Cihan Soylu: Erdoğan’ın ‘seçim manifestosu’ üzerine

 

T. Erdoğan iktidarı, seçim propagandasına “daha çok demokrasi, daha çok özgürlük” vaadiyle ve ekonomik rüşvetlerle başladı. Söz, basın-yayın ve örgütlenme hakkı isteyenleri “hain” ilan ederek zindan dahil baskının her türüyle sindirmeye çalışanlar “demokrasi ve özgürlük” vaat ediyorlar! Bütün yönetsel yetkilerin “Başkan”da toplanacağı bir yeni düzenleme “daha çok demokrasi” olarak gösteriliyor. Baskı ve zorun her türünü yurttaşlar üzerinde test eden bir yönetimin “daha fazla demokrasi”den söz etmesi ne tuhaf! İnsan aklı ve hafızası ancak bu denli aşağılanabilir

Ama bununla yetinmediler, siyasal söylemlerinin toplumun geniş kesimleri açısından inandırıcı olamayacağını bildiklerinden seçim rüşvetleriyle oy avına mecburiyetlerini ilan ettiler. Gençler, emekliler, kadınlar, taşeron işçiler, işsizler, tarımsal gıda üreticileriyle hayvancılık yapanlar şimdi seçim rüşvetleriyle aldatılmaya ve yedeklenmeye çalışılıyor. “Koyun dağıtma”, “öğrenci affı” ve “emeklilere ikramiye” ilanı bu kapsamdaki ilk hileli adımlardır. B. Yıldırım’ın kürsülerden ilan ettiği miktar 24 milyar lira. Bu kadarını dağıtacaklar ve seçimleri alabilirlerse eğer, hemen ardından birbirini izleyecek “zam yağmuru” ile boşalan göller doldurulmaya çalışılacak. Peki bu iki hamle tutacak mıdır?

Burjuva politikasında yalan ve riya da bir ‘politika’dır elbette. Ne var ki, burjuva siyasetin açmazları, siyaset bezirgânlarını, “onur, hak, adalet, barış, demokrasi ve özgürlük” gibi kavramların halk yığınları açısından taşıdığı olumlu anlamla oynayarak “adalet, barış, özgürlük ve demokrasi için” oy istemek üzere, ikiyüzlülükte sınır tanımazlığa itmektedir. Başbakanlığı döneminde, IŞİD bombalamalarıyla öldürülenlerin sayısı arttıkça, bu bombalamalar nedeniyle kendi oylarının arttığını söyleyen “müstafi” Davutoğlu dahi “erdem, ahlâk, dürüstlük vs.” den söz ederek insan aklı ve hafızasını aşağılamaya cesaret ediyorsa, ve  Kürtlere yönelik saldırılara karşı çıkarak barıştan söz edenleri ihanetle suçlayan Erdoğan “daha fazla demokrasi, daha çok özgürlük” vaadiyle destek arayışına çıkmışsa, açmaz ve ihtiyaç daha belirgin hale gelmiş demektir.

Gerçek o ki, toplum kaynama halindedir ve yaşananlardan az çok sonuçlar çıkarabilecek düşünme gücüne sahip herkesin aklı ve “vicdanı” na hakaret anlamına gelen bu iki hamleyle sözüm ona yenilenen politikanın eskisi denli başarı sağlaması artık daha da zordur. Ekonomik, politik ve kültürel açmazlar derinleşmiştir. “Yerli ve Milli” söyleminin rantı, artık daha fazla yüzdeye çıkarılamıyor. “Yedi düvele karşı” mehteran fedailiği de yeterince pirim yapmıyor. Saray beslemeleri AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin büyük kalkınma hamleleri gerçekleştirdiğini, bölge ve dünya gücü haline geldiğini ileri sürerek, bu gelişmenin devam etmesi için oy isterlerken, ülkenin borç batağına daha fazla sürüklenmesini, ithalatın ihracat karşısındaki kesin öndeliği ve yüksekliğini, dış ticaret açığını, TL’nin sürekli değer kaybını, birbirini izleyen zamları gizlemeye özel bir dikkat gösteriyorlar. Erdoğan ihracatı artırdık diyor ama ithalattan söz etmiyor. Yatırımlardan söz ediyor, ama yüksek borç miktarının lafını dahi etmiyor. Refahtan söz ederken, işsizlik ve yoksulluğu gizlemeyi ihmal etmiyor. Oysa gerçekler başkadır:

Ülke nüfusunun yüzde 85’lere varan kesimi kentlerde yaşıyor. Sosyal ve ekonomik sorunların kentsel boyutlarıyla birlikte tarımsal alandaki sorunlarda da “neoliberal” politikalarla altından kalkılamaz yoğunluk oluştu. İşsizlik artıyor ve altı milyon işsizle birlikte on milyonlarca insan yoksulluk koşullarında yaşıyor. Ekonomik-sosyal ve kültürel sorunların birikimiyle bunalan ve arayış içinde olan geniş gençlik yığınları içinde iktidarın tekelci dayatmalarına karşı öfke birikimi artıyor. “Deizmin yaygınlaşması” bu sorunlarla arayışlardan soyutlanamaz. Üst perdeden “deizm”i kötüleme ve yalanlamanın çözüm olmayacağını onlar da biliyorlar. İmam-Hatiplilerin sözcüleri “kimsenin arka bahçesi olmadıklarını” açıkladılar.

