Bir suç varsa ortada, partimizin görüşlerinin ve politikalarının yargılanmasıdır

Partimizin, Hükümetin Afrin operasyonu kararına yönelik eleştirilerini içeren basın açıklamasını bildiri haline getirerek partimizin tutumunu halka ulaştırmaya çalışan üye ve yöneticilerimiz gözaltına alınmış ve tutuklananlar olmuştu. Tutuklanan yönetici ve üyelerimizden Neslihan Karyemez ve Bilal Karaman’ın ilk duruşmasında, adliye önünde bu soruşturmaları ve tutuklamaları eleştiren açıklamam nedeniyle bu kez şahsım hakkında dava açılmıştır.
Bu dava, bir siyasi partinin politik görüşlerini açıklamasını ceza tehdidine bırakmak suretiyle, partimizin ve genel başkan sıfatıyla şahsımın siyaset yapma hakkını yasaklamaya yöneliktir.
Siyasi iktidarın memuru polisin fezlekesi, hiçbir hukuki süzgeçten geçmeden savcılık iddianamesine dönüşmüş, mahkemeniz ise iddianameyi kabul ederek bu hukuksuzluğa ortak olmuştur.
İktidarın politikalarını onaylamayan, bu politikalara destek vermeyen, bu politikalara karşı tutum alan her toplumsal ve siyasal kesim siyasi iktidarın hedefi haline gelmektedir ve maalesef yargı sistemi-kurulları siyasi iktidarın bu politikalarından bağımsız işlememektedir.
Şunun altını çizmek isteriz; partimiz dönemsel ya da güncel kararlarında, 150 yıllık sosyalist birikim ve işçi sınıfı ve demokrasi mücadelesi deneyimlerinin zenginliğiyle oluşturulmuş programını ve kongre kararlarını esas alır.
Hükümetin Afrin operasyon kararını eleştirdiğimiz için şimdi yargılanıyoruz. Oysa bizler nasıl ülkemize başka devletlerin, güçlerin ekonomik, askeri, diplomatik ne türde olursa olsun
müdahalesini istemiyor ve böylesi müdahalelere karşı mücadeleyi ve savaşmayı hak görüyorsak, kendi ülkemizin de başka ülkelere bu tür müdahalelerini doğru bulmuyoruz.
Eleştirilerimizin anlaşılması için biraz geriye giderek bir tablo çizmek istiyoruz.
Savaşlar, askeri müdahaleler ve barış sorunu salt bugünün tartışma konuları değildir. Tarihten bugüne yürütülen tartışmalarda sosyalistler; emperyalistler ve bölgesel güçler tarafından yürütülen iktisadi, siyasi ve askeri yayılma politikalarının ve bunların devamı niteliğindeki savaşların
karşısında yer almayı ilkesel bir tutum olarak benimsemişlerdir.
Sosyalistlerin savaşa karşı tutumunu belirleyen faktör bu savaşın kimin savaşı olduğu yönündeki belirlemedir. Her savaş ayrı ayrı kendi tarihsel bağlamıyla birlikte ele alınarak değerlendirilir. Ancak değerlendirmelerde ülkeden ülkeye değişmeyecek temel yaklaşım savaş haklı bir savaş mıdır sorusuna verilecek cevaptır. Ezilenin ezenle, mağdurun muktedire karşı savaşı haklı ve meşrudur. İlk saldıranın kim olduğuna bakılmaksızın, anayurdun savunulması için verilen savaşlarla savunma savaşlarının meşruluğu tartışma konusu değildir; bu savaşlar meşru, ilerici ve haklı savaşlar olarak değerlendirilir. İşçi sınıfının, ezilenlerin, halkların çıkarına olmayan hiç bir savaşın haklılığı ve meşruluğu olamaz.
Sosyalistler, bütün ülkelerin burjuvazisinin kendi yağmacılık amaçlarını ulusal çıkarlar ve vatanseverlik söylemiyle gizleyerek halkı aldattığını ifşa etmişlerdir. Birinci, ikinci dünya savaşlarında sosyalistler kendi burjuva hükümetlerinin, emperyalist paylaşım ve hegemonya savaşlarının işçi sınıfına, dünya halklarına ölüm,
yoksulluk ve yıkımdan başka bir şey getirmeyeceğini ilan etmişler ve savaş politikalarına karşı çıkmışlar, parlamentoda sosyalist milletvekilleri savaş harcamalarına hayır oyu vermişlerdir.

