Emeğin, çevrenin ve kültürün yaşatıldığı kentler için HALKÇI BELEDİYECİLİK

31 Mart seçimleri, adı “Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi” olan tek adam-tek parti yönetimi altında yapılacak ilk yerel seçim olacak.

Türkiye’nin merkezi yönetimi yeniden yapılandırılırken yerel yönetimler de aynı sürece sokulmuş durumda. Önceden fiilen gerçekleştirilen uygulamaların artık çoğu yasallaştırıldı. Fiili ve keyfi uygulamalar tek adam rejiminin temel karakterini oluşturuyor. Son anayasa referandumu ve cumhurbaşkanı seçiminin ardından keyfilik “başkanlık kararnameleri” ile yasal hale getirildi.

Yürütme ve yargı tamamen cumhurbaşkanlığına/tek adam yönetimine bağlanırken, meclisin yasa yapma yetkisi de neredeyse ortadan kalkmış durumda. Sadece iç yargı organlarının kararları değil, AİHM gibi, anayasaya üstünlüğü kabul edilmiş uluslararası mahkemelerin kararları da beğenilmediğinde uygulanmıyor.

Tek adam, tek parti rejiminin bu perçinlenişi yerel yönetimleri ve yerel seçimleri de kapsıyor. Rejim değişikliği merkezi yapıyla sınırlı kalmıyor ve yerelleri de içine alıyor.

3. köprü, İstanbul Havaalanı, Çanakkale Köprüsü, Kanal İstanbul gibi kârlılıkları yüksek “Mega Projeler”le, araziler arsalaştırılıyor, yandaş kapitalistlere yeni rantlar dağıtılıyor, kentlerin yıkıma uğratılması hızla sürüyor.

Ne doğa ne tarih tanıyan, sadece tekelleri ve siyasal komisyoncuları ihya eden bu projeler yaşam alanlarını ve kentlerin içme suyu kaynaklarıyla orman varlıklarını tahrip ediyor. Tümü kamunun sırtından tekel kârı ve rant elde etme araçları durumunda.

Türkiye’de tek adama bağlı, tekellere kâr ve rant akıtan bir yerel yönetim yapısı egemendir

Belediyelerle ilgili bir dizi yeni yasal düzenleme şimdiden yapıldı. Merkezde ve yerellerde kamusal alanın “yap-işlet-devret” modeliyle yeniden yapılandırılmasında ileri adımlar atıldı. Sadece havaalanları ve köprülerle tüneller değil yerellerdeki neredeyse tüm yatırımlar bu modele göre yapılıyor. Tekeller yapıp, üretiyor, hazineden finanse edilen “müşteri” garantileriyle yine tekeller işletip, kazanıyor.

Bu, tüm yerel hizmetleri parayla alınır satılır kılıyor, mala/metaya dönüştürüyor. Köprüden geç ya da geçme para ver! Tünele girdin para. Su kullandın para! Hâlâ parasız kullanılabilen bir tek hava kaldı. Giderek daha can yakıcı hal alan, artık sudan köprü ve yollarıyla ulaşıma tüm ürün ve hizmetlerin şirketler tarafından yüksek tekel kârları gözetilerek üretilerek, durmadan zamlanan fahiş fiyatlarla satılmasıdır. Bu yetmemekte; faturalara yeni vergilerle “sayaç okuma” türünden yeni para sızdırma kalemleri eklenmektedir.

Üniversite ve devlet hastaneleri bölünüp parçalanıp işlevsizleştirilerek, özellikle krizle birlikte temel harcamaları olanaksızlaştırılıp kapılarına kilit vurulur hale getirilip, belediyelerin sağlık merkezleri önemsenmezken, sağlık hizmetleri, kentlerin dışına taşınan ve her vesileyle elleri halkın cebinde olan “şehir hastaneleri” ne yönlendirilmektedir.

Rejim değişikliği sürecinde, belediyelerin merkezi bütçe ve İller Bankasından alacağı kaynaklar, Varlık Fonu Yönetimi gibi, doğrudan “tek adam”a bağlandı. Hangi belediyeye ne kadar kaynak aktarılıp, aktarılmayacağına tek kişi, keyfi olarak karar verecek! Bu, seçimleri dahil, bütün politika ve uygulamaları bakımından, yerel yönetimlerde “tek parti” ve ittifaklarının önünün açılıp muhalefetin dışlanarak önünün kesilmesinden başka anlama gelmez.

“Tek adam rejimi”nin yasallığı önemsemeden koyduğu bir diğer yerel çerçeve ya da sınır ise, zaten keyfi olan görevden alma ve kayyum atamanın devam edeceğinin, seçimlerin tamamen göstermelik hale geleceğinin aylar öncesinden ilan edilmesidir: “Teröre bulaşmış olanlar sandıktan çıkarsa, anında gereğini yapıp, kayyum tayinleriyle yolumuza devam edeceğiz.” (Cumhurbaşkanı Erdoğan)

Şimdilik HDP’yi işaret ederek söylense bile, henüz sandıktan çıkmamış yöneticilerin seçildiklerinde görevden alınacaklarının açıklan-ması, tek adama teslim olmayan bütün yerel yönetimleri hedef alan bir içeriğe sahiptir.

Halkın/seçmenin tercihlerinin inkarı olan görevden alma ve kayyum atama tutumu, bugüne kadar göstermelik de olsa, yerel yönetimlerin yolsuzluk vb. fiilleri ileri sürülerek uygulanırdı. Şimdi ise daha seçilmeden, sırf yandaş olmadığı için bertaraf edilecekleri ilan ediliyor.

Tek adam rejiminin yerel dayanaklarının oluşturulduğu ve merkezden yerellere keyfi müdahalelerinin kural edinildiği koşullarda, 31 Mart yerel seçimlerinin temel bir yönünün tek adam ittifakına karşı mücadele olacağı açıktır. Bunun için işçi ve emekçiler, tek adama  bağlı, tekellere kâr ve rant akıtan bugün ki yerel yönetim sistemine karşı birleşmeli ve demokratik, halkçı bir yerel yönetim için mücadele etmelidir.

Yerel seçimler ve krizin faturasına karşı mücadele

Bu yerel seçimlere ekonomik kriz koşullarında gidiyoruz ve seçimlerdeki tercihimiz krizin faturasına karşı verilecek mücadeleyle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü ekonomik kriz, bütün somutluğuyla işçi ve emekçi halkın yaşam alanları olan yerelleri vurmaktadır.

Krizin patlamasında merkezi hükümetin ekonomi politikalarının rolü inkar edilemeyeceği gibi, krizin yüklerini halkın sırtına yıkan önlemler de asıl olarak merkezden, tek adam ittifakı tarafından alınmaktadır. Ancak krizle merkezi hükümetin bu dolaysız ilişkisi, kriz karşısında yerel yönetimleri ve alacakları önlemleri önemsizleştirmiyor.

