Gorbaçov Demokratizminin İçeriği ve Etkileri Üzerine – 2 Sosyalizmden tam kopuş, Perestroyka: SSCB’de kapitalizmin batılılaşması

Önceki sayıda “Gorbaçov demokratizmi”nin anti sosyalist içeriği, burjuva, anlamda bir demokratizmden bile uzak oluşu üzerinde duruldu; geliştirilen siyasal reformlar çeşitli yönleriyle inceleme konusu edildi.
Gorbaçov övgüsü yapan, onun olumlu ve iyileştirici tutum içinde olduğundan söz eden çeşitli akımlar, içeriği ve sınıfsal niteliğine ilişkin bir ayrım yapmadan ve burjuva ve proleter demokratizmi arasındaki farkları muğlâklaştıran genel bir demokratizm yüceltisiyle Sovyetler Birliği’nde uygulamaya konulan reformların “sosyalizmin iyileştirilmesi” doğrultusunda olduğunu ileri sürmekle kalmıyorlar.
Gorbaçov olumlamaları, onun “demokratizmi”nden etkilenme ve bu etkinin yanı sıra, Gorbaçov reformlarının ekonomik neden ve temelinin, onun ekonomik alandaki reformlarının görmezden gelinmesi ve siyasal liberalizasyonun ekonomik liberalizasyondan koparılıp ikincisine hiç ilgi gösterilmemesinden kaynaklanıyor. Pro-Sovyet revizyonistler dışındaki akımlar, Gorbaçov’un politik ekonominin yeniden yazımına girişmesi karşısında pek konuşma ve yazmayı tercih etmiyorlar.
Gorbaçov’un kendisi bu alanda ülkemizdeki olumlayıcılarından çok daha cesurdur. Ekonomide “yeniden yapılanma”dan (perestroyka), fabrika yöneticilerinin merkezi planlama karşısında yetkilerinin artmasından, fiyat, üretim miktarı, finans kaynakları ve fon aktarma konularında yetkilendirilip özerkleştirilmelerinden, oto-finansman ve kâr ilkesinin gözetilmesinden ve her şeyin buna bağlanmasından, hisse senetli ortaklıklardan, işletme ve toprakların kiralanmasından, özerk işletmelerin yabancı sermaye ile ortak yatırımlarından, işçi tenkisatından vb. söz etmekle kalmadı; 27. Kongre, sonrasındaki MK toplantıları ve 19. Konferans bu doğrultularda kararlar aldı. 1 Mayıs 1987, özel “aile işletmelerine” yeniden izin verilen tarih oldu. 1988’de çıkarılan bir diğer yasayla dileyen Sovyet vatandaşının kişisel olarak ya da grup halinde çeşitli sanayi işletmelerini kiralayabilmesi ve toprak kiralayarak kendi hesabına işletebilmesine olanak tanındı. Ülkemizdeki olumlayıcıları ise, Gorbaçov’a bu alanda destek vermekten kaçınıyor, işin doğrusu, O’na desteklerini ekonomik politikası değil, siyasal liberalizmi, soyut demokratizmi noktasından açıklıyor, özel mülkiyet ve teşebbüse izin, Gossplan’ın etkisizleştirilmesi noktalarında ağızlarını açmıyorlar. Doğaldır; sosyalizm sempatizanları ve Marksist literatürü kullananlara özel mülkiyet, kâr ilkesi ve benzeri konulardaki “iyileştirmeleri” kabul ettirmek, benimsetmek kolay değildir. Demokrasi ve demokratizm ise günün modası… Etkileme gücü yüksek…
Oysa “Gorbaçov demokratizmi” ya da “sosyalist iyileştirmeler” olarak gösterilmeye çalışılan siyasi liberalizasyonun kalkındığı temel, Sovyet ekonomisindeki tıkanma ve ekonominin liberalizasyonudur.