Asgari ücret çoktan eridi. 5 milyon kişi asgari ücretin altında ücretle çalışıyor. 6 milyon işsiz var. Erdoğan iktidarı döneminde 21 bin işçi iş cinayetlerinde öldü. SOMA’da yakınları madenlerde can verenlere uçan tekmeli saldırıların resimleri gazetelerde duruyor. Hakları için direnen TEKEL işçileri Şubat soğuğunda buzlu sulara atıldılar. Tekelci burjuvaziye, çıkarlarına bağlı kalınacağı ve işçilerin direnişine karşı savunulacakları sözü verildi. Fransız patron, RENO işçilerinin hak mücadelesine karşı müdahaleye çağrıldı. İşçiler, “yüzünüze gözünüze dursun” diye aşağılandılar. Erdoğan, büyük sermaye temsilcileriyle holding patronlarına OHAL’i, siz daha çok kazanasınız, işleriniz aksamasın diye uyguluyoruz dedi. OHAL ve KHK’ler sistemiyle, ve eğer tümüyle gerçekleştirilebilirse “yeni idari sistem”le işçilerin hakları daha fazla tırpanlanacak, direnişleri ise askeri-polisiye baskının yanı sıra “Şef”in yargıçlarınca yasaklanacaktır! Milliyetçilik ve mezhepçilik üzerinden işçilerin birliği ve birlikte mücadele etmeleri engellenmeye, onlar birbirlerine düşmanlaştırılmaya çalışıldılar. Şimdi işçilerden “daha fazla refaha kavuşacaksınız” diye oy isteniyor.

On binlerce kamu emekçisi işinden atıldı. Bir kısmı hapishanelere dolduruldu. Eğitim ve sağlık emekçilerine karşı kıyım politikası devam ediyor. Çalışma koşulları köle kamplarını andıracak şekilde ağırlaştırıldı. AKP ve MHP’yi desteklemedikleri düşünülen her kamu emekçisi işten atılma, sürgün ya da zindan tehdidiyle yüz yüze. Bütün bunlara rağmen, şimdi kamu emekçilerinden, ileride kendilerine karşı tamamen bir kıyıma dönüşecek bir politikaya destek isteniyor.

Erdoğan iktidarı döneminde 14 bin 307 kadın katledildi. Cinsiyet ayrımcılığı bizzat hükümet katlarından yapılan açıklamalarla teşvik edildi. Kapalı giyinen-açık giyinen kadınlar sınıflandırmasıyla kadınlar değil sadece bütün bir toplum içinde yaşam ve giyim tarzı bir ayrım belirleyeni olarak kullanıldı. Hakları için mücadeleye yöneldiler diye kadınlar polis zorbalığıyla susturulmaya çalışıldı. Yüzlercesi zindanlara atıldı. Çocuklar ölmesin diyen anneler bebekleriyle birlikte gözaltına alındı. Genç kızlar saçlarından sürüklenerek, elleri-kolları kırılarak sakat bırakıldılar. Bu işleri yapan polisler “görevlerini layıkıyla yerine getiren kahramanlar” olarak övgüye boğuldular ve aynı suçları işlemek üzere teşvik edildiler. Çocuk yaşta evliliklere yasal kılıf uyduruldu. Çocuk yaştaki kız ve erkeklere tecavüzler arttı. Suçluların çoğu serbest bırakıldılar. Şimdi kadınlardan “daha fazla özgür olacaksınız” diye oy isteniyor.

Erdoğan iktidarı döneminde gençlik yığınları sadece ideolojik-politik köleleştirme politikalarına hedef olmadılar. Bugünleri ve geleceklerini karartan eğitim ve iş politikalarıyla da yüz yüze bırakıldılar. Genç kuşaklardan on milyonlarca insan, bilimsel eğitim ve düşünüşten uzak orta çağ hurafelerin hedefi haline getirildi. Üniversite eğitiminin düzeyi lise ve ortaokul derecesine dahi denk gelmeyecek şekilde düşürüldü. İşsizlik en çok bu kesimleri vurdu. Yüksek eğitim görmüş gençlerin yüzde 27’si işsiz durumda. Dinin toplumsal yaşamdaki etkisini artırma amaçlı gerici saldırının en dolaysız hedefi gençler oldular. Dini bezirganlığı reddederek sorgulamaya yönelen gençler ihanetle suçlandılar. Şimdi onlardan, durumlarını daha da ağırlaştıracak, umutlarını kıracak ve geleceklerini karartacak bu politikaların devamı için destek isteniyor.