Her şeyden önce ekonomik krizin yıkıcı sonuçları yerel çalışma ve yaşam alanlarında da etkisini doğrudan gösteriyor. Yine işçilerin, emekçilerin çalıştığı fabrika ve işletmelerle yaşadığı mahalleler birçok yönden yerel yönetimlerle iç içedir. Öte yandan ulaşım, su ve gaz dağıtımı, haller, halk pazarları gibi kamu hizmetlerini belediyeler sunuyor ve belediyeler sağlık ve eğitim alanında da hizmet veriyorlar.

Krizle yaygınlaşıp derinleşen ücret sorunları kadar işten atmaların tırmandırdığı işsizlik ve sonuçları, sosyal haklardaki tırpanlamalar ve artan enflasyonla ekmekten otobüs biletine, gazdan pazar alışverişine zamlar kuşkusuz yerellerde emekçileri kuşatmış durumdadır.

Krize karşı önlem bahanesiyle “tasarruf” denerek genel bütçe harcamalarıyla İller Bankası payları ise şimdiden kısılmıştır ve daha fazla kısılacaktır.

Bu nedenle krizden pratik olarak asıl etkilenen ve etkilenecek olanlar yereller ve yerellerin yönetimleridir. Ancak krizden en çok etkilenenlerin krizin yüklerini yüklenmeyi reddetme bakımından en ileri tutumları alabilecekleri de tartışmasızdır.

Yerellerde çalışıp yaşayan işçi ve emekçilerin payına, kendilerinden kaynaklanmayan krizin faturasını üstlenmemek için bölünmeden birleşip örgütlenmek ve mücadele etmek düşer.

Yerel yönetimlerse; ya yerelleri, tekellerin elde ettikleri kâr ve rantlardan pay alarak onlar adına yönetecek ve işten atma ve zamlarla krizin yüklerinin emekçi halkın sırtına yıkılmasına ortak olacaklardır. Ya da emekten ve demokrasiden yana halkçı belediyecilik yaparak, kriz ve yükleri karşısında da emekçi halkın yanında yer alacaklardır.

Halkçı belediyecilik yapmayı seçecek olan yerel yönetimlerin, işsizlikten halkın beslenme, ulaşım, enerji ve barınma ihtiyaçlarının karşılanmasına kadar sorunlarının çözümüne katkıda bulunmaya, bunun için zam yapmamaktan, yapılan zamları halka yansıtmamaya kadar yapabilecekleri çok şey vardır. Yeter ki, rantçı, rüşvetçi, yolsuzluğa batmış, taşeroncu, işletmeci, tekellerin hizmetindeki belediyecilik değil, halkçı belediyecilikte karar kılınsın.

Dolayısıyla ekonomik krizin yüklerine karşı mücadele ve bu mücadelede yerelin ve yerel yönetimlerin rolü ve önemi bu yerel seçimlerin temel bir yönüdür.

Bunun için 31 Mart’ta yapılacak olan yerel seçimlerde işçiler ve emekçiler ekonomik krizi yaratan kapitalist sistemin bir numaralı savunucusu olan tek adam ittifakına ve onun yerel yönetim anlayışına destek vermemelidir.

İş, ekmek ve özgürlük talepleri için birleşip, mücadeleyi ilerletelim!

Gerek yereller ve yerel yönetimlerin tek adam-tek parti rejimi ile ilişkisi, gerek belediyecilik anlayışı ve politikalarının tayin ediciliği ve ne tür bir belediyecilik yapılacağı, gerekse seçime kriz koşullarında gidiliyor olması, 31 Mart seçimlerinin politik önemini artırıyor. Dolayısıyla seçilecek yerel yönetimlerin izleyecekleri politikalar ve bunların tartışılması büyük önem taşıyor. Bu nedenle seçimlere girecek partiler ve adaylarının merkezi yönetimle de ilişkisi içinde yerel yönetim anlayış ve politikalarını ortaya koymaları beklenir.

Adaylar önemsiz değildir, ancak seçmen durumundaki yerel halk kendi çıkar, talep ve beklentileriyle karşılaştırarak politik içerikleriyle alternatifler arasında tercih yapmak yerine sadece adaylar arasında tercihe zorlanıyor.

Düzen partileri ne yapacaklarını, nasıl bir yerel yönetim anlayışı uygulayıp hangi yerel politikaları izleyeceklerini anlatacaklarına, birbirleriyle aday isimleri üzerinden ittifaklar arıyorlar.

Elbet ittifaklar olur ve partimiz ittifaklara karşı değildir. Ancak yerelde ittifaklar, en başta sömürücü, yağmacı ve rantçı belediyecilik mi yoksa halkçı belediyecilik mi yapılacağının açıklanacağı yerel yönetim anlayışları ve izlenecek yerel politikalar temelinde kurulabilir. Ancak böyle olmuyor ve sadece isimler tartışılıyor.

Belediyecilik anlayışının ne olduğunu, ne yapacağını, ne tür yerel politikalar izleyeceğini açıklamamış, küçük farklarla aynı anlayışlara sahip, örneğin kentsel rantları kendine göre dağıtacak isimlerden biri ya da diğeri yerel yönetime gelse ne fark edecektir? Halk kendi çıkar, talep ve beklentilerine göre bir ismi ya da diğerini seçmeyecekse, neye göre seçecektir?

Açıktır ki, emekçi halkın çıkarlarıyla tekeller ve büyük toprak sahiplerinden oluşan egemenlerin çıkarları karşıtlık halindedir. Örnek olarak, krizin yüklerini, işten atmalar ve işsizlik, düşük ücretler, yerel harcamaların kısılması ve yeni vergi ve zamlarla halkın sırtına yıkmak isteyen tekeller ve partileriyle bu krizin yüklerini sırtlanmak istemeyen işçi ve emekçilerin çıkarları uyuşturulamaz.

Öyleyse 31 Mart yerel seçimlerinde tekellerle işçi ve emekçi halkın çıkarları karşı karşıya gelmektedir. Tekeller ve temsilcileri, sözcüleri olan rantçı, şirketçi belediyecilik yandaşı, işten atma ve zamlara karşı çıkmayıp krizin yüklerini emekçi halkın sırtına yıkmayı savunan partilerle krizin yüklerine karşı mücadeleyi ve halkçı belediyeciliği savunan güçler karşı karşıya olmalıdır.

Bu karşı karşıya geliş, tek adam rejimine karşı mücadele etmek ve onu geriletmek açısından da önem taşıyor. Tek adam ittifakının küçük ortağı olan Devlet Bahçeli’nin üç büyük şehrin kaybedilmesi durumunda yeni rejimin tartışmalı hale gelebileceği yönündeki açıklaması da hatırlandığında, bu karşı karşıya geliş aynı zamanda yerellerde demokrasinin savunulup savunulmaması açısından da bir karşı karşıya geliştir.

