EMEK PARTİSİ GÖÇ KONFERANSI SONUÇ DEKLARASYONU

Emek Partisi, 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü vesilesiyle “Göç Konferansı” gerçekleştirdi. 2021 yılı Suriye savaşı ve dolayısıyla göçünün 10’uncu yılına tekabül ettiği için, konferansın başlığı “Suriye Savaşının 10. Yılında Göçün Dünü, Bugünü ve Yarını” olarak belirlendi. Alanında uzman akademisyen, hukukçu, hak savunucusu, gazeteci, sendikacı ve Suriyeli mültecilerin katılımıyla gerçekleşen konferans, 20 Haziran 2021 tarihinde 3 oturum halinde yapıldı. Çok değerli katılımcıların katkılarıyla öne çıkan saptama ve sonuçlar şu şekildedir;

  1. Dünya, 21’nci yüzyılı ağır sömürü, kuraklık, yeni savaşlar ve rekor sayıda mülteci oranlarıyla karşılamıştır. BM tarafından açıklanan 82 milyonluk mülteci nüfusu tarihsel bir rekordur. Bu yıkım süreci içinde emperyalizm “yeni bir göç rejimi”ni inşa etmenin çabasındadır. 11 Eylül saldırısı ve 2011 “Arap Baharı” sonrası gelişmeler bu süreci hızlandırmıştır. Son olarak yapılan NATO ve G7 zirvelerinin kararlarına bakınca yeni göç kolları kapıdadır. Bu arada evrensel mülteci haklarını daha da geriye götüren bir göç sistemi örgütlenmektedir. Çok uluslu şirketler bu sürecin sorumlusu olduğu kadar, güvenlikçi politikalarla göç olgusunu bir kar ve “kalkınma” alanı olarak da görmektedirler.
  2. Suriye göçünün ve savaşının asıl nedeni politiktir. Aradan 10 yıl geçtikten sonra bölgede barışın ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Suriye’ye dışarıdan emperyalist işgal ve müdahale son bulmalı, ülke içinde gerçek anlamda demokratik ortam sağlanmalı, mülteciler için güvenli geri dönüş koşulları yaratılmalıdır. Gelinen yerde Suriye’de vekalet savaşlarının yerini ağır ekonomik kuşatma almıştır. Halk en temel gıda maddelerine dahi ulaşmakta zorluk çekmektedir. Geri dönüşün yolu bu ekonomik durumun değişimine de bağlıdır.
  3. Türkiye’ye 10 yıldan beridir sığınma başvurusu yapan milyonlarca Suriyeli hala mülteci statüsü alamamıştır. Saha araştırmalarına göre Suriyelilerin önemli bir bölümü geri dönmeyecektir. Bu sosyolojik bir gerçektir. Türkiye’de doğup büyüyen 600 bin Suriyeli çocuk bunun bariz kanıtıdır. Suriyeliler için uygulamaya konan “Geçici Koruma” yönetmeliği yetersiz kalmıştır. Mültecilerin ihtiyacı geçiciliğin kalıcı hale getirilmesi değil, kalıcı çözümlerdir. Bu yönetmelikten öteye geçilmeli, mülteciler için eğer istiyorlarsa uluslararası mülteci statüsü veya eşit yurttaşlık temelinde hazırlıklar yapılmalıdır. Bunun için evrensel normlara uygun sosyo-ekonomik ve hukuksal alt yapı gecikmeden sağlanmalıdır. Geri dönmek isteyen mülteciler için uluslararası koruma çerçevesinde güvenli geri dönüş yolları sağlanmalıdır. BM birçok ihlal örneğinde görüldüğü üzere geri dönüş protokollerine riayet etmelidir.
  4. Türkiye AB’nin göçmen deposu olarak görülmekte ve “Geri Kabul Anlaşması” buna hizmet etmektedir. Geri Kabul Antlaşması derhal iptal edilmeli, mültecilerin üçüncü bir ülkeye sığınma başvurularının önü açılmalıdır. AB dahil gelişmiş kapitalist ülkeler göçü paylaşmalı, mültecilere kapıları açmalıdır. Mültecilere karşı Avrupa’nın ve Türkiye’nin sınırlarına örülen duvarlar çeşitli fonlarla desteklenmektedir. Türk şirketler de bu pastadan yararlanmak için harekete geçmiş bulunmaktadır. Duvar politikası hem ulusal hem de uluslararası arenada son bulmalıdır. Kaynaklar insanlığa karşı değil insanlık için kullanılmalıdır. Sınır hatlarında mültecileri ölüme sürükleyen push back/geri itme uygulaması devam etmektedir. Buna derhal son verilmeli, bu uygulamaya imza atanlar yargı önüne çıkarılmalıdır.
  5. Türkiye’de göçmen kaçakçılığı adeta bir endüstri haline gelmiştir. Van sınırında, gölünde veya Akdeniz ve Ege’deki ölümler bunun sonuçlarıdır. Güvenlikçi politikalar mülteci ve göçmenleri daha ölümcül rotalara itmektedir. Göçmen kaçakçıları ve şebekeler cezasızlık politikasıyla adeta ödüllendirilmektedir. Bu yüzden yargılama sistemi süratle değişmelidir. Sınır boylarında görev yapan kamu görevlilerinin mal varlığı düzenli olarak denetlenmeli, halka açıklanmalıdır. Türkiye’de kaybolan mülteci çocukların sayısı açıklanmalı, çocukları kullanan şebekeler açığa çıkarılmalıdır. Fuhuşa zorlanan, ikinci-üçüncü eş olarak alınan mülteci kadınlara bunu yapanlar ağır cezalara çarptırılmalıdır. Göçmen kaçakçılığı ile göçmen emeği transferini sağlayan sermaye kesimlerinin bağlantısı sorgulanmalıdır.