Erdoğan iktidarı döneminde, “çözüm” beklentisi yaratılarak Kürtlere yönelik baskı ve şiddetin dozu görülmemiş düzeye çıkarıldı. Roboski’de onlarca Kürt çocuğu ve genci havadan bombardımanla katledildi. Kürt kentleri yakılıp-yıkıldı. Cenazeler haftalar boyu yerde kaldı. Çocuğunun cesedini günler boyu buz dolabında saklamak zorunda bırakılanlar oldu. Vahşetin böylesi görülmemişti. Yıkıntı haline getirilmiş ilçe merkezlerine bayraklar dikilip askeri gövde gösterileriyle fetih marşları söylendi. Yetmedi, sınır ötesi fetih harekâtları düzenlenerek Cerablus ve Afrin’de olduğu üzere, kentler tümüyle zapt edildi. Yetmedi, bizzat Erdoğan’ın kendisi, üstelik yeni “seçim manifestosu”nda, daha da ötelere seferler düzenleneceğini ilan etti. Binlerce Kürdün öldürüldüğü övünülerek açıklanıyor. S. Demirtaş dahil binlerce Kürt politikacı zindanlarda bulunuyor. Şimdi, kentleri yıkılan ve binlercesi öldürülüp on binleri bulacak kalabalıklarıyla zindanlara doldurulan Kürtler’e “daha fazla özgür olacakları” söylenerek oy isteniyor.

Saray iktidarı propaganda tefecilerinin, burjuva karakterde olanı da dahil muhalefet politikalarını “terör örgütleri”yle ilişkili göstererek seçmeni, R. Tayyip Erdoğan’ın tüm yönetsel yetkileri elinde toplamasını öngören politik şekillenişe destek verme ya da darbeci-hain ve terörist olarak yaftalanma arasında tercihe zorlama taktikleri, 11 yılık suç ortaklığını örtme telaşıyla birlikte kaybetme korkusunu da dışa vuruyor! Hem korkuyorlar hem de kitleleri yalan bombardımanına alarak yedeklemeye çalışıyorlar.

Darbe girişimini “Allah’ın lütfu” sayarak fabrikada, işyerlerinde, kurumlarda, okullarda ve sokaklarda yoğunlaştırılmış şiddetle cadı avı örgütleyerek yüz binlerce insanın yaşamını tarumar edenlerin kendi açıklamalarıyla 136 bin kişi işinden tasfiye edilmiş, 50 bin civarında insan zindanlara doldurulmuş, suçlu olarak ilan edilenlerin “yedi ceddi”ni cezalandırma yöntemiyle siyasal tatmin yolu seçilmiştir. Yasa-anayasa-hukuk vs, burjuva ve ikiyüzlü olsun yürürlükteki yönetim aygıtları ve kurumları “Tek Adam” yetkesine alınmış; söz, basın-yayın, örgütlenme(siyasal-sendikal) hakkı yok edilmiş, parlamento “Saray Katipliği Bürosu”na dönüştürülmüş, OHAL yasakları ve KHK’lerle ülke ve bütün toplum tasallut altına alınmıştır. Şimdi bu “düzen”in faşist-militarist takviye ile sürdürülmesi için sopa ve havuç taktiğiyle yığınlar yeniden teslim alınmaya çalışılıyor.

Erdoğan başta olmak üzere AKP üst yönetimi, dini-mezhebi ve etnik farklılıklarla kültürel-ideolojik- siyasal bölünmüşlükler üzerinden yığınların bir bölümünü diğer bölümlerine karşı seferber etmekten kaçınmayan politikalar izledi. “Anayasa Referandumu”nda hayır oyu verilmesi doğrultusunda propaganda yapanlarla o doğrultuda oy kullanan on milyonlarca insan “hain” olarak suçlandı. “Benim başörtülü bacıma saldırdılar”, “Kutsallarımızı çiğnediler, Camide içki içtiler” propagandasıyla neredeyse mezhep kavgası çıkarılıyordu.  Alevileri aşağılayıp “Cemevleri”ni “Çümbüşevleri” olarak niteleyenler de onlardı. Ve Türkiye, ulusal-etnik; dini-mezhebi farklılıklarıyla oynandığında, büyük depremlere mahkum bir ülkedir.