Bu somut koşullar altında EMEP, ülke genelinde olduğu gibi yerellerde de demokrasi, özgürlükler ve emeğin haklarıyla halkçı belediyeciliği savunan tüm güçlerin bir araya gelmesini savunmaktadır.

HALKÇI BELEDİYECİLİĞİN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Kentler; işyerleri, mahalleleri ve sokaklarıyla halkın yaşadığı yerleşim alanlarıdır. Tam da bu nedenle, yerel yönetimler, halkın kendi kendini yönetmesi bakımından birinci derecede öncelikli öneme sahiptir.

Çoğu kez sağlık ve eğitim de dahil olmak üzere, beslenme, barınma, ulaşım, kültür, spor, eğlence, sosyal hizmetler, bayındırlık ve altyapı hizmetleri yerel yönetimlerin temelini oluşturur. Yakın zamana kadar belediye hizmeti olarak yürüyen bu hizmetler hızla rant kapısına, yerel yönetimler de rant dağılımının yönetimine dönüştürüldü.

Eskiden kaldırım taşlarının sık sık renk ve biçimleri değiştirilirdi. Şimdi özel hastane işletmeciliğine geçildi. Toplu taşımacılık, elektrik ve gaz dağıtımı özel şirketlere peşkeş çekildi. Artık içme suyu ticareti de olağanlaştı. “Kentsel dönüşüm” adı altında halk, evleri ve mahallelerinden sürülerek rant alanları tekellere pazarlanıyor.

Halkın mülkiyetinde olan ve onun hizmetinde kullanılması gereken belediye olanakları, ihalelerle özellikle yandaş büyük sermaye sahiplerinin hizmetine sunuluyor. Kentin en merkezi yerleri, doğası ve tarihiyle kamu varlıkları bankalarla, inşaat şirketlerinin vurgunculuğu ve yerel ve merkezi yöneticilerin pay kapma kaygısıyla yağmalanıyor.

Başta AKP’nin yönetimindekiler olmak üzere, belediyelerde yaşanan vurgun, yolsuzluk ve yağmanın boyutu, bir devlet kurumu olan Sayıştayın hazırladığı 2017 yılına ait raporlarla inkar edilemeyecek şekilde gözler önüne serildi. Yine aynı Sayıştay raporları HDP’li belediyelere atanan kayyumların yaptığı yolsuzlukları da çarpıcı bir şekilde gösteriyordu. Bütün bunlardan rahatsız olan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Hükümeti, Sayıştayın denetim işlerinden sorumlu başkan yardımcısını, raporların açıklanmasının hemen ardından görevden aldı. Sadece açıklanan bu raporlar bile halkın çıkar ve ihtiyaçlarıyla bir avuç azınlık olan tekellerin çıkar ve ihtiyaçlarının nasıl taban tabana zıt olduğunun açık kanıtıdır.

Halkın ihtiyacı, ucuza yiyip içmek, giyinmek ve barınmak, sağlığa, eğitime, suya, elektriğe, gaza parasız ve kolay erişmektir. Tekellerin çıkarı ise, halkın tükettiği ürünlerle hizmetleri tekel kârıyla en pahalıya satmaktır. Hepimiz yaşıyor ve görüyoruz ki, belediyeler, tekellerin çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda işliyor. Kamusal olması gereken tüm belediye hizmetleri paralı olduğu gibi, kapitalistlerin sömürü ve kâr alanına dönüşmüş durumda.

Belediye yönetimleri de buna uygun örgütlenip çalışıyor. Yerele ilişkin hizmet, imar, ihale vb. kararları belediye başkanıyla sınırlı sayıda encümen üyesi ve imar komisyonları tarafından halktan gizli alınıyor; rant paylaşımı kapalı kapılar ardında gerçekleştiriliyor.

Üstelik birçok durumda, yerel kararlar, cumhurbaşkanlığında merkezileşmiş bakanlıklar, valilik ve kaymakamlıkların inisiyatifiyle ve TOKİ türü bağlı kurumlarca alınıp uygulanıyor. 3. havaalanı ve Kanal İstanbul gibi, aynı zamanda çevre felaketleri olan ihaleler, yerel yönetimler aşılarak gerçekleştirilen rant paylaşımı örnekleridir. Elektrik ve doğal gaz dağıtım ihaleleri de böyledir.

Böyle olunca, belediye yönetimleri değişse bile, rant dağılımının yönetimi olarak belediyecilik anlayışı değişmeden kalıyor. CHP ve İYİ Partinin sistem içi burjuva alternatifler olarak ortaya koydukları yerel yönetim anlayışları kimi biçimsel farklılıklar içerse de özü itibarı ile bu gerçeği değiştirmekten oldukça uzaktır.

Özelleştirmelerin sonuna gelinen ve devlet ihaleleri tamamen yandaş palazlandırma mekanizmasına dönüştürülen AKP egemenliğiyle birlikte neredeyse tekellere pazarlanmayan yerel hizmet alanı kalmamıştır. Dahası bu politikaların bir parçası olarak belediyelerin, yandaş kayırma ve arpalık alanları haline gelmesi, işçi ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının dahada kötüleşmesi ve yoksulluğun büyüyerek devam etmesine neden oluyor.

Emperyalizme bağımlı sermaye düzeninin belediyeciliği olan halka kapalı, tekelci rantçı belediyecilik değişmek zorundadır. Tek adama bağlı, tekellere kâr ve rant akıtan, yandaşların arpalığı olan, yoksulluğu büyüten bir yerel yönetim sistemine karşı, emeğin, çevrenin ve kültürün yaşatıldığı kentleri kurmak için birleşmek ve mücadele etmekten başka yol yoktur. Bunun için;

1 – Belediyeler halk egemenliğinin kurumları olmalıdır

Belediyeler, asıl olarak, dolaysız kamu/halk mülkiyeti ve tasarrufunda olan varlık ve olanakları yönetirler. Yerel yönetimlerin yönetsel işlevleri trafik, zabıta ve kaldırım taşı döşemek ya da çöp vergisi toplamak gibi “hizmetler”e daraltılamaz; tüm yerel hizmetleri kapsar. Öyleyse yerel sorunlar ve çözümleriyle ilgili olarak, başkaları değil, halk karar vermelidir. Bu, demokrasinin olmazsa olmazı ve temel şartıdır. Tıpkı yer altı ve yer üstü kaynaklarını, iç ve dış güvenliği, maliye ve adliyeyi yöneten merkezi hükümet gibi, yerel olarak kentin yönetimini üstlenen belediyeler de halk egemenliğinin organları olarak örgütlenmelidir.