Tarihten örnekler vermek gerekirse; 1917 Ekim devrimi sonrasında kurulan sosyalist hükümet, Rus Çarlığı ve
Avrupa ülkeleri arasında imzalanan anlaşmaları kamuoyuna açıklayarak savaşı sonlandırmışlar ve barış anlaşmaları yapmışlardır. Yeni kurulmuş bir sosyalist devletin kurtuluş savaşında Türkiye’ye verdiği maddi, manevi desteği hatırlamakta yarar var. Yine Anadolu’yu işgal eden Yunanistan’a karşı tutum alan Yunan sosyalistlerini hatırlatmak gerekiyor.
Örneklere devam edersek; sosyalist fikirlerin mimarlarından ve neferlerinden Alman sosyalistleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht 1. paylaşım savaşında Alman hükümetinin savaşçı ve yayılmacı politikalarını mahkûm ederek, bu politikalara karşı mücadelenin başını çekmişler ve bu tutumun bedelini hayatlarıyla ödemişlerdir. Yine Alman sosyalistlerinden Ernst Thälmann 2. Paylaşım savaşında Nazi kamplarında kurşuna dizilmiştir.
Henri Alleg örneğinde olduğu gibi sosyal şovenizmin dışında kalan sosyalistler gibi tutarlı aydınlar için de, Fransa’nın Cezayir üzerinde süren 132 yıllık işgali ve mezalimi karşısında, haksız savaşlarda alınması gereken tutumu Jean Paul Sartre, André Breton, Simon De Beauvoir gibi Fransız aydınları
göstermişler ve kendi devletlerinin savaşçı, işgalci ve katliamcı politikalarını mahkûm etmişlerdir.
Sosyalistler, ulusların tam hak eşitliği ilkesi çerçevesinde Filistin ve Kürt halkının, Ortadoğu’da ezilen halkların mücadelesini desteklemektedir.
Başta 1 ve 2. Paylaşım savaşları olmak üzere insanlığın yıkımına neden olan sömürge ve paylaşım savaşları salt sosyalistler için değil, insanlığın ortak vicdanından savaşın bir suç olarak
nitelenmesine yol açmış ve barış hakkı uluslararası sözleşmelerde yerini bulmuştur.
Bugün iktidarın Ortadoğu ve Suriye politikalarını ve bu politikaların bir parçası olarak Afrin’e operasyon kararını eleştirdiğimiz, bu politikalara karşı tutum aldığımız için genel başkan olarak yargılanıyorum. Burada yargılanan esasen ben değilim, partimizin politikalarıdır, barış talebidir, Ortadoğu halkları için demokrasi talebidir, emperyalist barbarlığa karşı çıkan yaklaşımıdır.
Ortadoğu coğrafyasında yaşanılan felaketin ve yıkımın sorumlusu, pazar ve paylaşım ile siyasi nüfuz çatışmaları içerisinde yer alan başta ABD ve Rusya ile bu politikaların ortağı durumunda olan bölge ülkeleridir. ABD ve Rusya’nın bu coğrafyada pazar, paylaşım ve siyasi güç rekabetinin sonucu olarak kışkırttığı çatışmalara, katliamlara, oluşturdukları gericiliklerden yana taraf olmamız ya da halkların felaketi olan bu politikalara sessiz kalmamız beklenemez.
ABD, 2011’de Ortadoğu halklarının ayaklanmasının da bir yansıması olarak Suriye’de halk ayaklanması üzerinden Irak işgalinde kovulduğu bölgeye yeniden dönme olanağı yaratarak cihatçı selefi güçleri rejime karşı Suriye Muhalif ve Demokratik Güçler adıyla bir araya getirmiş ve savaşçı güçlerin ülkede yerleşmesine, gelişmesine olanak sağlamıştır. ABD ile ortak hareket eden AKP hükümeti Yeni Osmanlıcı olarak adlandırılan politikalarla Suriye rejimini devirmeyi öncelikli hedef
olarak belirlemiş bu yönde adım atmıştır.
Hükümet yetkilileri, Suriye’de egemenlik alanları oluşturmaya yönelik Yeni Osmanlıcı hayallerini gerçeğe dönüştürme amacıyla Suriye özerk bölgelerinde en etkili siyasi güçlerden biri olan ve bugün propagandasını yaptığımızı iddia ettikleri PYD/YPG temsilcileri ile Suriye rejimine karşı savaşan cihatçı güçlerle işbirliği yapmaları için ikna etmeye yönelik yönelik görüşmeler yapmışlardır.
Hatırlanırsa PYD temsilcisi olarak Salih Müslim bu görüşmelerde hükümet cenahında özel bir yer tutmuştur.