Birinci olarak, “Gorbaçov demokratizmi”, ileride üzerinde duracağımız Sovyet ekonomisindeki tıkanma ve Sovyet toplumunu çok yönlü olarak kıskacına alan derin buhran koşullarının bir sonucudur. Yıllardır harcı alem nedenlere bağlanan ve asıl olarak görmezden gelinerek gizlenmeye çalışılan revizyonist sistemin hastalıkları, tıkanma ve çok yönlü derin buhran koşullarında öylesine gözden gizlenemez boyutlara ulaşmıştır ki, artık sistemi aklamayıp olumlamanın yolu ve sistem içi “çözüm” olarak suç, ilenen çeşitli politikalar ve bunları izleyen politikacılara atılmak noktasına varılmıştır. Stalin zaten 1956’daki 20. Kongre’den beri tüm kötülüklerin kaynağı olarak açıktan saldırıya uğramaktadır. Gorbaçov’la birlikte bu saldırılar hayasızlık boyutuna varmıştır. Ama bugünün kötülük ve olumsuzluklarını, yaşamı 35 yıl önce sona eren ve ölünceye dek yaklaşık 30 yıl başarıyla ilerleyen sosyalist inşayı ve ekonominin durgunluk ve tıkanma tanımaksızın gelişmesini yöneten Stalin’le açıklamak ikna edici olmayacağı ve başarısızlık başarıyla açıklanamayacağı için, işin ucu yine Stalin’e bulaştırılarak merkezcilik, bürokratizm, kolektivizmde aşırıya gidiş gibi politikalara ve bunlardan sorumlu tutulan politikacılara suç atılıyor. Sistemin hastalık ve kötülüklerinin kaynağı olarak, uzun süredir izlenen ve tartışma konusu edilmekten kaçınılan sözü edilen türden politikalar ve onların sorumlusu, yürütücüsü ve savunucusu politikacılar gösterilerek sistem kurtarılmaya çalışılıyor. “Gorbaçov demokratizmi”nin bir nedeni ve kaynağı budur.
Artık gizlenemez olanı, zaten kendini açığa vuranı açıklama ya da kabullenme ve kaynak olarak sistemin yerine “sistem” adı edilse bile başka şeyleri, politikaları, politikacıları, pratik yanlışlıkları öne sürme; bu, sömürücü egemen sınıfların binlerce yıldır uygulaya-geldiği bir yöntemdir. Eski Mısır ya da Çin’de Firavun ya da imparator değişikliklerinin nedeni buydu, Osmanlı padişahları bu nedenle sadrazamlarının kellelerini alırlardı ve modern toplumlardaki hükümet değişikliklerinin nedeni budur: Sistem yerine uygulanan belli politika ya da politikaları kötülüklerin kaynağı olarak gösterip sorumlularını cezalandırma. Gorbaçov’un ülkemizde de birçok siyasal grup ve kişiyi etkileyerek birdenbire demokrat kesilmesinin altında yatan bir gerçek budur; bu yönüyle “Gorbaçov demokratizmi”, karşısında uyanık olunması ve revizyonist sistemin çıkmazını ve bunun doğrudan sistemde içkin kaynağını gizlemesine izin verilmemesi gereken bir demagojidir.
İkincisi, “Gorbaçov demokratizmi”, demagojiden öte, maddi hareket ettiricilere sahip bir eğilim olarak, ekonomik liberalizasyonun bir sonucu ve yansımasıdır. Sanki merkezi planlı ekonominin tasfiyesinden kaynaklanmıyormuş ve sanki merkezi planlı ekonomiye dayanan sosyalizm genel ve devresel buhranlara (örneğin durgunluk, tarımsal kriz, düşük kapasite kullanımı, emek üretkenliği ve verimlilikte düşme benzeri, kıtlık, paranın değer kaybı -enflasyon-, fiyat “ayarlamaları”nın dayatılmışlığı benzeri kriz unsur ve göstergelerine) kaynaklık edermiş gibi, Sovyet ekonomisindeki tıkanma, ekonominin daha da liberalleştirilmesi, sosyalizmin biçimsel kalıntılarının da yok edilmesi yoluyla aşılmaya çalışılmakta, kolektivizm ve merkezi planlamanın seçeneği olarak özelleştirme ve oto-finansmanın teori ve pratiği yapılmaktadır.