Kentin tüm sorunlarıyla ilgili karar alma ve yürütme gücünü elinde toplaması gereken yerel yönetimler, hem karar alan hem uygulayan hem de denetlenen bir yapıya sahip olmalıdır.

a) Atanmışlar değil seçilmişler yönetmelidir

Tüm yerel yönetim organları ve belediye yönetimleri halk tarafından seçilen ve üzerinde başka bir güç olmayan en yüksek yerel hizmet kurumlarıdır. Atanmış bürokratik organlar olarak merkezin yerel üzerindeki vesayetinin aracı olan valilik ve kaymakamlık kurumları kaldırılmalı, tüm yetki yerel yönetimin elinde toplanmalıdır.

b) Merkezi hükümetle yerel yönetimlerin ilişkisi demokratik olmalıdır.

Yerel yönetimler, sadece valiler değil, sermaye ve merkezi hükümetten gelen idari baskılarla da yüz yüze; halk egemenliğinin gerçekleşmesini engelleyen merkezi vesayet altında. Merkezi hükümet, hem elindeki merkezi bütçe paylarının dağıtımı hem de doğrudan politika dayatma ve olmazsa görevden almalarla yerellerde halkın tercihlerini ve egemenliğini tanımıyor.

Cumhurbaşkanının ve İçişleri Bakanlığının belediyeler üzerindeki vesayeti ve bu vesayetin aracı olan yerel yönetimleri görevden alma ve yerlerine Kayyum atama yetkisi kabul edilemez; halka ve demokrasiye karşıdır. Bu yetki, yasal değişiklik de yapılarak, kaldırılmalıdır.

Yerel ve merkezi yönetim organları arasındaki ilişki, yerelde yaşayan halkla bütün ülke halkının çıkarlarının uyumuna dayalı demokratik bir ilişki olmalıdır.

c) Yerel yönetim organlarını, belediye başkan ve meclis üyelerini görevden alma yetkisi, ancak ve yalnızca, kendilerini seçen kent halkının tasarrufunda olmalıdır.

Yolsuzluk, rüşvet ya da halkın çıkarlarına aykırı uygulamalar nedeniyle yerel yöneticilerin görevden alınmaları zorunlu hale gelebilir. Ülke ölçeğinde olduğu kadar yerelde de, halka, seçilmiş de olsalar yolsuzluk, rüşvet, zulüm vb. yapanlara 4 ya da 5 yıl katlanma zorunluluğu dayatılamaz. İşledikleri bu tür suçlardan dolmayı yargılanmaları ve cezalandırılmaları gerekir. Ne var ki, yerel yöneticileri görevden alma yetkisi ne İçişleri Bakanlığı ne de herhangi bir başka kurum ya da kişiye tanınamaz. Bu yetki, sadece seçmen durumundaki halkındır. Memnun olmadığı her durumda halk, kendi seçtikleri yerel yöneticileri geri çağırma ve görevden alma hakkına sahip olmalıdır. Seçmen sayısının onda birinin talebiyle açılacak soruşturmanın sonucuna göre, belirli sayıda yönetici ya da bütün yöneticiler görevden alınabilmeli ve seçimler yenilenebilmelidir.

d) Yerel yöneticiler vasıflı bir işçi ya da memurdan fazla ücret almamalıdır.

Yerel yöneticilerin halktan kopukluğu ve halkın çıkarlarına aykırı politika ve uygulamaları, sadece, halkın zorunluluk halinde geri çağırma ve görevden alma hakkını kullanabilmesiyle önlenemez. Yerel yöneticilerin halktan kopukluğu ve halktan gizli alınan kararlarla rantçı belediyeciliğin kural haline gelişinin kaynaklarından biri de belediyeciliğin “para kazanma” ve “dünyalığını devşirme” aracı olması, böyle algılanmasıdır.

Belediye başkan adayı olabilmek için partilere milyonluk rüşvetler veriliyor. Seçim harcamaları için de bir o kadar “masraf”tan kaçınılmıyor. Rantçı belediyecilikte düzen, seçilince, yapılan harcamaları misliyle çıkarmak üzerine kurulmuştur. Parayla para kazanma, yani profesyonel politikacılık olarak “belediyecilik”e son verilmesi ve halkçı belediyecilik yapılmasının şartı ise, seçilen yerel yöneticilerin vasıflı bir işçi ya da memur kadar ücret almasıdır.

e) Halk meclisleri yerel yönetimlerin en üst organı olmalıdır.

“Belediyecilikten para kazanma”nın ve rantçı belediyeciliğin önünün kesilmesinin bir diğer şartı, rantçılığın koşulu olan halktan gizli pazarlıklarla ihale vb. rant paylaşımına son verilmesidir. Bu, ancak yerel yönetimlerin tepeden tırnağa halkın denetimine açılmasıyla olanaklıdır. Halk tüm karar ve uygulama süreçlerinde etkin yer alabiliyorsa, yerel yönetim organları, halkın kendi kendini yönetmesinin aracı olabilir.

Halkın, kendi yaşamını ilgilendiren, yaşadığı çevre olarak yerelin bütün sorunlarının çözümlerine gerek tartışma ve karar gerekse uygulama süreçlerinde fiilen katılması, halk egemenliğinin olduğu kadar, yerel sorunların halkın çıkarlarına aykırı çözüm ve uygulamaların önlenmesinin garantisidir. Yerel yönetim organları, kendilerini, halk inisiyatifinin yönlendirici parçası olarak konumlandırdığı ölçüde, halkın hizmetinde olabilir.

Merkezi ve yerel bürokrasisiyle tekellerin egemenliğinin karşıtı olarak, demokratik bir ülkede yerel inisiyatiflerin vazgeçilmezliği ve bunun halk meclislerinde ifadesini bulması, halkçı yerel yönetim anlayışının temel bir ilkesidir.

Belediye meclisleri asıl olarak kentsel yasamayı üstlenmeli; kendi içinden -iki toplantı arasında- işleri yürütecek organı seçmeli, belediye başkanı da bu organa başkanlık etmelidir.

Yerel yönetimlerin; meclisleri aracılığıyla halkın yerel yönetimin doğrudan bir parçası olması ve kendi kendini yönetmeye katılması ve denetlemesi olarak örgütlenmesi, halkçı belediyeciliğin temel koşuludur.

Yerel halk meclisleri, kentlerin asıl ve meşru en üst karar ve yürütme gücüne sahip organı olarak, hem yasama hem de yürütmede işlevsel olmalıdır. Seçilmiş vekiller olarak yerel yöneticiler ve temsili organlar, yerel halk meclisleri içinde örgütlenecek ve meclisin hizmetinde olacaktır. Belediye başkan yardımcılarından başlaya-rak bütün yönetici ve müdürler, belediye emekçilerinin de katılacağı halk meclisi tarafından seçimle belirlenmeli ve gerektiğinde aynı yolla görevden alınabilmelidir.

