A. Cihan Soylu: Devleti tanımak!

A. Cihan Soylu’nun Evrensel Gazetesi’nde yayımlanan yazısı:

Kendini saray iktidarına adamış sermaye gazetelerinin büyük puntolarla yayımladığı habere göre, Recep Tayyip Erdoğan, “Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde ABD’li şirketlerin Türkiye temsilcilerini kabulünde” yaptığı konuşmada,”Amerika ile olan stratejik iş birliğimizin tüm iniş çıkışlara rağmen yatırım ve ticaret aracılığıyla daha da güçleneceğine inanıyorum” dedi. “Kapımız size açık olmaya her zaman devam edecektir. Şahsım, bakan arkadaşlarım, danışmanlarım, vesaire. Ülkemizi bürokratik vesayetin cenderesinden kurtarmak için bildiğiniz gibi 24 Haziran seçimleriyle beraber yeni bir yönetim sistemine geçtik. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırdığımız bu yönetim modelinin özü idarede etkinliği, verimliliği ve eş güdümü artırmaktır. Bu modelin en büyük faydası sorumluluk sahiplerine aynı zamanda sözlerini gerçekleştirebilecekleri imkanları ve araçları da vermiş olmasıdır. Sizler Türkiye’nin bölgesindeki onca istikrarsızlığa, çatışmaya ve sıkıntıya rağmen neleri başardığını gayet iyi biliyorsunuz şu an yüzleştiğimiz sıkıntılar da bizim için asla aşılmaz değildir. Göreceksiniz, Türkiye’nin geleceği çok daha aydınlık ve parlak olacaktır” diyerek, teminatta bulundu.

“Emperyalizme karşı ekonomik savaş”tan söz eden ve meselenin “Türkiye meselesi, İslam meselesi” olduğunu söyleyen “devlet-hükümet başkanı”nın yabancı sermayeye bu teminatı, iktidarın izlediği yönetme politikasının devamlılığı içinde anlam buluyor. 2002 yılında yabancı sermayeli şirket sayısı 5443 iken, bu sayı 2016 yılına dek gelen sürede 10 kat artarak 53.156 olmuştur.
“Bu millet-bu gençlik-bu devlet-bu bayrak” söylemiyle ve “fetihçi millet olma” övünmeleriyle sağlanan yığınsal etkiyle gizlenen, ülkenin bağımlılık batağına daha fazla sürüklenmesidir. Kaynaklar sadece zümresel anlayışla içeride yağmalanmıyor, “milli ve yerli olmayan” sermayeye de peşkeş çekiliyor. Sıra işçilerin hak arayışına ve hakları için direnmeye geldiğinde ise, yerlisi-“yabancısı” fark etmez, sermayenin çıkarlarını korumak için devlet erkan-ı harbi bütün güç ve olanaklarıyla seferber oluyor. Ve, “mililik ve yerlilik”le birlikte “Türk ve İslam davası”nın militanı olduğunu söyleyenler, işçileri dize getirmek üzere milliyetçi-muhafazakar ve İslamist söyleme sarılarak attıkları nutukların yanına, iktidar gücünün büyük sopasını yerleştirip işçilere karşı saldırı mangaları oluşturmaktan kaçınmıyorlar.

Örnek olsun, “En müslüman”-en tarikatçı gazetenin yazarı, Türk-İslam devletinin işçilere karşı politikasını savunurken, hakları için direnen havaalanı işçilerini “it!” olarak niteledi. Hürriyet’te yazan bukalemun-maymuncuk yazarlardan biri de, Akit yazarının bu sözlerini sözüm ona eleştirirken, bu gibi yazarların sözlerine bakılarak “İslam’dan uzaklaşma” eğilimine girilmemesini istedi. “İslam’ın en fazla önem verdiği iki yüce değer”in “Emek ve hak” olduğunu ve Peygamberin, “İşçinin hakkını alın teri kurumadan ödeyiniz” dediğini gerekçe göstererek “Sakın uzaklaşmayın! Sakın soğumayın!” diyor.

