Ekim Devrimi ve Kültür

KÜLTÜR VE DEVRİM

İnsanlığın uzun tarihi içinde, dünya çapında etkili olmuş ilk büyük devrim, 1789 Fransız Devrimi’dir. Yalnızca gerçekleştiği ülke içinde değil, bildirisinin ulaşabildiği her yerde, temel ilkeleri, hedefleri ve ortaya attığı yeni dünya görüşü ile, devlet anlayışını, siyasi eğilimleri, halk taleplerini yeniden biçimlendirmiş, aydınlar için olduğu kadar, halk kitleleri için de ilham kaynağı olmuştur. Aynı zamanda, egemen sınıfların orta ve uzun vadeli planlarını etkilemiş, yönetim alışkanlıklarını değiştirmiş, en azından reformcu girişimler için zemin hazırlamıştır. Bir burjuva devrimi olarak, “ilerleme”, “modernleşme” projelerinin geliştirilmesinde olduğu kadar, gericiliğin kendini yenilemesi için de öğretici sonuçlar doğurmuştur.

Kuşkusuz, “Büyük Fransız Devrimi”nin öncesinde büyük ve uzun bir burjuva gelişme dönemi vardır ve bu süreçte gelişen yeni düşünceler, felsefe ve sanat akımları, bilimsel gelişmeler ve siyaset teorisindeki yıkıcı-devrimci atılımlar, devrimin gerçek-maddi nedenlerini gölgelemiş, konuya ilişkin değerlendirmeleri önemli ölçüde yanılgılı hale getirmiştir. Temelde maddi toplumsal koşullar ve derin sınıf çatışmaları bulunmasına karşın, Fransız Devrimi’nin doğrudan doğruya yüzeydeki görünüşü oluşturan “düşüncelerin” eseri olduğu ileri sürülmüş, bu büyük ölçüde kabul de görmüştür.

Bu yanılgıyı anlamak ve bir ölçüde hoş görmek mümkündür; çünkü Fransız Devrimi, yaklaşık üç yüz yıllık bir burjuva gelişmenin Avrupa çapındaki bütün sonuçlarını kendi gerçekliği olarak somutlaştırmış, feodal aristokrasiye, kilise egemenliğine, skolastik dünya görüşüne karşı geliştirilmiş bütün düşünsel, bilimsel, sanatsal birikimi kendi mülkü olarak ilan etmiş ve bunun geniş bir çevrede onaylanmasını başarmıştır.

Burada dikkat çeken önemli bir özellik bulunuyor: Devrim öncesindeki uzun birikim yılları boyunca ortaya atılmış her devrimci teori, felsefi görüş, edebi ve sanatsal ürün, Devrim’le birlikte kendilerinin kanıtlandığını iddia edebilecek bir konum kazanmıştır. Bunun, bizatihi kendi güçlerinin değil, onları unutulmaya yüz tutmuş köşelerinden, müzelerden, kitaplıklardan indirip halkın ve sınıflar mücadelesinin içine sokan politikanın eseri olduğu ise genellikle görülmemiştir. Özetle, burjuva siyasal devrim, kapitalizmin toplumsal bir yaşam biçimi almasının nihai ifadesiydi. Devrimi hazırlayan bütün unsurlar arasında, burjuva kültürel birikimin önemli bir yeri vardır, ama bu onun gerçekleşmesinin tek ve belirleyici nedeni değildi. Fakat bu örnek, siyasal devrimle kültürel ortam ve birikim arasındaki ilişkiyi irdelemek bakımından önemli veriler sunmaktadır.