Suriye’ye IŞİD militanı devşirmeyi, Libya’da ABD ve Fransız payandası olmayı, Mısır’da Mursi’ye kol-kanat germeyi “güçlenme” gösterisi saydılar. Suriye’yi iç savaşa ve onun üzerinden hakimiyet için dış müdahaleye sürüklemede öncü güç rolü oynayarak yüz binlercesinin ölümüne, kentlerin bütün kültürel dokularıyla yıkımına ve milyonlarca insanın topraklarından kopmasına yol açtılar. Bunun neresi onurlu iç ve dış politika?

Erdoğan’ın “yazdık” dediği tarihte bunlar ve daha fazlası var. Kuşkusuz, emperyalist büyük güçlerin yönetici şefleriyle ağız dalaşından etkilenen, Türkiyenin “büyük güç olması” söylemiyle “titreyen”, milliyetçiliğin yüksek dozajıyla “alemlere dalan” yığınca insan vardır ve Erdoğan’la milliyetçilik yarışına giren politikacıların herbiri bu rezerv zehirden nemalanabilecektir. Ama, “daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük” söylemiyle, milliyetçiliğe gaz veren ve “Afrin’den ötesine de gideceğiz…!” haki ajitasyonu da elele gitmez! Erdoğan, “Afrin’de destan yazan kahramanlar”ın “yeni görevlere hazır” olduklarını müjdelerken, yeni saldırı savaşlarını haber veriyor. Kürtler değil sadece, Türk işçi ve emekçileri, gençlik ve kadın kitleleri bu saldırı politikalarına destek vermemelidir. Çözüm adına yıkım getirenlerin, demokrasi adına baskıyı yoğunlaştıranların huzur ve güven vaadine aldananlar, hüsrana uğrayacaklardır. “Siyasi, ideolojik, dini, mezhebi, etnik farklılıkları”, ayrıştırma ve düşmanlaştırma aracı olarak kullanmakta bir an dahi tereddüt etmeyen politik ve mali oligarklar takımı demokrasi ve  özgürlük değil, militarizm ve siyasal şiddet dayatmasının temsilcisidir. İşçi ve emekçilerin hak isteklerini ve talepleri için mücadelelerini polis-jandarma gücü, yasak ve zindan tehdidiyle bastırmaya çalışanlar, siyasal görüşlerini açıkladıkları ve iktidarın politikalarını eleştirdiler diye binlerce insanı zindanlara kapatanlar, burjuva anayasasını, yasaları ayaklar altına alanlar şimdi yargı, yasama ve yürütme yetkisi tek kişinin sultasına bağlanmış yönetim anlayışını dayatılmış bir seçimle sistemleştirmek için yığınların karşısına “demokrasi, özgürlük ve huzur” vaadiyle çıkıyorlarsa, açmazlarını aşma amaçlı bir manevraya başvuruyorlar demektir. Geçmişte bazı ülkelerde faşizmin “kahrolsun sermaye” çığırtkanlığıyla tesis edildiği unutulmamalıdır.

Erdoğan’ın ilan ettiği “manifesto” bir savaş ve saldırı politikası paketidir. “Mehmetçik yeni görevlere hazırdır!” açıklaması yeni saldırı savaşları üzerinden güç olma politikasının ilanıdır; özgürlük ve demokrasi değil, yıkım, ölüm, sakatlık, düşmanlık, hastalık ve yoksulluk getirir. Kürt gençlerinin ceset rakamları üzerinden ve Suriye-Irak topraklarında askeri kuvvet kullanımıyla demokrasi ve özgürlük değil, ancak kan, ateş ve barut getirilir. Savaş ve silah sanayi kazanır, militarizm güçlenir, diktatörlük daha da azgın biçimiyle tesis ve takviye edilmiş olur. Ama halk kitleleri, işçi ve emekçiler, gençler ve kadınlar asla daha fazla özgür olamazlar.

Erdoğan iktidarının sözcüleri, tesisi öngörülen bu nefes aldırmaz militarist-siyasal diktatörlüğü, “yeni kuruluş”un gücü olarak reklam ederlerken, işçi sınıfını, emekçileri, Kürt halkını, geniş emekçi kadın kitlelerini ve azınlık bir kesim dışındaki milyonlarca genç insanı bekleyen gaddarlığı maskelemeye çalışıyorlar. Burjuva diktatörlüğünün faşist ve faşist olmayan antidemokratik biçimleri arasında hiçbir fark yokmuş gibi davranılamaz. Halkların Hitler, Mussolini, Markos, Vidella, Pinotche, Franko ya da Salazar gibi diktatörlerin son ve bağlayıcı söz sahibi oldukları diktatörlüklerden kurtulmak için ne denli büyük fedakarlıklara katlanmak zorunda kaldıkları, ne denli büyük kayıplar verdikleri biliniyor. “Başkanlık Sistemi” Türk versiyonu faşizm olacaktır. Türkiye’nin tüm milliyetlerden işçi ve emekçileri bu tehlikenin önünü kesmelidirler.

Cihan Soylu / Evrensel Gazetesi

TEILEN