzere; Mahir Polat’ın serbest bırakılması ve yüzlerce ağır hasta mahpusun bir an önce serbest bırakılması için gerekli adımların atılmasının şart olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyoruz.”
Yeni Türkiye’deki yargı bağımsızlığının fotoğrafı
Bayhan, konuşmasının son bölümünde yargı bağımsızlığına ilişkin görüşlerini şu sözlerle dile getirdi:
“Üçüncü gerçek: ‘Eski Türkiye – Yeni Türkiye’ tartışmasında yargı bağımsızlığı konusu. Erdoğan’ın ‘eski Türkiye – yeni Türkiye’ benzetmelerinde en çok başvurduğu meselelerden biri de yargı bağımsızlığıdır. Şimdi, bize 19 Mart’tan sonra yaşananların yargı bağımsızlığı açısından ne ifade ettiğini; ‘yeni Türkiye’ açısından neye tekabül ettiğini, ‘eski Türkiye’de nasıldı?’ sorusuyla birlikte Erdoğan’ın açıklaması gerekir.”
“Bakınız, ‘yeni Türkiye’de savunma, yani avukatlar, hukukçular, barolar; mevcut yasal güvenceler içerisinde bile görevini, işini yapamaz durumdalar. Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alındığı, savcılığa ve mahkemeye çıkarıldığı gün de dahil olmak üzere, bu ülkenin binlerce hukukçusu adliye koridorlarına, mahkeme salonlarına giremedi. Bu ülkenin hukukçuları ile mahkeme salonları arasına, milletvekilleri ile adalet arasına polis barikatları, etten duvarlar örülerek ‘yargı bağımsızlığı’ tesis edildi. Bu, ‘yeni Türkiye’nin fotoğrafıdır.”
“Yine 2911 sayılı yasa — Türkiye’de ceza alınsa bile tutuklama gerektirmediği bilinen, yıllardır böyle uygulanan bir yasa — şimdi yüzlerce üniversite öğrencisinin, işçi ve emekçi gencin tutuklanmasına gerekçe yapıldı. 2911 artık bir tutuklama maddesi olarak işletiliyor. 2911, bir ev hapsi maddesi olarak işletiliyor. Ve bütün hukukçular buna isyan ediyorlar. Bunun Türkiye’de yargı bağımsızlığı açısından ne anlama geldiğini buradan sormak istiyoruz.”
“Yine çok çarpıcı bir başka gerçek: Türkiye’de zaten ‘yargı bağımsızlığı’ deyince, iddia makamı ile karar makamı — yani savcı ile hâkim — yukarıda bir yerde otururken, savunma ise yargılanan insanlarla birlikte aşağıda, yer seviyesinde yer alıyor. Yani savunma, yurttaşlarla aynı seviyede, yukarıya bakan bir pozisyonda duruyor. Bu bile biçimsel olarak Türkiye’de ‘yeni Türkiye’deki yargı bağımsızlığının fotoğrafını vermek açısından çarpıcıdır.”
“Eski düzenli adalet zaten yoktu. Adalet zaten beterdi. Şimdi yeni düzenli adalet, ondan da beter durumda. Erdoğan’ın ‘yeni düzeni’, ‘eski düzen’ karşısında üstün olduğunu söylediği bu ‘yeni düzen’, Türkiye’de bağımsız yargıyı, yargı bağımsızlığını biçimsel olarak — en sıradan, en basit yönleriyle bile — ayaklar altına almış ve ortadan kaldırmıştır.”
Türkiye bir turp cumhuriyeti midir? Yargı, bir turp yargısı mıdır? Demokrasi, bir turp demokrasisi midir?”
Bayhan, bu tabloyu Erdoğan’ın geçmişteki sözleriyle karşılaştırarak eleştirdi:
“Burada bir şeyi daha hatırlatmak istiyorum. Bu ‘eski düzen – yeni düzen’ karşılaştırması üzerinden Erdoğan’ın bir sözünü anımsatmak istiyorum. Erdoğan diyor ki: ‘Türkiye muz cumhuriyeti değil.’ Yine diyor ki: ‘Kusura bakmasınlar, eğer demokrasiye inanıyorsak; demokraside atanmışlar değil, seçilmişler üstündür.’”
“Peki Erdoğan bunu ne için söylüyor? Yargı bağımsızlığı konusunda FETÖ’cü yargıçların yaptığı operasyonlar konusunda, uluslararası hukuk tartışmaları sırasında; o dönemdeki FETÖ darbe girişimine karşı ortaya çıkan tabloyu izah etmek, ve burada demokrasiyi savunan bir pozisyonda görünmek için söylüyor. Bir ‘demokrasi kahramanı’ olarak tarihe geçmek için söylüyor.”