Kültürel unsurlarla, siyasal devrim arasındaki ilişkiler, dolaysız ve zorunlu neden-sonuç bağlantılarıyla açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Kimi zaman tarihsel ve uzun bir geçmişe dayanan yaklaşımlar bu etkileşmeyi gerekli kılar, kimi zaman da politikanın güncel ihtiyaçları ve geleceğe yönelik planları… Herhangi bir felsefi görüşün, sanatsal-edebi akımın, bilimsel bir teorinin devrimde kendisine yer bulabilmesini açıklayan katı bir çerçeve çizme olanağı yoktur. Çok önemli bir bilgin, buluşları ve teorileriyle bilimsel gelişmeye olağanüstü önemli katkılar sunmuş olan A. L. Lavoisier, Fransız Devrimi’nin karşıtı olarak yargılanıp giyotine gönderilirken, devrimci yargıç, “Büyük Fransız Devrimi’nin sizin teorilerinize ihtiyacı yoktur!” diyebilmiştir. Oysa dinsel etkiyi kırmak amacıyla Pazar gününü takvimden çıkarmak ve haftayı altı güne indirmek, “kör inançları yansıtıyor” gerekçesiyle ayların adını değiştirmek gibi, sonradan vazgeçilen saçmalıklarla uğraşan devrimci rejimin, “maddenin korunumu”[1] yasasının güçlendirdiği materyalist görüşlere, siyasi bakımdan, herkesten çok ihtiyacı vardı. Fakat güncel eğilimler, dolaysız ve acil ihtiyaçlar, her zaman uzun vadeli ve temel ihtiyaçlarla uyumlu olmayabilir, hatta çelişen ve birbirini reddeden özellikler gösterebilir. Bu durum, süreçte belirleyici bir rol üstlenmiş olan politikanın yanlışlığı ya da doğruluğu hakkında bir gösterge oluşturmaz. Sadece, pek çok değişken ve kimi zaman çelişik unsurdan oluşan politik eylemin o tarihsel koşullarda karşılaşılan sorunlara karşı geliştirebildiği yanıtları değerlendirirken, o günlerin koşullarını göz önünde tutmanın ne kadar önemli olduğunu gösteren bir uyarı niteliği taşır.

 

EKİM DEVRİMİ VE KÜLTÜR

Proleter sosyalist devrimi burjuva siyasal devrimlerden ayıran önemli bir özellik vardır. Burjuva devrimler, kapitalist ekonomik ve toplumsal gelişmenin belli bir düzeyinde siyasi iktidarın ele geçirilmesiyle tamamlanır. Siyasal iktidar, uzun bir zaman alan gelişmelerin ardından gelen son noktadır. Siyasi iktidarı ele geçirmeden önce ekonomik bakımdan tam bir bağımsızlık elde etmiş olan burjuvazi, kendi ihtiyaçlarının yansıması olan kentler kurmuş, onları yönetecek aygıtlar (belediyeler) geliştirmiş, mimaride, yollar, limanlar yapımında, ulaşım araçlarının geliştirilmesinde belirleyici adımlar atmıştı. Bütün bunlar, aynı zamanda bilimin, sanatların, felsefenin gelişmesiyle de atbaşı gitmişti. Bu bakımdan, iktidarın ele geçirilmesi, toplumsal ve ekonomik bir evrim sürecinin, siyasal devrimle tamamlanması, bir başka deyişle, kapitalist gelişme içinde “son hedefe” ulaşılması demektir.

Proletarya ve sosyalizm açısından ise, siyasi iktidarın ele geçirilmesi, pek çok bakımdan henüz bir başlangıçtır. Teorik olarak, burjuvazinin iktidarı kendi sınıf egemenliğini pekiştirerek sürdürmek anlamına gelirken, proletarya açısından siyasi iktidar, kendi sınıf egemenliği dâhil, bütün sınıfsal egemenliklerin ortadan kaldırılmasını amaçlar. Burjuvazi, iktidarıyla birlikte kendi sınıf karakterini taşıyan bütün kurumları güçlendirir ve geliştirirken, proletarya sınıfsız bir dünyanın evrensel-sosyalist kültürünü yaratmaya doğru ilerler.

Fakat bu önemli nitelik farklılığı, toplumun kültürel birikimiyle sosyalist devrim arasında herhangi bir bağ bulunmadığı anlamına gelmez. Yalnızca, sosyalist devrimin bu birikimle ilişkisinin biçimi ve toplumun yeni ve özü bakımından tamamen farklı temeller üzerinde örgütlenmesi sorunu bakımından nasıl değerlendirileceğiyle ilgili önemli bir ölçüt oluşturur.

Ekim Devrimi’nden sonra kısa bir süre egemen olan “Proletkült” teorisini eleştirirken Lenin’in geliştirdiği görüşler, günümüzde de son derece uyarıcı özellikler taşımaktadır.