Bunun siyasal üst yapıdaki, siyasal ve ekonomik yönetsel aygıttaki yansıması, yine sosyalizmin bir kalıntısı olarak varlığını sürdüren, ama nitelik olarak burjuva revizyonist bir içerik kazanmış kurum, unsur, teknik ve yöntemlerin ekonomik yapıya ve onun yönetim gereksinmelerine uyum sağlayamayarak devreden çıkmaya yönelmesidir. Kapitalist gelişmenin zorunluluğunu dayatmasına bağlı olarak, sosyalizmden kalma birçok merkezi yönetsel mekanizma, şimdiye dek varlığını korumuş olduğu biçimselliğiyle de iptal edilmekte, aşırılığıyla piyasa koşullarına uyum sağlayamayan bazı merkezi yetkiler kaldırılmakta ve meta ve piyasa ekonomisinin gelişimi ve etkisinin artmasıyla koşut olarak yönetim aygıtı ve yetkilerde eskiye göre âdemi merkeziyetçi bir yeniden düzenlenme ihtiyacı ve bu yönde bir uygulama görülmektedir. Özelleştirmeler yanında grup mülkiyeti, oto-finansman ve kâr ilkeleriyle özerklik olarak propaganda edilerek yönetsel açıdan ademi merkeziyetçilikle birlikte “özyönetim sosyalizmi” adı takılan liberalizasyon yönünde ilerleyiş, kuşkusuz “demagoji” değil bir gerçektir. Ama “Gorbaçov demokratizmi” ve onun çeşitli yönleri üzerine, özellikle de yetersizliği üzerine yazılar yazarak “sosyalizmin sorunlarını” tartıştıkları iddiasında olanlar, bu “demokratizmin” kaynağı olan ekonominin “demokratizasyonu”nu sosyalizm açısından ele almamaya özen gösteriyorlar. Konuyu bazı yönleriyle biz ele alalım.
İki gelişme üzerinde duracağız:
Birincisi, özel teşebbüs ve mülkiyete resmen izin verilmesi ve lokantacılık, ayakkabıcılık, tamircilik gibi alanlarda yalnızca aile çalışanlarını istihdam eden, yani kısmen işçi çalıştırmayan özel sektöre olanak tanınmasıdır. Bunun sosyalist bir adım olmadığı, sosyalizm değil özel mülkiyet koşulları ve kapitalizm doğrultusunda bir “iyileştirme” ya da reform olduğu ortadadır. Ve bu, “sosyalizm” açısından yeni bir olgu da değildir.
Kâr ilkesi ve piyasa ekonomisinin çeşitli yönleriyle uygulamaya konduğu Kruşçev zamanından başlayarak birçok alanda yeraltı atölyeleri ve ticareti ortaya çıkmıştı. İmtiyazlar, yasa dışı ürün satımları gibi yollardan para biriktirenler, özellikle ürün fiyatlarının yüksek tutulduğu ve ürün kıtlığı çekilen alanlarda yasa dışı yatırımlar yapıyorlar, ticari faaliyet yürütüyorlar, küçük sermayelerini işletebiliyorlardı. Şimdi bu durum yasallaştırılıp onaylandı. Kara para yarattığı baskıyla kendisini meşrulaştırdı.