Halk meclisleri, resmen seçilen belediye meclislerini de içine alan, kent halkının kent yönetiminde kendisini ifade edeceği, kararlara katılıp kentin yönetilmesi ile ilgili olarak kent yaşamının her alanında faal olacağı meşru meclislerdir.

Yerel halk meclisleri, kentin mahalle, sokak, fabrika ve işyerlerinin seçimle belirlenecek temsilcilerinden, muhtarlar ve azalardan, işçi ve kamu emekçisi sendikalarıyla meslek odaları ve kitle örgütleriyle, çevre, kültür-sanat örgütleri ya da çevrelerinin temsilcilerinden oluşur; kadınların eşit temsili sağlanır, gençler ve çocuklarla, engellilerin temsiline hak eşitliği temelinde özel önem verilir.

f) Yerel yönetim toplantıları halka açık düzenlenir.

Yerel halk meclisleri toplantıları açık oturumlar şeklinde gerçekleşmelidir. Halk meclisleri, tercihen her belediye meclisi toplantısı öncesinde toplanır. Toplantı periyodu dört ayı geçmemelidir.

Halk meclislerinin kararları, belediye meclislerince öncelikle gündeme alınıp karara bağlanmalıdır.

Aleniyet/açıklık ilkesi uyarınca, belediye meclisi toplantıları da halka açık düzenlenmelidir; isteyen her kentli yurttaş toplantılara katılıp izleyebilmeli ve görüşlerini açıklayabilmelidir.

Yine aleniyet/açıklık ilkesi uyarınca, yerel yönetimlerin gelir ­ gider hesaplarıyla karar ve harcamalarına ilişkin bilgiler hiçbir şekilde gizli tutulmamalı, tümü, incelemek isteyen herkese açık olmalıdır. Bu amaçla, hesaplara, karar ve harcamalara ilişkin bilgiler aylık olarak iletişim araçları üzerinden halka duyurulmalı ve internet ortamında paylaşılmalıdır.

Kent ve kent halkının yaşam ve çalışma koşullarını ilgilendiren her temel soruna ilişkin karar, halkın onayını almak ve onay verilmediği durumda geri çekilmek üzere, referandum yoluyla, kent halkının oyuna sunulmalıdır.

g) Yerel ve merkezi yönetim arasında, mali ve ekonomik bakımdan, halkın ihtiyaçlarının giderek daha ileri düzeyde karşılanmasını esas alan bir bağ olmalıdır.

Bu bağ; yerel kaynakların dağılımı ve yönetimi bakımından demokratik, yerel ve ulusal kaynakların dağılımı ve yönetiminin birbirini güçlendiren uyumunun sağlanması bakımından merkeziyetçi yönleriyle demokratik-merkeziyetçilik ilkesine dayanmalıdır.

Tüm ülke halkıyla yerel halkın çıkarlarının birliği ve uyumu farklı bir uygulamayı gerektirmedikçe, kent kaynakları üzerinde tasarruf hakkına sahip olan belediyeler, kaynakların kullanımı ve dağılımıyla, kent bütçesini oluşturma bakımından sadece kent halkına karşı sorumlu olmalıdır.

Oysa bugün belediyeler mali ve ekonomik bakımdan tamamen merkezi yönetime, onun karar ve politikalarına bağımlıdır.

Genel bütçe fonları, İller Bankası payları ve hükümet yardımları, egemenlerin ve merkezi iktidarın yerel yönetimleri kontrol altında tutma ve yönlendirme araçlarıdır. İstediği yerel yönetimlere merkezi devlet olanaklarını, para ve kredi musluklarını açan egemenler ve merkezi hükümet; muhalif saydığı yerel yönetimlere ise, işçi ve memur ücret ve maaşlarını bile ödeyemez duruma sokan mali ve ekonomik baskıyla, politika ve uygulamalarını dayatmaktadır.

İller Bankası ve genel bütçeden belediyelere ayrılan pay artırılmalı ve nüfusları oranında yerel yönetimlere eşit olarak dağıtılmalıdır. Ülke halkının çıkarlarıyla birlik ve uyum tabii ki gözetilecektir; ancak yerel yönetimler, ilkesel olarak yerel halkın ihtiyaçlarının giderek artan ölçülerle karşılanması amacıyla kaynaklarının kullanımıyla dağılımını ve bütçesini kararlaştırıp gerçekleştirme hak ve yetkisine sahip olmalıdır.

Genel bütçe ve İller Bankası kaynakları, özellikle büyük sermaye kuruluşlarına yönelik imar vb. ruhsatları, atıklar ve çevre vb. düzenleme vergi ve harçlarıyla genel belediye vergileri ve yerel kamu varlıkları ve yatırımların gelirlerinden ibaret olan belediye gelirleri, yerel halkın ihtiyaçlarının karşılanması için yeterlidir.

2 – Üretken ve paylaşımcı belediyecilik: Kâr değil, toplumsal yarar amaçlı üretim ve hizmet

Yerel yönetimler, bağlı şirketleriyle, tamamen ticari bir kuruma dönüştürüldü ve tamamen bir şirket gibi yönetiliyor. Taşeronlaştırma ve esnek çalışmanın her geçen gün arttığı belediyeler, ucuz emek sömürüsü ve yandaşa kaynak aktarımı aracıyken yerel hizmetleri halka hem de fahiş fiyatla satıyorlar. Sonuç ortada: Bir yanda belediye vergileriyle yerel hizmet fiyatlarının yükselmesi… Bir yanda ise, belediye arazileri de dahil, yerel kaynakların rüşvet karşılığı peşkeş çekilmesi, yolsuzluklar, özelleştirmeler ve benzer yollarla sağlanan rantlarla çarçur edilen belediye gelirlerinde düşüş ve belediye bütçelerinin küçülmesi!

• Kâr kaygısı belediye hizmetlerinin ilkesi olamaz.

Kamusal hizmet olarak belediye hizmetleri; serbest piyasa ekonomisi ve ona uyum kapsamında ve kâr kaygısıyla yürütülemez. “Halka hizmet kârlı olduğunda yapılır, kârlı değilse yapılmaz” anlayışı halk karşıtı rantçı/soyguncu belediyeciliğin anlayışıdır.

Ekmek ve su fiyatının bile serbest piyasa kuralları ve kâr kaygısıyla durmaksızın artırılması, aynı kaygıyla toplu taşıma araçları biletlerinin sürekli zamlanması, piyasaya müdahalesizlik ilke edinilerek fiyat narhları ve tanzim satışlarının terk edilmesi kabul edilemez. Tekellere peşkeş çekilmesine dur denip israf önlenerek, yerel kaynak ve olanaklar halkın ihtiyaçlarını karşılamak için değerlendirildiğinde, yeterli ve kaliteli yerel hizmet olanaklıdır.