  6. Türkiye vatandaşlarının mülteci ve göçmenlerle ortak bir yaşam kurabilmesi için “bir arada yaşam”, başka bir ifadeyle karşılıklı entegrasyon politikalarına ağırlık verilmelidir. “Ümmet kardeşliği” gibi eşit hak temelinden yoksun kavramlar baştaki gibi iki toplumu bir arada tutmaya yetmemektedir. Ekonomik, sosyal çelişkiler çözülmeye neden olmaktadır. Dolayısıyla Osmanlıcı kavramların ötesine geçmek ve hak-gelecek perspektifli bir çözüme odaklanmak gerekmektedir. Konferans sunumları gettolaşma tehlikesine dikkat çekmiştir. Örneğin İstanbul’da 10 yıldır mahallesinden çıkmamış mülteciler bulunmaktadır. Gettolaşmanın önüne geçme sorumluluğu merkezi iradededir. Ayrıca yerel yönetim imkanları da değerlendirilerek, yerli ve mülteci topluluklar ortak kültürel yaşam doğrultusunda etkinliklere dahil edilmelidir. Yerel yönetimlere sunulan bütçe mülteci nüfus dahilinde yeniden düzenlenmelidir.
  7. Medyada ayrımcı nefrete yol açan yayınlara son verilmeli, nefret suçları yeniden düzenlenmelidir. Körüklenen Arapfobia’ya dikkat edilmelidir. Ali El Hemdan vb mülteci cinayetlerine dair görülen davalar, yargıda eşitlik ilkesine ne kadar ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Vatandaşlık hakkı ile susturulmak ya da sınır dışı edilme baskısıyla davalardan çekilmek adil yargılamanın önüne geçmektedir. Ayrıca bu davalar sahipsiz kalmamalıdır.
  8. Son NATO zirvesinden yansıyan bilgilere göre Türkiye Afganistan’da ABD’den boşalan yerlere asker göndermek üzeredir. Afganistan’dan, bugüne kadar olduğundan çok daha büyük göçler beklenmektedir. AB ise Afganistan göçünü şimdiden Türkiye’de depolama iradesini beyan etmiştir. Bu yaklaşımlar kabul edilemez.
  9. Ekonomik krizin sorumlusu olarak mültecileri gösteren propaganda doğru değildir. Kapitalizm bütün ülkelerde mülteci ve göçmen emeğini sömürmekle kalmadığı gibi bu çabasını işçi sınıfı üzerinde baskı kurmak ve rekabetten yararlanmak için kullanmaktadır. Yoksulluğun, işsizliğin, ekonomik krizin ve göçlerin nedeni mülteciler değil kapitalizmdir. Dolayısıyla uluslararası işçi sınıfının, yerli halkların ve mülteci toplulukların hak temelli mücadelesi ortaklaşmalıdır. Suriyeli işçiler Türkiye işçi sınıfının bir parçasıdır.
  10. Türkiye’de en az 2 milyon mülteci ve göçmen işçi olduğu halde sadece 35 bin Suriyeli çalışma iznine sahiptir. Bunun asıl nedeni çalışma izin başvuru yetkisinin patronlara verilmesidir. Ayrıca mülteci işçiler için sigorta primlerinin yerli işçilere göre yüksek tutulması da başvuruların önünde engeldir. Bu bakımdan iş kanunu yeniden düzenlenmelidir. Sendikaların “çalışma ve oturum izni” üzerine bir kampanya örgütlemesi konferans önerileri arasındadır. Zira bu durum mülteci işçilerin sendikalaşmasını da kolaylaştıracaktır. Ayrıca sendika organizasyonlarında, mültecilerin kendini ifade edecekleri düzenlemeler yapılmalı, yayınların dil bariyerini aşmak üzere iki dilli hazırlanması sağlanmalıdır.
  11. Pasaportlarına şebekeler tarafından el konan, özel istihdam büroları eliyle pazarlanan mülteciler, iş cinayetlerinde can vermektedir. Bu cinayetlerinin sorumlusu patronlar ise cezasızlıkla ödüllendirilmektedir. Bu vahşi sömürüye son verilmelidir.
  12. Göçmen ve mülteci kadınlar hızla emek dünyasına katılmakta, işçileşmektedir. Bu gelişme en yoğun tarım ve ev içi emek sektöründe yaşanmaktadır. Mülteci kadın işçilerin sömürüsünde erkek egemen bir ittifak da söz konusudur. Bu süreçte kadın emeği ve bedeni üzerindeki sömürü iki katına çıkmıştır. Hem ev içi emek hem de aileyi geçindiren kadın emeği iki kat sömürüye uğramaktadır. Mülteci kadınlar güvenceli çalışma hayatına dahil edilmelidir. Ev ve iş arasında hapsolmuş mülteci kadınların kreş ve yaşlı bakım hizmetinden yararlanmasının önü açılmalıdır. Mülteci kadınların dil sorunu çözülmeli ve kent hayatına katılmaları sağlanmalıdır.