İkrarı ve savunusu SSCB ekonomi doktoru Otto Latsis’den: “Karşılanmayan herhangi bir talep ön plana çıkma eğilimi gösterdiğinden, bu talebin karşılanma zorunluluğu, geniş bir yasadışı özel faaliyet alanının ortaya çıkmasına neden oldu…
“Bireysel emek faaliyeti yasası pratikte var olan bu faaliyete bir kurallar çerçevesi çizdi. Ya da daha açık söylersek, şu anda bu faaliyetin gelişmesi için koşulları yarattı. Gerçekten de, SSCB’de milyonlarca insan çeşitli biçimlerde bu işlerde çalışıyor. Yasa yürürlüğe girmeden önce, bireysel çalışma için yasal lisansı olanların sayısı 100 binden fazla değilken, yasa yürürlüğe girdikten sonra 300 bin kişi daha resmen izin aldı. Şimdi 200 bin kişi de kooperatiflerde çalışıyor. Bu, geçmişle karşılaştırıldığında, büyük bir ilerlemedir.” (Dünyaya Bakış, Kasım 88, sf. 58)
Bireysel faaliyetin yasallaştırıldığı alanlar, başlıca, hizmetler ve zorunlu ihtiyaç maddeleri üretimi alanıdır. Lokantacılık gibi, kıtlığı çekilen sebze, hayvansal ürünler, ayakkabı, giysi gibi ürünler üretimi alanlarıdır. Ve 30’lar, 40’larda bu alanlarda talebi karşılayan üretim 60’lar, 70’lerde nedense karşılayamaz olmuştur! Talebin daha ileri boyutlarda ve çeşitlilikle karşılanabilir olması gerekirken, eski durum bile sürdürülememiş ve kıtlıklar baş göstermiştir. Planlı ekonominin sektörler arası oranlı gelişmesi yerine oransızlık ve bir tüketim toplumu yaratılmasının açık kabulüyle sayın doktor, “karşılanamayan talebin” yasadışı karşılanma yolu olarak eklenti bir özel ekonominin ortaya çıktığını belirtmekte ve bu durumun yasallaştırılmasını geçmişe göre “büyük bir ilerleme” olarak sunmaktadır. İlerleme olduğu açık. Ama nasıl bir ilerleme? Doktor, “sosyalist” bir ilerleme olduğu iddiasında. Oysa Stalin döneminin sosyalist ekonomisinde ne zorunlu tüketim maddeleri kıtlığı ne de bunun yasadışı ya da yasal yollardan özel teşebbüs aracılığıyla karşılanması ihtiyacı doğmuştu. Şimdi gelişen kapitalizm kendi ihtiyaçlarını dayatıyor. “İlerleme”, kapitalizm yönünde, kapitalizmin özelleşmesi biçimindedir.
Doktor Latsis, sözü edilen alanlarda sanki “müşteriler” eskiden, sosyalizm koşullarında “dağınık” değilmiş gibi, büyük üretim karşısında küçük üretimin ve buradan giderek özel teşebbüsün gerekliliğinin teorisini yapmaya çalışmakta ve teorisini kâr ilkesi üzerine oturtmaktadır:
“Hizmetler alanında ve ayrıca belli ölçüde, perakende ticaret ve toplu beslenme alanlarında müşteriler ‘dağınık’tır ve bu, bireysel emeğe gereksinim yaratmaktadır. Şimdiye kadar bu alanlarda kurmakta olduğumuz devlet işletmeleri, büyük ölçüde, fonlardan ve kaynaklardan harcama yapılmasını getirdi ve bunların çoğunlukla verimsiz, rekabete dayanıksız ve kısacası, kârsız oldukları ortaya çıktı… Gerçekte pratik olmayan yerde biçimsel toplumsallaştırmayı yürütmeye çalışmak, genelde tek ve aynı sonucu doğurdu: Yapay olarak kurulmuş geniş ölçekli üretim kendi görevlerini yerine getiremedi.” (agy.)
Doktor Latsis’in tartışmayı sosyalist değil kapitalist bir çerçevede, kapitalizmin normları ve literatürü temelinde yürüttüğünü kanıtlamak gerekmiyor. “Rekabete dayanıksızlık”, “kârsızlık” gerekçeleri kendi başlarına birer kanıttır.
Henüz üretim ve emeğin yeterince yoğunlaşmadığı ve küçük üreticilerin kolektifleşmeye ikna edilemediği koşullarda küçük üretimin bir süre daha devamını kabullenmek ve kolektifleştirmeyi ertelemek ve maddi isteksizlik, sabotajlar gibi nedenlerle ortaya çıkabilecek olumsuz sonuçları dolayısıyla erken kolektifleştirmeden kaçınmak değil tartışılan. Bu nedenlerle 50’lere kadar kooperatifçi köylülerin evlerinin önündeki küçük bahçelerde kendi tüketimleri için ve artanını da satmak üzere özel küçük üretim faaliyetinde bulundukları biliniyor. Ama bu, koşulların olgunlaşmasıyla giderilmesi gereken bir durumken, şimdi hem tarımda hem de kentlere yayılarak genelleştiriliyor. Tartışılan, kolektiflikten özel teşebbüs ve mülkiyete geri dönüşün gerekliliği ve faziletidir. Bireysel emeğe gereksinimin aşıldığı alanlarda bireysel emeğin kolektif emek, özel mülkiyetin kolektif mülkiyet karşısında propagandasıyla savunulan, kapitalizmdir.