Proletkült teorisini öne sürenler, aslında Rusya’daki devrimci gelişmeleri kendilerine dayanak yaparak abartılı sonuçlara ulaşmışlardı. Onlara göre, proleter devrimin kültürü, tümüyle yeni, kendine özgü ve eski kültürle bağları olmayan, ona tümüyle karşıt yeni bir kültür olmalıydı. Geçmiş çağların sanatı tümüyle reddedilmeliydi. Hareketin önderlerinden Vladimir Krilov, bir şiirinde şöyle diyordu: “Yakalım Rafael’i, geleceğimiz adına/ Yıkalım müzeleri, çiğneyelim sanatın çiçeklerini…” Sanatçının sınıf kimliğine, abartılmış bir değer yüklüyorlardı: işçi sınıfı içinden gelmeyen herhangi bir sanatçının önemli bir eser yaratması olanağı yoktu. Yeni sanatın konusunu, içeriğini enternasyonal proletaryanın çıkarları ve özlemleri oluşturmalı, Proletkült yazar ve sanatçılar proleter hayatını yüceltmeliydi. En etkili ve parlak dönemini 1918–1920 yılları arasında yaşayan Proletkült akımı, iç savaş sırasında resmi destek görmüş, ama Sovyet iktidarı karşısında bir tür özerkliği de korumuştu. Nihayet, “Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm”in 1920’de yapılan ikinci baskısına yazdığı Önsöz’de, Lenin, akımın yarattığı ciddi soruna dikkat çekti: “Proletarya kültürü” kılığı altında burjuva ve gerici görüşleri yaymak… Bu işaret, Proletkült’ün özerkliğinin kaldırılması ve sert biçimde eleştirilmesi için bir başlangıç oldu. Gittikçe zayıflayan ve taraftarlarını kaybeden akım, ilk kurucularından olan Gorki’nin de ayrılıp “Sosyalist Gerçekçilik” akımına öncülük etmeye başlamasıyla, tamamen etkisizleşti ve dağıldı.

Proletkült’ün bütün keskin iddialarına rağmen, akıma bağlı sanatçıların ürünlerinde eski kültürle olan bağlar asla kesilemedi. Yeni biçimler, yeni özler yaratma iddialarını gerçekleştiremediler. Küçümsedikleri sanatın, uzun çağlar boyunca oluşmuş birikiminin sınırlarını aşamadılar, bunu denemeyi bile başaramadılar. Bizde de bilinen bir örnek üzerinden söyleyecek olursak, Gladgov’un, akımın gözde eserlerinden, Türkçede de yayınlanmış olan, “Çimento” (Fabrika) adlı romanı, yapısı, dili, kurgusu bakımından klasik roman geleneğinin içinde kalmıştır. İşçi sınıfının gündelik yaşam ve çalışma koşullarının kutsallaştırılmasına, yüceltilmesine dayanan bu girişim, yalnızca geniş işçi okuyucu kitlesine “sıkıcı” gelmekle kalmıyor, “sanatsal Bolşevizm” adına yapılanlar, Devrim’in ihtiyaç duyduğu sanatsal ve kültürel atılımın da önünü tıkıyordu.

Proletkült deneyiminin en önemli sonucu, sosyalist devrimin, “kopuş ve süreklilik” kavramları açısından, kültür sorununu nasıl ele alması gerektiğine dair zengin dersler ortaya koyması oldu. Esasen Lenin’in bu konuda herhangi bir tereddüdü yoktu ve bin yılların birikimini yok sayarak yeni bir kültür yaratmaya çalışmanın çocukça olduğunu biliyordu. Onun açısından, örneğin Marksizm, “insanlığın yarattığı bütün değerlerin bilgisi” üzerinde yükselmişti. Bunun gibi, proleter kültür de, “…insanlığın kapitalist toplumun baskısı altında toprak sahipleri toplumunun, bürokratik toplumun baskısı altında yarattığı bütün bilgi kaynaklarının mantıksal bir uzantısı, mantıksal bir gelişimi olmalıdır…” diye yazıyordu. Yine aynı yerde, “…proletarya kültürü rasgele bir yerden, birdenbire ortaya çıkmaz, bu konuda uzman olduğunu söyleyen insanların icadı da değildir. Saçma bunlar.” diyordu. (Gençlik Birliği III. Kongresi’nde konuşma, Ekim 1920)