Mülteci kadınların dil bariyerinin ortadan kaldırılması için yerel yönetimler kurslar açmalı, bu alandaki faaliyetlerini mülteciler için ulaşılabilir kılmalıdır. Toplumsal hayata katılım için destek mekanizmaları yaratılmalı, belediyelerin yerli yurttaşlar için verdiği hizmetler, mülteciler için de sağlanmalıdır.

  1. Geri Gönderme Merkezlerinde (GGM) uygulanan şiddet ve hak ihlallerinde ciddi artış söz konusudur. GGM’de kadınların, LGBTİ+ bireylerin uğradığı tecavüz, intihar vakaları ve işkence iddiaları gelinen vahameti göstermektedir. Bu nedenle GGM’ler acil olarak denetlenmeli, lağvedilerek “göç ve iltica kabul merkezleri” ne dönüştürülmelidir.
  2. İnsanlık ve savaş suçu işleyenler hariç, mülteci ve göçmenler için oturum izni bir an önce tanınmalıdır. Yine ikamet, barınma, çalışma izni, sosyal güvence hakkı tanınması için çalışmalar yapılmalıdır. Mülteci ve göçmenlerin, eğitim-sağlık ve kamu hizmetlerinden yararlanmasının önü açılmalıdır. Pandemide mülteciler özel koruma altına alınmalı, hastanelere gidebilmeleri için ülkelerine geri göndermeme güvencesi verilmelidir. Eğitim ve okullaşmada mülteci çocukların yaşadığı zorluklar dikkate alınarak koruyucu uygulamalara geçilmelidir.

Mülteci çocukların eğitime erişimi ve eğitim hakkının bir arada yaşamın sağlanması için önemli rolü gözardı edilmemeli, okul çağındaki çocukların atölyelerde değil yaşıtları gibi okullarda olması için gerekli koşullar sağlanmalıdır.

  1. Vatandaşlık için ‘ırk temelli’ tanımlamalar kaldırmalı ve bu işlemler için gereken harçlar azaltılmalıdır. “Önce insanlık istiyoruz” sözleriyle konferansta duygularını dile getiren mülteciler aslında vatandaşlık hakkı tartışmasının etik yönüne de vurgu yapmışlardır. Yasalarda çifte vatandaşlık uygulaması ve seçim hakkı tanınmalıdır. Vatandaşlık geçiş süreci için makul bir süre saptanmalıdır. Ayrıca mültecilerin Türkçe öğrenmesi ve Türkçenin yanında anadilde eğitim görebilmeleri sağlanmalıdır.
TEILEN