“Peki şimdi, bütün bu yaşananların ışığında dönüp soralım: Madem Türkiye muz cumhuriyeti değil… Madem seçilmişler atanmışlardan üstündür… O zaman sormak gerekiyor: Türkiye bir muz cumhuriyeti değilse, ne cumhuriyetidir? Türkiye’de adalet bir turp adaleti midir? Yargı, bir turp yargısı mıdır? Demokrasi, bir turp demokrasisi midir? Siz Beştepe’de bir turp bahçesi mi kurdunuz? Sürekli bize bir ‘turp siyaseti’ üzerinden hem yargıyı, hem Türkiye’nin tüm atanmış bürokrasisini, hem de sizin gibi 5 yılda bir sandığa gidip 5 dakika kuyrukta durarak bir oyla seçilen bir tek adamın 5 yıllık yönetme erkini; açık bir saray oligarşisini, demokrasi diye mi yutturmaya çalışıyorsunuz? Bu mudur sizin demokrasi anlayışınız? Bu mudur sizin demokratik cumhuriyet anlayışınız? Bu anlayış, ‘Turp Cumhuriyeti’, ‘Turp demokrasisi’, ‘Turp yargı düzeni’ olarak mı tarihe geçecek?”
“Trump’ın övgüsü, Erdoğan’ın yeni Türkiye’sinin dış bağlantısıdır”
İskender Bayhan, konuşmasının son bölümünde Trump’ın Erdoğan’a yönelik sözlerine ve gençliğin eylem kararlılığına dikkat çekerek şöyle devam etti:
“Dün, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, Siyonist İsrail’in Siyonist katil devlet başkanının, Trump’la yaptığı görüşmeden sonra Trump’ın yaptığı bir açıklamayı buradan hatırlatmak istiyorum. Trump diyor ki:
‘İsmi Erdoğan olan bir lider var. Çok iyi ilişkilerimiz var. Ben onu seviyorum, o da beni seviyor. Erdoğan’ı sevdiğimi söylediğim için basın çok sinirleniyor. Çok güçlü ve akıllı birisi. Rahibi de geri aldık. Netanyahu’ya söyledim: Türkiye’yle problemin varsa çözebiliriz dedim. Ona, Erdoğan’a, “2000 yıldır yapamadığını yaptın, Suriye’yi aldın” dedim. Herkesin makul olması lazım. Netanyahu’ya da “senin de makul olman lazım” dedim.’”
Bayhan, bu sözleri hatırlatarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a şu soruları yöneltti:
“Gece gündüz, ‘yerlilik ve millilik’ nutukları atan; emperyalizme karşı mücadele söylemleriyle ortalığı inleten; ‘Ortadoğu’da emperyalizmin oyunlarını bozduk’ diyen Erdoğan’a soruyorum:
Acaba Trump’ın özlemle anlattığı bu sözler, sizin ‘Turp Cumhuriyeti’, ‘Muz Cumhuriyeti’ yerine kurduğunuz turp yargısının, turp adaletinizin ve turp siyasetinizin sözleri midir?
Trump gibi bir liderle olan bu ‘turp gibi’ ilişkiler, ‘turp gibi’ dostluklar, sizin kurduğunuz ‘Yeni Türkiye’nin siyasi özeti midir? Siz de bu açıklamaları sineye mi çekeceksiniz?
Yoksa en azından göstermelik de olsa birkaç cümlelik bir yanıt vermeyi düşünüyor musunuz?”
“Gençlik mücadeleyi sürdürüyor, biz onların yanındayız”
Bayhan, basın toplantısını gençliğin direnişi ve mücadele kararlılığıyla tamamladı:
“Buradan yola çıkarak bir gerçeği daha hatırlatmak istiyorum: Türkiye’de ne olursa olsun, 19 Mart’ta olduğu gibi, onun öncesinde olduğu gibi ve bundan sonra da olacağı gibi, 8 Nisan’dan sonra da olacağı gibi; Türkiye’de bu turp cumhuriyetine, turp yargısına, turp adaletine, turp demokrasisine karşı itiraz eden — başta üniversiteli gençler olmak üzere, işçi ve emekçi gençler, Türkiye’nin yeniden sömürülen halkları — mücadele ederek bu gidişata dur diyecekler. Türkiye’de faşist bir rejim inşasına son verecek ve buna karşı bir mücadele kararlılığını dünden daha ileri bir düzeyde göstermeye devam edecekler.”
“Bunun bir örneği de bugün İstanbul’da üniversiteli gençlerin, her şeye rağmen, bütün bu baskılara rağmen, bu turp cumhuriyetinin ve turp adaletinin estirdiği polis terörüne rağmen Kadıköy’de saat 20.08’de yapacakları eylem olacaktır. Üniversiteli gençler, 15 üniversiteden gelen öğrenciler, Kadıköy’de tutuklu arkadaşlarının serbest bırakılması için bir araya geliyorlar. Ve mücadele edeceklerini, bu mücadelede kararlı olacaklarını söylüyorlar. Biz de onların yanındayız. Onları destekliyoruz. Ve onların yanında olmaya, omuz omuza durmaya devam edeceğiz!”