İslamın emek ve emekçiyle ilişkisinin biat kültürüyle otoritelere bağlı tutma üzerine kurulu olduğu düşünüldüğünde, ruhlarını tekellerin ve onların tekelci militarist ve oligarşik iktidarına satmış sermaye yazar ve propagandacılarının yukarıdaki türden çağrılarının sermaye için işçi ve emekçiyi kandırma amacı da açıklık kazanır. Ama buradaki sorunumuz bu değil. Nihayetinde İslamcı iktidarın pratiği de sermaye çıkarlarını işaret ediyor. O çıkarlar için yapmayacağı şey de yoktur. Yukarıda Amerikan menşeli “yabancı sermaye temsilcileri”ne verilen teminatlar, üstü örtülemeyecek denli açıklık sağlıyor. İnsanları devlet ve sermaye boyunduruğuna boyun eğmeye mahkum tutmak üzere milyonlarca kez tekrarlanan sözler, İslamcılığı esas alan burjuva devlet iktidarının en üst temsilcilerinden bürokratik makinenin dişlilerini çalıştıran astlarına dek tüm sermaye temsilcileri tarafından reddedilmez. Ama İslamcı politika dahil sermayenin çeşitli partileri ve burjuva devlet iktidarı tarafından işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi halk kitlelerine “reva görülen”, mevcut sömürü koşullarına bağlı kalmaları, kapitalist holdinglerle işletmelerin çıkarlarına zarar verecek taleplerde bulunmamalarıdır.

Zira adaletsizlik ve eşitsizlik sadece kanunsuzluğu kural haline getirmiş sermaye diktatörlüğünün “kanun tanımazlığı ve uygulamazlığı”nda olmayıp kurulu sistemin işleyiş yasalarıyla ve mekanizmalarıyla bağlıdır. Bir günde en alt kademeden en üst bürokratik yönetici kademelere atamalar, kararnamelerle kişiye özel yasaların çıkarılması, üniversite yönetimlerinin yandaşlara peşkeş çekilmesi, üst yargı kurumlarının parti kurumu haline dönüştürülmeleri, çalışma koşullarının iyileştirmesini isteyen işçilerin gözaltına alınmaları ve bir kesiminin tutuklanması, bilim insanlarının, akademisyenlerin, muhalif yazar ve gazetecilerin açlığa mahkum edilerek zindanlara tıkılması ya da göçe zorlanmaları örneklerinde görüldüğü üzere, “yasalar” yönetme “yetkisi” kapsamıyla iktidarın sınıfsal çıkar politikalarına bağlanmıştır.

Anımsanmalıdır; bir dönemler kendisini “darbelerle gidip millet iradesiyle geri gelen” bir politikacı olarak taktim eden Demirel, kendisinin iktidarda olmadığı ve “önünün kesildiği” koşulları demokrasizlik ve fakat iktidar partisi konumuna geldiği durumları “demokrasinin kazanması” olarak tanımlamıştı. Daha baskıcı bir politik dönemin yöneticiliğini yapan Erdoğan ise, “Başkan seçilmesi”yle girilen dönemin “daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük dönemi” olacağını açıkladı.

Bahsettikleri “demokrasi” burjuva demokrasisi olarak dahi bizim ülkemiz toprakları üzerinde ve toplumumuz bünyesinde işlerlik kazanmadığı halde, az çok yasalarla bağlanmış sermaye egemenliğini ve onun politik yönetim biçimini “demokrasi” olarak algılayan kesimler, kağıt üzerinde ve biçimsel işlevli olarak da olsa yer alan “haklar manzumesi”ni dayanak görerek çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini istediklerinde, karşılarında “DEVLET”i, bütün “ihtişamı”, korkutuculuğu, askeri-mali ve politik gücü ve örgütlülüğüyle gördüler ve görüyorlar. “Biz yasal haklarımız için direniyoruz, bu baskı ve yasak neden?” sorusu, bir “hayret!” bildirisiyle birlikte devlet denen egemenlik aygıtının, onu elinde, karşıtlarına karşı bir yıldırma makinesi, bir cezalandırma ve bastırma aracı olarak tutan ve işleten sınıfın (tekelci kesimi başta olmak üzere burjuvazi) sözcü ve temsilcileri tarafından ileri sürüldüğü üzere “herkesin ve tüm toplumun” olmayıp egemenlerin sömürülüp ezilenler üzerindeki susturma ve boyun eğdirme makinesi olduğunu görüp-anlamamakla da bağlıdır.