• Kâr getirmediği için, belediyelerin sağlık, eğitim, ulaşım, beslenme, ısınma, konut, sosyal yardım, kreş, kadın sığınma evleri, kültür ve spor harcamaları kısıtlanamaz.

Yolsuzluk ve belediye hizmetlerinin tekelci şirketlere rant sağlamak üzere özele devredilmesi belediye gelirleri düştüğünde, çözüm, personel harcamalarını kısmak, işçi ve memur çıkarmak ve taşeron/sözleşmeli işçi çalıştırmakta aranmaktadır.

Kârlı olmadığı gerekçesiyle kamu yatırımları azaltılmış; belediyelerin sağlık merkezleri özele devredilmiş; ısınma, konut, sosyal tesis, eğitim ve ucuz beslenme olanaklarıyla belediye hizmetlerine yenilerini katmak bir yana, var olanların bakımı bile yapılmaz olmuştur.

• Belediyeler ticarethane değildir, olamaz.

Kâr amaçlı üretim ve işletmeciliğin olduğu her yerde, halka hizmet değil, sömürü vardır. Belediyeleri ticarethaneye dönüştüren egemen belediyecilik anlayışı, belediye işçi ve memurlarıyla kent halkının sömürüsünün örgütlenmesidir. Tekellerin sömürüsü ve rant elde etmeleri önlendiğinde, genel bütçe paylarıyla birlikte, yerel kaynak ve olanaklar, kent halkına belediye hizmetlerinin götürülmesine fazlasıyla yetecektir.

Şirket belediyeciliği; elektrik, su, gaz dağıtımı, temizlik, yol yapımı, toplu taşıma, tesis inşaatı türünden pek çok belediye hizmetinin özelleştirilmesi, kalanın da taşerona devredilmesi olarak uygulanmaktadır. Özelleştirme ve taşerona devir, şirket belediyeciliğinin temelidir.

Oysa belediyeler şirket değildir, belediye hizmetlerinin amacı kâr olamaz. Halkçı belediyecilik, kâr kaygısı taşımadan halka hizmet sunabilmek üzere, özelleştirme ve taşeronlaştırmaya son verecek; özelleştirilip taşeronlaştırılan belediye işletmelerinin kamuya iadesini sağlayacaktır.

İhale yolsuzluklarının da panzehiri olmak üzere tüm inşaat, çöp, temizlik, ulaşım, park­bahçe işleri, mezbaha, otogarlar, temiz su, atık su ve kanalizasyon hizmetleri alanlarındaki özelleştirmeler iptal edilerek taşeron uygulamasına son verilecek ve tüm belediye hizmetleri, belediyeler tarafından, kendi işçileri ve teknik olanaklarıyla yürütülecektir.

• Yerel kaynakların halkın ihtiyaçları doğrultusunda dağıtımı ve kullanımını garanti altına almak öncelikle yerel halk meclislerinin sorumluluğunda olmalıdır.

Halk meclisleri kaynakların dağıtımı, kullanılması, gelir-gider hesapları ve bütçenin kararlaştırılacağı toplantılarla uygulamaları sürekli denetlemelidir.

Yerel yönetimler, mülkiyetlerindeki arsa ve arazileri nasıl değerlendireceklerine, kent halkının onayına başvurarak karar vermelidir. Belediye arazilerinin kullanımı, alım­ satımı, halk meclislerinde belde halkının bilgisine açık olarak tartışılmalı ve karara bağlanmalıdır.

• Yerel kaynaklar, öncelikle sağlık, beslenme, ısınma, ulaşım gibi kamusal ihtiyaçlar mümkün

olan her durumda parasız karşılanmalıdır.

Bunun önündeki yasal engellerin kaldırılması için mücadele örgütlenmelidir. Bu kapsamda;

a) Evlerde kullanılan su parasız olacak; bu çerçevede sayaç ve sayaç okuma harcamalarından tasarruf edilecektir.

b) Öncellikle iş ve okul gidiş ­gelişlerinde her türlü toplu taşıma aracı parasız olacaktır.

• Halka hizmeti mümkün kılmak üzere, işçi ve kamu emekçisi olarak belediye personelinin sayısıyla ücret ve maaşlarında kısıtlamaya gidilmemelidir. İstihdam imkanları, belediye yatırımları artırılarak ve özelleştirmeyle taşeronlaştırmaya son verilip tersine kamulaştırmalar yoluyla büyütülmelidir.

• Yerel Yönetimler, lüks harcamaları terk ederek kaynaklarını doğrudan kent halkının yararını gözeterek dağıtmalıdır. Lüks idari bina inşaatı, makam arabaları harcamaları gibi ayrıcalıklı olanların yerini sosyal niteliği olan ve halkın ihtiyaçlarını karşılayan yatırımlar almalı; kim olursa olsun, özel harcamaların kent bütçesinden karşılanması suç sayılmalıdır.

• Üretici ve tüketici kooperatifleriyle kooperatif birliklerinin kuruluş ve faaliyetleri halkçı belediyecilik tarafından teşvik edilir. Üreticilerin ürünlerinin karşılığını alması, tüketicilerin ise ihtiyaçlarını en ucuz ve kolay şekilde karşılaması, tüccar/rant belediyeciliğinin karşıtı halkçı belediyeciliğin ilkelerindendir.

3 – Halkçı belediyecilik sosyal belediyeciliktir.

Belediyelerin varlık amacı halkın ihtiyaçlarını karşılamaktır. Rant dağıtımını değil halka hizmeti, yerel kamu hizmetlerini örgütlemektir.

Bu kapsamda sosyal hizmet ve yardımlar başta olmak üzere, halkın yaşam ve çalışmasını kolaylaştırarak geleceğini garanti altına alacak bütün hizmetler belediyelerin başlıca faaliyet alanı olmalıdır.

a) Sosyal hizmetler ve dayanışma hizmetleri kapsamında;

• Evsizlere barınma imkanı sağlanmalıdır.

• Aynı şekilde beslenme sorunuyla yüz yüze yaşayanların, bu ihtiyaçları sadece ramazan ayında değil, yıl boyunca karşılanmalıdır.

• Kimsesiz çocuklar için çocuk yuvaları, yaşlılar için huzurevleri açmak ve çalıştırmak parasız belediye hizmetlerindendir.

• Ücretsiz sağlık hizmeti veren gezici ekiplerle güçlendirilmiş belediye sağlık merkez ve hastaneleri, semt merkezlerine kadar yayılmış sağlık ocakları, ön tanı ve birinci basamak sağlık hizmetleri için merkezler kurulmalıdır.