Daha sonra, 1926’da, “Proletkült Kongresi Karar Taslağı” başlığı altında, şunları yazacaktı: “Marksizm’in devrimci proletaryanın ideolojisi olarak taşıdığı tarihsel önem, bu ideolojinin burjuva çağının kazandırdığı kültürel değerleri bir yana itmek şöyle dursun, tersine iki bin yıldan fazla bir geçmişi olan insan kültür ve düşüncesinde değerli olan ne varsa bir araya getirmesinden ve yeniden gözden geçirmesinden ileri gelir. Ancak bu temel üzerinde ve bu yönde yapılacak bir çalışma, her türlü sömürüye karşı mücadelenin en yüksek aşaması olan proletarya diktatörlüğünün deneyiyle canlılık kazanırsa, gerçek proletarya kültürünün gelişimi olarak kabul edilebilir.

Devrim yılları coşkusunun, “Yeni bir dünya, yeni bir insan yaratma” heyecanıyla doldurduğu aydınlar arasında bu tür eğilimlerin olabileceğini de bilen Lenin, uzun sayılabilecek bir süre gelişmeleri izlemiş, çalışmaların verimsiz, vaat edilenleri gerçekleştirmekten uzak, iddialarının temelsiz olduğunun, heyecanlı aydın topluluklarınca da görülmesine kadar beklemiştir. Aralarında, kaçmak isteyip de gidememiş olanlar, parasız kaldıkları için partiye ve devrime yanaşmış olanlar, maceracılar, devrimde kendi özgün fikirlerinin sınırsızca açılabileceğini uman yeteneksizler gibi her ülkenin aydın tabakasında rastlanabilecek unsurların da bulunduğu Rus entelektüellerinin de yer aldığı Proletkültçüler, sonunda teorileriyle birlikte “dağılmışlardır”.

Kuşkusuz, Devrim’in ilk yıllarının kültürel çalışmaları, Proletkültçülerin yaptıklarından, daha doğrusu yapamadıklarından ibaret değildir. Sovyet iktidarı, gençlik, kadın, köylü kitlelerinin eğitimi için büyük seferberlikler düzenlemiş, “Komünist Cumartesi” uygulamalarıyla, işçilerin teori-pratik kopukluğunu aşacak çalışmalarını üretim etkinliği içinde gerçekleştirmiş, milyonlarca yeni kitap, gazete ve broşürle sürekli ve sonuç alıcı bir aydınlatma çabasına girmiştir. Esasen çok köklü bir geçmişi bulunan Rus sanat ve edebiyatı, olağanüstü çapta kitlelere ulaştırılmıştır. Sinema ve tiyatro, yalnızca Rusya için değil, bütün dünya sanat pratiği bakımından yeni ve çok değerli ürünler vermeye başlamıştır.

Sovyetler Birliği içindeki Rus olmayan halkların kültürlerine, sanat ve edebiyat alanlarındaki gelişmelerine de büyük önem verilmiştir. Pek çoğu, henüz makineli üretimi bile yeni tanıyan, yüz yıllardır cahil ve çıplak kalmış halklar, kendi tarihsel birikimlerinin değerini anlamaya, kendi dilleriyle ve kültürleriyle yeni Sovyet Cumhuriyeti insanlarına ve bütün insanlığa söyleyebilecekleri sözleri olduğunu görmeye başladılar. Göçebelik ve feodal ilişkiler içindeki milyonlarca insan, ilk kez yeryüzündeki bütün insanlarla birlikte ortak bir gelecek kurma yeteneğine sahip olduklarına inandılar ve gereğini yapmaya koyuldular.

 

SOSYALİST GERÇEKÇİLİK

17 Ağustos 1934’te toplanan Sovyet Yazarları Birinci Kongresi, artık rayına oturmuş devrimin kültürü ve sanatı bakımından bir dönüm noktasıdır. Bugün hâlâ tartışılan konuşmasıyla Jdanov[2], geçen on yedi yıl içinde proletarya iktidarının, sanayide, tarımda, uluslararası ilişkilerde ulaştığı başarıları özetleyerek, sanat ve edebiyat alanında da yeni bir hamlenin gerekli olduğunu söyler. Konuşmasını, Kongre’ye katılan otuzdan fazla konuk devrimci yazara da seslenen şu sloganlarla bitirir: “Yetkin ustalıkta, ideolojik ve sanatsal içeriği yüksek eserler ortaya koyun! Halkın, sosyalizm ruhuyla yeniden eğitilmesinin en etkin örgütleyicileri olun! Sınıfsız sosyalist toplumun kurulması mücadelesinin en ön safında yer alın!