Ancak hayat öğreticidir; devleti “bir sınıfın diğer sınıf(lar) üzerindeki egemenlik aracı” olarak tanımlayan büyük devrimci düşünürlerin sınıflı toplumların ekonomik sosyal ve politik gerçekliklerinden hareketle vardıkları sonuç, 3. Havaalanı İnşaatı işçilerine karşı devlet iktidarının; devletin polisi-jandarması, yargıçları ve savcılarının tutumunda “capcanlı gerçeğe” dönüşerek “İŞTE DEVLET BUDUR, ONU TANIYIN!” diye dile gelir.

Bu, burjuva devletinin gerçek kimliğinin dışa vurumudur. İşçiler başta olmak üzere ezilen halk kitleleri bunu görüp anlamadıkları sürece, kölelik koşullarında yaşamaya mahkum kalacaklardır. Örnek tekil olmayıp kapitalizm koşullarında daimilik gösterir: Şiddetin, baskı biçimleri ve yöntemlerinin değişiklik göstermesi, politik iktidarın şu ya da bu sermaye partisi tarafından “temsil edilmesi”, bu gerçeği değiştirmez.

Burjuva egemenliğinde, yasalar, belirli toplumsal sınıflar arası ilişkilerin düzenlenmesinin bir tür ifadesi olarak işlevli kılınmış gösterilmelerine karşın, egemen olanın, yani tekelci kesimi başta olmak üzere sermayenin çıkarlarının ifadesi olarak şekillenirler. Onların şu ya da bu düzeyde işçi ve emekçilere “hak tanır” şekilde düzenlenmesinin koşulu, işçi sınıfı ve baskı altındaki tüm emekçilerin burjuva iktidarını iktisadi-sosyal ve politik tüm cephelerde haklarını tanımaya ve pratikte de uygulamaya mecbur bırakmasıyla mümkündür. Sınıflı toplumların tarihinin tüm dönemlerinde, sınıf mücadelesi yasası böyle işlemiştir ve günümüz Türkiye toplumu bundan azade olmayıp buna fazlasıyla mahkum durumdadır.

Amiyane sözdür; “ağlamayana meme verilmez!” Ya da “hak verilmez alınır!” denmiştir. İşçiler ağlamıyor, haklarını istiyorlar. Hakları tanınmadığı için de mümkün olduğunca toplu şekilde direnç gösterip güce karşı güç olmaya çalışarak gasp edilen haklarını almaya çalışıyorlar. Mevcut-ve egemenlerce de “imzalanmış” yasaları dayanak göstererek iş durduruyor ve direnişe geçiyorlar. “Saray iktidarı” buna, jandarma ve yargıç gücüyle, polisiye baskılar ve tutuklamalarla, işten atmalar ve işçileri “iç ve dış ihanet güçlerinin aleti olmak”la suçlayarak yanıt veriyor.