• İşçi ve memur ailelerinin -çalışsın çalışmasın-, evli olmayan kadın ya da erkek ebeveynlerin çocuklarına bakım hizmeti sunan kreşler açılmalıdır.

• Kent planlamasının engelli vatandaşlar dikkate alınarak yapılması ve belediye hizmetlerinin tüm toplu ulaşım, konut ve merkezlerin engellilerin yaşamını kolaylaştırabilecek biçimde yeniden düzenlenmesi yerel yönetimlerin öncelikli görevlerinden olmalıdır.

• Yerel yönetimler, büyük sanayi işletmelerine ruhsat verirken, işyerinde kreş, emzirme odaları, işyeri sağlık odaları ve işyeri hekimliklerinin bulundurulması, kimyasal atık üreten işletmelerde arıtma tesisi ve havayı kirleten işletmelerde filtre kullanılması şartı aranmalıdır.

• Belediyeler, ebeveynlerin evli olup olmamasına bakmaksızın bütün işçi ve emekçi ailelerinin desteklenmesi için gerekli önlemleri alınmalıdır. Kadın ve gençlerin gelecek perspektifleri güçlendirilmelidir. Bu kapsamda; yeni istihdam alanlarının yaratılması, özellikle kadın ve gençler açısından işsizlik sorununun çözümüne katkı sunmak üzere kurslar açılması gibi çalışmalara öncelik verilmelidir.

• “Kentsel dönüşüm” adıyla başta TOKİ tarafından rant yağmasına bağlanan, özellikle yandaş müteahhitlerin talan alanına çevrilen halkın barınma sorunu, –merkezi hükümetin yanı sıra– sosyal konut üretecek yerel yönetimler tarafından çözülmelidir.

b) Herkese ana dilinde hizmet

• Halkçı belediyecilik; çeşitli milliyetlerden halka hizmet ulaştırırken ana dilinden kaynaklı mağduriyet yaşanmasının önüne geçecek önlemler alır.

• Bu kapsamda kurumsal yapılanmada olduğu gibi, hizmetin sunumunda da bu farklılıkları dikkate alan bir kadro yapısı oluşturmaya özen gösterir.

c) Kent halkının kültür, sanat, spor ve sağlıklı yaşam ihtiyaçlarının karşılanması için;

• Yerel yönetimler, eğitim alanı da dahil olmak üzere, kültür sanat, spor ve sağlıklı yaşam ihtiyaçlarının karşılanması için, bu alanlara yatırım yapmalı ve bu alanlarda faal kişi ve kurumlardan halka hizmet için yararlanılmalıdır.

• Rantçı/tüccar belediyecilik, kültür-sanat etkinliklerine bütçesinden hemen hemen hiç pay ayırmamakta; sanatı, seçkinlerin ilgilendiği, halka kapalı bir etkinlik alanı saymaktadır. Halkçı yerel yönetimler, halkın edilgen olmayacağı ve istediği etkinliğe katılabileceği kültür merkezleri açarak, halka kültür­ sanat etkinliklerine katılma olanağı sunmalıdır.

d) Kadınların her alanda eşit haklara sahip olması ve eşit temsilin sağlanması

Kadınlar, kapitalist sömürü altında eşitsizlikle kuşatılırken, erkek egemen sistemin baskısı altında ekonomik, sosyal, kültürel ve en çok da siyasal yaşamdan dışlanıyor. Bu kuşatılmışlık kadına yönelik her türden şiddeti ve ayrımcılığı besliyor.

Kadının tam hak eşitliğinin sağlanması için yerel yönetimlerde söz ve yetki sahibi olması, tüm karar alma ve denetleme mekanizmalarında varlığının garanti altına alınması yerel yönetimlerin görevidir. Bu kapsamda, kadının sosyal ve kültürel yaşama katılımının önünün açılması, kadın meclisleri oluşturulması ve yerel yönetimlerde eşit siyasal temsili sağlanarak kadının kentin yönetimine katılması şarttır.

Kadınların ev içi yaşamdan çıkmasını sağlayacak çocuk ve yaşlı bakım hizmetlerinin organizasyonu, beceri geliştirme ve meslek edindirme kursları, kültür ve dayanışma merkezleri ve kadın sığınmaevleri yerel yönetimlerin öncelikle sağlayacağı hizmetlerdendir.

Yerel yönetimler, kadınların kent yaşamına güvenli ve özgürce katılabilmesi için aydınlatma, hizmetlere erişim, kolay ulaşım vb. konularda gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür.

Cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri tanınarak toplumsal dışlamaya ve şiddete karşı gerekli önlemler alınmalıdır.

e) Kent gençliğinin ihtiyaçları karşılanması

Gençlik toplumun olduğu kadar kentlerin de geleceği demektir. Yerel yönetimler bu anlayışla gençlerin sosyal, eğitsel, kültürel gelişmesinde ve sosyal alanda temsiliyetinde doğrudan rol üstlenerek gençliğin önüne alan açmalı, bu amaçla gençlik merkezleri kurarak, gençlerin gençlik meclislerinde örgütlenmesi ve temsilcilerinin halk meclislerinde yer almasını sağlamalıdır.

İşsizlik, uyuşturucu bağımlılığı ve mafya çetelerinin cende-resinde olan gençlik yığınlarına meslek edindirme kursları, spor ve sağlık merkezleri, yurtlar açıp kültürel ve sanatsal gelişim olanakları sağlamak yerel yönetimlerin görevidir.

Spor, özellikle gençlik açısından yerel yönetimlerin temel bir ilgi ve hizmet alanıdır. Halkçı belediyeler, semtler, okullar, işletmelerde spor tesislerinin yapımını üstlenerek, seyir sporlarından çok gençliği kitlesel olarak içine çeken amatör ve kitlesel spor etkinliklerini desteklemelidir.

4 – İnsanın ve doğanın hizmetinde kent planlaması

Kentin yönetimi olarak belediye, en başta kentin yapılandırılması ve imarı ve bunun planlanması demektir.

Günümüzde planlamanın rant paylaşımını esas aldığı, merkezi hükümetin dayatmalarıyla, imar komisyonları tarafından, yerli ­yabancı tekellerle ve onlarla içli­ dışlı mafyanın bilgi ve müdahalesine açık, ama halktan gizli olarak, günübirlik ve tepeden inme kararlaştırıldığı bilinir. Kentlerimiz, sahil ve arazi yağması, kirletilmiş doğa, tüketilmiş su kaynakları, hava ve ses kirliliği ile beton yığınına dönüştürülerek yaşanmaz hale getirilmiştir. Bunun nedeni, kentlerin, kent halkının çıkarlarıyla doğa yasaları hiçe sayılarak, büyük sermayenin kâr hırsı ve rantçılık esas alınarak planlanması ya da plansızlığa terk edilmesidir. Ne kent dokusu ne de çevrenin korunması önem taşımış; kentleri üst üste sel basarken, betonlaşma rantı uğruna milyonlarca ağaç kesilip su kaynakları kurutularak dört bir yan yağmaya açılmıştır. Rant paylaşımından yerel yöneticiler de “payları”na düşeni almaktadır.