Bu çağrılar, çok açık bir biçimde yazar ve sanatçıları “taraf tutmaya” çağırmaya yöneliktir ve birer “görev çağrısı” niteliği taşımaktadır.

Bu konuşma, pek çok aydın çevresinde, bitmez tükenmez tartışmalar içinde, “emir kulu yazarlar yaratılmak istendi” biçiminde karalandı ve yanlış anlatıldı. Oysa burada, değişik yönleriyle sosyalizmin inşasının kapsamı ve farklı boyutları hakkında geniş bir özet buluyoruz. Aydınların ve yazarların topluma karşı görevlerinin çok net biçimde tanımlanmış olmasının, yeryüzünün altıda birinde iktidar olmuş halk yığınlarının ihtiyaçlarının hatırlatılmasının doğal, hatta zorunlu olduğu anlaşılamamıştır. Tarihin en önemli, en dikkate değer yığınsal eyleminin sonuçları ve bunun muazzam değeri göz önünde tutulmaksızın, “Yeni bir dünya, yeni bir insan” hedefine koşan partinin görevleri anlaşılmaksızın yapılacak her tartışma, olağan burjuva koşullar altındaki özgürlük-bağımsızlık kavramlarının dar çerçevesine sıkışacaktır. Ekim Devrimi, Bolşevik Partisi’nin sayesinde, Büyük Fransız Devrimi’nin kimi zaman düştüğü saçmalıklara asla düşmemiştir. Kaldı ki, cahil bırakılmış, gündelik ihtiyaçlarının cenderesine sıkışmış ve çıplak ellerinden başka hiçbir alet tanımamış milyonların ayağa kalktığı bir toplumsal hareketlilik sürecinde olabilecekleri tahmin etmeye bile kalkışmak, kimilerini dehşete düşürebilir. Sovyet Devrimi, Fransız Devrimi’yle kıyaslandığında, bu bakımdan, tam anlamıyla “efendice, nazik ve çok dikkatli” bir devrimdir. Henüz ayaklanmanın ilk anlarından itibaren, Çar’ın mal varlığı olarak görülen saraylar, paha biçilmez mücevherler, eşyalar, değerli tablolar ve heykeller, Bolşeviklerin koruması altına alınmıştır. Yağmacılığa, öfkeli yıkıcılığa asla izin verilmemiş, fırsatçılar kesin biçimde cezalandırılmıştır.

Bu tutum, Proletkült akımının sonradan düşünüp geliştirdiği tezlerle tam anlamıyla çelişmektedir. Devrimin ilk anlarında Bolşevikler, eğer onlar gibi düşünselerdi, eski Rusya’nın büyük kültürel birikiminden geriye hiçbir şey kalmayabilirdi.

“Sosyalist gerçekçilik”, “yazar ve sanatçının taraf olması” gibi kavramlarla bu ilk adım arasında sürekli ve kopmaz bir bağ vardır. Lenin’in sık sık vurguladığı, “geçmişte olumlu ve değerli ne varsa sahiplenmek ve onu sosyalizmin kuruluşunun bir parçası haline getirmek” ilkesi, Jdanov’un sloganlarında birer görev çağrısı halini almıştır. Böylece Orta Asya steplerinin halk ezgileri büyük senfonilerin teması haline gelebilmiş, sıkıntılı küçük burjuva hayatının iç dökmesi halinde çürümeye yüz tutmuş edebiyat, büyük kitlelerin aydınlık bir gelecek kurma kavgasının romanı, şiiri, öyküsü olarak ayağa kalkmıştır. Tolstoy’un, Gogol’un, Dostoyevski’nin, Puşkin’in değeri ve önemi, hiçbir zaman Sovyet iktidarında olduğu kadar anlaşılmamıştı. Bu büyük yazarların eserleri, daha önce hiçbir zaman yüz binlerce basılıp dağıtılmamıştı. Hiçbir zaman, tiyatro ve sinema, yük trenlerinin vagonlarında Sibirya’dan Kafkasya’ya, Ural dağlarından Kamçatka’ya kadar taşınmamıştı.