İlk kez olan bir şey ya da bir durum da değil: TEKEL işçilerinin Ankara’nın Şubat dondurucu soğuklarında polis saldırılarıyla buzlu sulara gömülmesini unutan bir işçi, sınıfının sınıf olarak kendini oluşturması ve kendi karşıtı burjuvaziyle onun iktidar güçlerine karşı haklarını savunup iktidar olmak üzere mücadelesini örgütlü bir şekilde sürdürmesi gerekliliğini ve zorunluluğunu henüz anlamamış demektir. Olağanüstü Hal’i işçi grevlerine karşı bir “önlem” olarak uyguladıklarını söyleyen Erdoğan’ın yerli ve yabancı sermaye güçlerinin ekonomik-ve diğer- çıkarları için işçileri “ezip geçme” politikası gelip-geçici, lokal ya da istisnai hallerle bağlı olmayıp kapitalist sınıfsal hakimiyeti sürdürme hedef ve amacıyla bağlıdır. Süreklilik göstermesi sınıf tutumunun göstergesidir. Arada “İyi polis” oyunu oynanması ya da “ayda altı yüz liralık” ekonomik satın almalarla ayarlanmış 14 milyon oyun cepte hazır tutulmasını garantiye almak için “aynı gemideki herkesin hakları” sözleri edilmiş olması, yukarıya kaldırılmış kılıcın hakim sınıf ve onun saltanat düzeni için işçi ve emekçinin boynuna indirilmesini engellemiyor.

“Millilik ve yerlilik” ya da “muhafazakar ve milliyetçi olma” ile hak arama ve hakları için direnme tutumu birbirleriyle karşıt konuma geldiğinde, kılıç değil sadece tank-top; jandarma-polis, mahkeme-zindan, “egemenin iktidarı ve saltanatı için boyun eğin!” haykırışıyla direnenin karşısında ayağa kalkıyor. Gerçek bu!

Öyleyse, kendi tarihimizden ve başkaca ülkeler halklarının tarihinden öğrenmeye daha fazla ihtiyaç duyulan zamanlarda olduğumuz, başta işçiler olmak üzere toplumun ezilen ve sömürülen kesimlerince daha net şekilde anlaşılmalıdır. Çeşitli taşeron firmalara dağıtılmış havaalanı inşaatını üstlenen büyük holdinglerin işçileri ezerek kötü koşullarda çalıştırma uygulamalarına karşı işçi direnişi, üstelik 40 bin kişilik büyük kitlenin tümünü harekete geçirecek evreye ulaşmadan dahi devlet gücünü karşısında buluyorsa, ve devlet adına savcılık, mahkeme ve “kolluk kuvvetleri” işçileri derdest etmek için büyük imkanlarıyla seferber oluyorsa, işçilerle sermaye holdingleri ve onların çıkarları doğrultusunda işleyen politik-askeri cihazı arasında uzlaşmaz karşıtlık var demektir. Bunun bir ilk olmadığı, son da olmayacağı ise, eski zamanlar bir yana en yakın dönemlerin olaylarıyla kanıtlanmış durumda. Devlet yönetiminin SOMA’daki iş cinayeti sonrasında izlediği politika göstergelerden biriydi. Özelleştirmeler, işten atmalar, iş isteyenlerin aşağılanarak derdest edilmeleri, on milyonlarca işçi ve emekçinin yoksulluk sınırında ve altında yaşamaya mahkum tutulması, zamlar ve vergi yüküyle daha fazla ağırlaşan yaşam koşulları devlet politikalarından ve bu politikaların ürünü olduğu kapitalist sömürü düzeninden bağımsız değil. Havaalanı inşaat işçilerine karşı uygulama, sınıfın sınıfa karşı; sermayenin emek gücüne, burjuvazi ve devletinin işçi sınıfı ve emekçilere karşı politik-iktisadi ve sosyal tutum ve duruşunun ifadesi olmuştur. İşçiler, tekil direnişlerle sınırlı ve diğer iş kollarından sınıf kardeşlerinin desteklerinden yoksun kaldıkları sürece, örgütlü egemen sınıf karşısında kalıcı başarılar sağlayamayacakları gibi, burjuva sınıf hakimiyetine karşı kendi sınıflarının iktidarını kurma ve böylece sömürü koşullarını ortadan kaldırma olanağını da bulamayacaklardır. Bu bakımdan, sermaye iktidarını, burjuvazinin egemenlik aygıtını, devletin sınıfsal karakteri ve işlevini ne denli iyi ve açık olarak algılar ve kavrarlarsa, hak alma, haklarını savunma ve geliştirme ve iktidar olma mücadelesinde o denli başarılı olacaklardır.

TEILEN