Oysa halkın yaşam alanı olan kent halkındır, gelişmesi ve yenilenmesinin planlanması da en başta kent halkının sorunudur. Kent planlaması ve imarı; imar komisyonlarının kapalı kapıları ardında küçük bir zümre oluşturan yerli ve yabancı egemenlerin çıkarları doğrultusunda yapılamaz! Kentin planlanması, insanı ve doğayı esas alarak ve kent halkının ihtiyaçlarından hareket ederek, doğanın tahribini değil korunmasını gözeterek halka açık yapılmalıdır.

İnsan ve kent halkının çıkarları, halkçı belediyeciliğin tüm politika ve uygulamalarına yön veren birinci önceliktir. Çevrenin korunmasıysa halkçı belediyeciliğin vazgeçilmez bir amacıdır, çünkü çevrenin tahribinin insanı vuracağı tartışmasızdır. Bu nedenle, havası ve suyuyla doğanın ticarileştirilmesine ve tahribine yönelik her türlü girişim, yatırım ve atıklarla mücadeleden taviz verilemez.

Kentin gelecekte alacağı biçimi gösteren nazım imar planı; imarlı­imarsız, tapulu ­tapusuz kent arsa ve arazilerinin “kentsel dönüşüm” adı altında rantçı yeniden paylaşımcılık ve günübirlik kapkaççılık sahtekarlığının panzehiri olarak, nüfus artışı hareketleri ve kentin 50­100 yıllık gelişmesi gözetilerek yapılmalıdır. Bu planda elektrik, su, doğal gaz dağıtım şebekeleri, atık su/kanalizasyon, merkezi ısıtma, ulaşım ve toplu taşıma, yeşil alanlar, tarım arazileri, su havzaları, ormanlık alanlar vb. nin gözetilmesi ve korunması önemlidir. Bu uzun vadeli planlama bilimsel olacak, bu çalışmaya TMMOB ve üniversitelerin katılımı sağlanmalı; kısa vadeli imar uygulama planlarıysa nazım planları esas alınarak düzenlenmelidir.

5 – Birinci öncelik halk; halkın çıkarları, birliği ve kardeşliğidir

Rant düzeninin yerel ve merkezi güçleri, emperyalist bağımlılık ilişkileri içinde ekonomik ve siyasal egemenliği elinde tutan tekeller ve büyük toprak sahipleridir. Sömürü ve yağmalarının devamını garanti altına alabilmek için, halkı bölüp parçalama ve birbirine düşürüp çatıştırarak yedekleme çabasını sürekli kılmışlardır. Halkın en azından bir bölümünü “Hepimiz aynı gemideyiz” masalına inandırıp peşlerine takmayı başardıklarında “kendi gemileri”ni yürütebileceklerini bilirler.

Türkiye’nin halk egemenliğine dayalı bir cumhuriyet olması için yürütülen mücadelenin kopmaz bir parçası olarak halkçı belediyeciliğin amacı, halkın çıkar ve ihtiyaçlarının en ileri düzeyden karşılanmasıyla ulaşılabileceği mutluluğudur. Bu amaca ulaşabilmenin zorunlu koşulu, bütün kent halkının, Alevi-Sünni, Kürt-Türk, inanan-inanmayan, sağcı-solcu ayrımı yapılmadan, hak eşitliği temelinde kardeşliği ve birliğidir.

Başka türlü ne halk meclisleri işlevlerini yerine getirebilir, ne rantçılığın üstesinden gelinebilir, ne de kentin halk yararına bir planlamayla imarı başarılabilir. İlk iş, halkların birlik ve kardeşliğinin sağlanmasıdır ki, ancak birleşmiş örgütlü halk güçlü olabilir ve haklarına kavuşabilir.

Halkçı belediyecilik bu çerçevede; inanç ve ibadet özgürlüğüne saygı gösterir; farklı ana dilleriyle çeşitli millet ve milliyetlerden halkın belediye hizmetlerinden eşitçe yararlanmalarını sağlamak için gereken önlemleri alır.

Kadın, erkek bütün işçiler, emekçiler ve gençler, bölünüp şu ya da bu rantçı düzen partisinin peşine takılmak yerine birleşip taraf olmak zorundadır. Bu tek yoldur, başka türlü bugünümüzü ve geleceğimizi sağlam temellerde kuramayız.

Yerelde ve merkezde neredeyse dünyalığını doğrultmayan yöneticinin kalmadığı günümüzde, halk arasında yayılmasına çalışılan eski “Hepsi çalıp çırpıyor, ne yapalım, bari biraz iş de yapacak olanı seçelim!” anlayışı karşısında uyanık olmalıyız. Çalmanın sonu yoktur ve çalan, halkın çıkar ve değerlerine el uzatan, halka değil sadece ve sadeci kapitalistlere, ağababalarına ve kendisine hizmet eder.

Halk yönetir, halkçı belediyecilik yapılırsa, çalmadan iş ve halka hizmet üretilebilir. Rantçılık ve hırsızlığın örgütleyicilerine pirim vermeyerek kendi tarafımızı tutmalı ve kendi çıkarlarımız doğrultusunda yönetmek üzere mücadele etmeliyiz!

6 – EMEP, halk demokrasisi ve sosyalizmin bir gereği olarak yerellerde halkçı belediyeciliği savunur.

Partimiz, Türk, Kürt, Laz, Arap, Alevi-Sünni, inanan-inanmayan, sağcı-solcu demeden tüm işçileri ve emekçi halkı, kentlerini kendi iradeleriyle yönetmek üzere bölünmeyip, birleşmeye çağırıyor.

EMEP, Türkiye halkını sömürü, zorbalık, rüşvet, yolsuzluk, rant, talan, adam yerine konmama ve “ayak takımı” olarak aşağılanmaya son vererek, kendisinin ve yerel yaşam alanının efendisi olmaya çağırıyor.

EMEP, 31 Mart yerel seçimlerinde, tüm halkı, emeğin haklarını, barışı, demokrasiyi, halkçı yerel yönetimi savunan halkın kendi adaylarını desteklemeye ve mücadele etmeye çağırıyor.

Halkçı belediyecilik, örgütlenmiş halk kitleleri tarafından yapılır!

Bunun için birlik, bunun için kardeşlik,

bunun için mücadele gerekir!

Umut, başka hiç kimsede değil, halkın kendisindedir!

Umut, halktır! Halkçı belediyecilik umuttur!

TEILEN