Ancak, Esad’ın devrilmesi hesabı tutmamış, Rusya ve İran’ın etkilerini artırmasıyla ABD hat değiştirmiş, ancak baştan yanlış olan politikalarda ısrar eden iktidar, ABD ve Rusya arasındaki
çelişkileri değerlendirerek bu süreçten karlı çıkacağını hesap ederek yanlışta ısrar etmektedir.
Bugün Suriye’de olan ABD’nin ve Rusya’nın bölgeyi paylaşma ve bunun üzerinden siyasi nüfuzunu artırma politikalarıdır. Türkiye hükümeti de bu yanlış politikaların ortağıdır, yanlışında ısrar
etmektedir.
Yayılmacı politika izleyen devletler görünüşte, işgal ettikleri veya kontrol altına aldıkları topraklara ya demokrasi ya barış ya da istikrar getireceklerdir. Mesela, ABD’nin getirmeyi vaad ettiği demokrasi ve barışın; işgal ettiği her ülkede olduğu gibi Vietnam ve Irak’ta insanlığa karşı işlenen suçlar, katliamlar ve vahşi işkenceler olduğunu gördük. Bugün IŞİD örgütünde sembolize olan gericiliğin ve vahşetin gösterisi olan uygulamalarla görmekteyiz. Rusya’nın Afganistan’a getirmeyi vaad ettiği
demokrasi ve ilerlemenin, nasıl bir bölünmüşlük, bitmeyen iç savaşlar, ve tarihsel olarak geriye savrulmaya dönüştüğünün bugün dahi tanığıyız.
Hükümet, Ortadoğu ve Suriye politikalarıyla ülkeyi terör saldırılarının odağı haline getirmiş, Reyhanlı ile başlayan, Suruç ve 10 Ekim Gar katliamı ile devam eden katliamlar dizininde yüzlerce yurttaşımız yaşamlarından olmuş, bedenen ve ruhen yaralanmıştır. Savaş politikalarının yarattığı yoksulluğu, şiddeti ve vahşeti yok sayarak bir tutum belirleyemeyiz.
Soçi ve Tahran görüşmelerinde Türkiye’ye biçilen rol ile adeta cihatçı güçlerin üzerinde kontrol sahibi olan ve hamiliğini yürüten ülke pozisyonuna itilmiştir. Harekat ya da operasyon adına her ne
denirse densin, terörle mücadele ya da güvenlikli bölge oluşturma hangi gerekçe ile açıklanırsa açıklansın, Hükümetin Suriye toprakları ile ilgili aldığı kararlar başka bir ülkenin topraklarına,
başka toplumların siyasal tercihlerine ve iktisadi potansiyeline müdahaledir. Biz bu müdahaleyi Türkiye işçileri ve emekçilerinin, Türkiye halklarının ve bölge halklarının çıkarına ve yararına
olarak görmüyoruz. Tam tersine bölgede bu politikaları emperyalistlerin bölgedeki varlığını meşrulaştıran, genişleten ve kapışmanın ve çatışmanın bir parçası olarak değerlendiriyor, karşı
çıkıyor ve bu politikalara karşı mücadele ediyoruz.
Partimiz, ABD ve Rusya başta olmak üzere emperyalist güçlerin bölgeden elini çekmesi, bölge halklarının kendi geleceğini kendisin belirlemesi, bölgede konuşlanan askeri güçlerin geri çekilmesi, askeri üslerin kapatılması, Türkiye’nin sınır dışındaki tüm askerlerinin geri çekilmesi gibi talepleri savunmayı, bu talepler için mücadele etmeyi işçi sınıfına ve halklarımıza karşı sorumluluğumuz, sosyalist bir parti olmanın gerekliliği olarak görüyoruz ve bu görüşlerimizi savunmaya, görüşlerimiz
doğrultusunda mücadele etmeye devam edeceğiz.
Bu karşı duruşun politikasını belirleyen tek yol gösterimiz yüzyılı aşkın mücadelelerin sosyalist birikimleri ve bu birikimlerin ifadesi olan partimizin programı ve kongrelerimizin dönemsel
kararlarıdır. Bir suç varsa ortada, partimizin görüşlerinin ve politikalarının yargılanmasıdır. Bu gerekçelerle iddianamenin derhal reddedilerek davanın düşürülmesini, siyaset yapma hakkını engelleyen, bu haksız yargılamaya dayanak hazırlayarak mahkemeyi boş yere meşgul eden kolluk güçleri ile dayanaksız iddianamenin hazırlayıcısı savcılık hakkında suç duyurusunda bulunulmasını talep ediyorum.
Selma Gürkan

TEILEN