İkincisi ve yine bu yöndeki bir diğer onama da, genel olarak kâr ilkesinin, işletme ve kooperatiflerin görece kendilerine yeterli’ birimler haline gelip fonları, üretimi, ürün fiyatlarını vb. saptamalarının, ürünlerin tümünü ya da belli bir bölümünü, nasıl, nerede ve ne amaçla kullanacaklarını bütünüyle kendilerinin kararlaştırmalarının ve üstelik yabancı sermayeyle ortaklıklar kurabilmelerinin tam bir açıklıkla resmileştirilmesidir. Oto-finansman ve kâr ilkeleri 1987’de kabul edilen SSCB Devlet İşletmeleri (Birlikleri) Yasasıyla Sovyet sanayisinin şimdi yarısından fazlasında uygulanıyor ve 1990’da ülke ekonomisinin tümü bu ilkelere göre düzenlenmiş olacaktır. “1988 yılının başlarında SSCB’de toplam 51 milyon kişinin çalıştığı 76 binden fazla birlik, işletme, kolektif çiftlik ve devlet çiftliği ile başka kuruluş tam ekonomik muhasebe ile ve öz-finansman temelinde çalışmaya başladı. Bunlar sanayi ve tarım alanında üretimin % 60’ını, iletişim alanının % 100’ünü, perakende pazarlamanın % 97’sini ve sözleşmeli işlerin % 37’sini kapsıyor. Ulaşımın % 88’i, günlük hizmetlerin % 50’den fazlası öz-finansman temelinde sağlanıyor.” (Dünyaya Bakış, Kasım 88, sf. 55)
SBKP 19. Konferansı’nı izleyip anlatan Ali Söylemezoğlu, merkezi planın geçersizleştirilmesine değil, “emir-komuta yöntemlerine dayanan bir ekonomik yönetim mekanizması”, “buyrukçu, bürokratik mekanizma” olarak tanımladığı planlı ekonomiye bağladığı ters-yüz etmenin bu kadarı olur! sektörler arası oransızlıklardan söz ettikten sonra, kapitalizmin çıkış yolu olarak görüldüğünü önce üstü örtülü sonra açıkça belirtiyor:
“Sanayi gelişip işletmelerin ve üretilen malların sayısı artıp ekonominin yapısı karmaşıklaştıkça, ortaya çıkan yönetim mekanizması (merkezi planlama mekanizması-MY) ile toplumun gereksinimleri çelişmeye başladı. Hele SB birçok malı ‘dünyada en fazla üreten ülke’ durumuna geldikten sonra, ekonomik yönetim mekanizmasının üstesinden gelmesi gereken ödev, ne pahasına olursa olsun belli üretim hedeflerine ulaşmak değil, üretimin en ekonomik yollardan, en verimli yöntemlerle yapılması olmuştu.” (Yeni Açılım, Eylül 88, sf. 41)
“En ekonomik yol”, “en verimli yöntem”, kârlılığı esas alan kapitalist yol ve yöntemlerdir ve yazar 19. Konferans’ın ekonomik reform önlemlerini özetlerken, bunu açıkça ortaya koyuyor:
“Yalnızca bireyler değil, işletmeler ve kooperatifler de mali bakımdan özerk olacaklar. Yani ekonominin bütün birimleri bundan böyle mümkün olduğu kadar çok kâr elde etmeye çalışmakla yükümlüdür. Görevleri, liste halinde belirlenmiş çeşitli mal miktarlarını üretmek değil, fiyatları, tüketicinin talebini, devlet siparişlerini, diğer işletmelerin taleplerini dikkate alarak neyi ne kadar ve nasıl üreteceklerine karar vermek ve sonuçta zarar değil, kâr elde etmeyi hedeflemek olacaktır. Çünkü zarar ederlerse devlet bu zararı ödemeyecektir. Buna karşılık, kâr elde ederlerse bu kârı diledikleri gibi harcayabileceklerdir.