Devrim, plastik sanatlarda da, resim ve heykelde de, sanat tarihinin en ilginç ve gerçek anlamda yeni eserlerin doğmasının kapısını açtı. Anlatılmak istenen davanın büyük ve geniş kapsamıyla, bunların anlatılacağı insanların eğitimsizliği arasındaki derin uçurum, yeni anlatım yollarının aranmasını zorunlu kılmıştı. Dolaysız, son derece basitleştirilmiş ve yalın bir dille, mesajı doğru ve eksiksiz anlatabilmek için, sanat tarihinde çığır açan akımlar doğdu. Bunların önemli bir bölümü, devrimin yarattığı atmosfer içinde, çağının çerçevelerini parçalayan etkiler yaratmışsa da, önemli ölçüde Proletkült akımına bağlanmış ve sonra da dağılmışlardır. Bununla birlikte, politik olarak desteklenmeyen, ama pekâlâ kendi olanaklarıyla ayakta kalan ve ürün veren sanat çevreleri doğmuş, devrimci kültürün zenginleşmesine katkıda bulunmuşlardır. Örnek olarak, o günlerin en tipik ve etkili akımlarından biri olan konstüriktivisitlerin eserlerini, bugün devrimin dinamik ve dönüştürücü gücünün bir kanıtı olarak değerlendirmek mümkündür.

 

SONUÇ

İnsanlığın büyük kültür birikiminin boyutlarını görebilmek için günümüzde kullanabileceğimiz birkaç araç vardır. Müzeler, kütüphaneler, tarihsel kalıntılar vs… Ama bütün bunları, gündelik yaşamımızın bir parçası halinde değerlendirebilmek için birikimin kuşaktan kuşağa aktarılmasının koşullarıyla, her birinin yaratıldığı tarihsel koşulları ve bunlarda kendisini gösteren insan bilgi ve emeğinin gelişim süreçlerini bilmek gerekir. Sovyet Devrimi’nin kültürel alanda yaptıklarını değerlendirmek için, bir müzeyi gezerken ihtiyacını duyduğumuz donanıma benzer bir bilgi temeli gerekir. Sovyet Devrimi, insanlığın bütün ilerleme ve özgürleşme çabasının en yüksek zirvesi olarak anılmayı hak etmiştir. Aradan geçen bütün yıllar boyunca, o büyük atılımdan günümüze kalanlar, işçilerin, burjuvazinin beş yüz yılda yaptıklarını birkaç on yılda yapabileceklerinin kanıtı olarak önümüzde duruyor. Uzun iç savaşa, kıtlığa, ardından gelen NAZİ saldırısına rağmen, büyük kentler kurulmuş, kendine özgü bir mimari yaratılmış, sanat ve edebiyatta kalıcı eserler verilmiştir.

Ekim Devrimi’nin insanlığın ortak kültür mirası içindeki yeri, her türlü karalamaya, küçümsemeye, yok saymaya karşın büyük ve değerlidir.

Sanat ve edebiyat, bilim, felsefe vb. bakımından yaptığı en büyük katkı, bunların toplumsal olarak ve işçi sınıfının gücüyle üretilmesinin olanaklı olduğunu göstermiş olmasıdır. Kültürel-bilimsel üretimin toplumsal koşullarını değiştirmiş, kitlelerin gücü hakkındaki bütün ütopik düşüncelerin gerçekleşebilir olduğunu göstererek yeni bir ufuk açmıştır.

[1] Maddenin korunumu ilkesi, maddenin yaratılıp yok edilemediğini, yalnızca değişime ve dönüşüme uğradığını, bir işlemin başındaki ve sonundaki madde miktarının eşit olduğunu kanıtlıyordu.

[2] SBKP Merkez Komitesi propaganda ve ajitasyon etkinliklerinden sorumlu Siyasi Büro üyesi. Ekim Devrimi’nden itibaren partinin bütün kademelerinde çalışmış, iç savaşta, Faşizme karşı Leningrad savunmasında görev yapmıştır. 1948’de öldü.

Aydın Çubukçu

TEILEN