İşletmeler birbirleriyle serbestçe ticaret yapabilecekler, ithalat ve ihracata girişebileceklerdir.” (agy,s.44)
Kâr… kâr… hem de “mümkün olduğu kadar çok kâr… kârın azamisi. “Yalnızca bireyler değil”, yani bireysel özel teşebbüs değil yalnızca, “işletmeler ve kooperatifler de mali bakımdan özerk olacak” ve “mümkün olduğu kadar çok kâr elde etmeye” çalışacaklardır. Bireysel özel teşebbüs ve mülkiyetle, aynı amaca, kâr amacına sahip işletme ve kooperatifler arasında ne türden bir fark oluyor? Özde hiçbir fark yoktur. Bu durumda işletme ve kooperatifler açıktan kapitalist tarzda örgütlenmiş kooperatiflere dönüştürülüyor ve buna “öz yönetimcilik” deniyor. Bu kooperatif işletmelerin kapitalist girişimciler oldukları, özel kapitalist girişimlerden farklarının yalnızca mülkiyet biçimlerinde, kapitalist grup ya da kooperatif mülkiyet biçiminde görülebileceği belirgindir.
Özel teşebbüs ve mülkiyetin, belirli üretim sektörleri açısından açık olarak resmileştirilmesi yeni ve ileri bir “sosyalist” (!) adım olmakla birlikte, sosyalist kolektif mülkiyetin, tekelci kapitalist devlet mülkiyeti yanında, çeşitli işletmelerin grup mülkiyetine dönüştürülmesi ve kooperatiflerin grup mülkiyetinin sosyalist niteliğinden arınarak kapitalist bir niteliğe bürünmesi üretim araçlarını da kapsar hale getirilmesi yeni değildir. Kooperatif türünden kapitalist kolektif mülkiyet biçimleri daha Kruşçev zamanında geliştirilmişti. Onun zamanında iki önemli gelişme; işletmelere yatırılmış sermayeleri ile özellikle birikim-yatırım fonlarının kullanımı (genel olarak ve bir bölümünü kesinlikle) üzerinde yetki sahibi olma ve karar verme olanağı sağlanması ve yönetimi makina-traktör istasyonları merkezi devlet kuruluşunda olan tarımsal makinaların sosyalist mülkiyetinin, bu makinaların kooperatiflere devredilmesi ile grup mülkiyetine dönüştürülmesi şeklinde oldu. Kruşçev böylece -diğer çeşitli reformlarıyla birlikte- meta ekonomisini yerleştirmiş, işletmeleri birbirleriyle belirgin bir rekabet içinde üretime ve üretimlerini daha fazla kâr elde etme hedefiyle gerçekleştirmeye yöneltmiştir. Daha fazla kâr, o zaman “kazanç” deniyordu, elde eden işletme yöneticileri ve çalışanlarının prim ve ikramiye, maaş ve ücretlerinin yükseltilmesi yoluyla maddi olarak teşvik edilmeleri önleminin uygulanmasını başlatan da Kruşçev’dir.
1965 Liberman reformları, Kruşçev’in açtığı yolda, onun attığı adımların geliştirilmesi ve bütünüyle sistematize edilmesi olarak şekillendi. Merkezi planın rolünün esasta bölge ve işletmelere devri, ikincilerin özerkliğinin artırılmasıyla gerçekleştirildi. Bu, kuşkusuz, kapitalist mülkiyetin kolektif revizyonist biçimlerinin, birbirleriyle içice geçmiş haliyle ve yan yana tekelci devlet ve grup mülkiyetinin ortaya çıkmasına denk düştü. Kâr esasına göre üretim, maddi teşvikler, Liberman reformlarıyla açıkça adı konan gelişmelerdi.
Liberman’ın ortaya koyduğu görüşler ise daha önceden, Oscar Lange okulundan gelme Polonyalı profesör Wlodzimierz Brus tarafından bugün Gorbaçov’un savunduğu açıklıkla savunulmuştu. Brus, “işletmelerin ürettikleri malların tip ve miktarına özgürce karar vermelerini ve malı kimden alacaklarını kendilerinin belirlemelerini, kendi mali kaynaklarına sahip olmalarını ve üretimin temposu ile çalışmanın iç örgütlenmesine kendilerinin karar vermesini” (Antonio Carlo, SB’nin Sosyo-Ekonomik Karakteri, sf. 137) öngörerek “temel ilke”yi açıkça ve daha 1950’lerde ortaya koymuştu:
“Girişimlerin karar özgürlüğünün ölçütleri, faaliyetlerinin kârlılık ilkesine dayanmasından çıkar. Bu, üretim hedefleri ve yöntemlerinin seçiminde özerk olarak hareket edebilen girişimleri yönlendirebilecek mümkün olan biricik ilkedir.” (Aktaran: A. Carlo, agy.)
Aynı tezler Çek O. Şik ve öz-yönetimci Yugoslav revizyonistlerince de önceden savunulmuştu. Şik’in pratiğe aktarma girişimi aşırı bulunarak yarıda kalmış, Yugoslavya’da ise ekonomik ve toplumsal yaşamı düzenlemişti.
Gorbaçov’un, itibarını iade ederek “namus borcu”nu ödediği bir diğer ünlü önceli ise Buharin’dir. Tarım ve sanayide burjuva unsurların, nepmanlar ve kulakların sosyalist ekonomi içinde bir tür “eritilmesi” ve “sosyalizmle kapitalizmin bütünleşmesi” tezini geliştirerek serbest pazarın, piyasanın ekonominin düzenleyicisi olmasını öngören Buharin’in bugün Sovyetler Birliği’nde baş tacı edilmesi nedensiz değildir. Desantralizasyon, mali özerklik, özyönetim ve kâr ilkesinin sosyalizme yamanması, onun öncellerini bir yana bırakırsak, Buharin’den kalmadır ve “şerefi”, “isim babalığı” Gorbaçov’a ait değildir.
Kendini önceleyen düşünsel köklere ve pratiğe sahip SSCB’de Kruşçev tarafından başlatılıp Liberman tarafından ilerletilen, Kosigin’in uygulamasını sürdürdüğü ekonomik reformlar, üzerinde duracağımız başka nedenlerle birlikte, özel teşebbüs ve mülkiyete temel oluşturan, ona çağrı çıkaran gelişmelerdir. Gorbaçov, bugün öncellerinin başlattığı işi tamamlamakta; kâr amacına dayalı üretim, meta ekonomisi, işgücünün metalaşması gibi belirgin unsurlarıyla kolektif kapitalist ekonomiyi, revizyonist biçim altında kolektif devlet ve grup mülkiyetine dayanarak, ama merkezi ve kolektif faktörleri ileri boyutlarda aşındırıp azaltarak, liberalleştirmekte, ve öte yandan, bununla yetinmeyip, kolektif mülkiyet biçimlerinin yanına bireysel kapitalist özel mülkiyetin de bayrağını çekmektedir.
Gorbaçov, Mayıs 87’de yasalaştırdığı özel mülkiyete dayalı işletmelerin etkinlik alanlarıyla büyüklüklerini sınırlı tuttu. Başlangıç olarak, aile işletmeleri olmaktan ileri gitmelerine, aile mensupları dışında işçi çalıştırmalarına izin vermedi. Ancak, teorik bir ihtimal olmaktan çıkıp pratik bir uygulama haline gelerek kendine yol açan özel mülkiyeti, işgücünün meta olarak kullanımında konulan sınırları da parçalayıp atacağı kolaylıkla öngörülebilir. Önce “aile” kavramının amca-dayı ve oğullarını içine alarak genişlemesi, sonra “aile dostlarını” da kapsar hale gelmesi, daha sonra ise, giderek ortadan kalkmak üzere yalnızca çalıştırılabilecek işçi sayısına sınırlama konması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Süreç içinde bu sınırlar ve sınırlamaların önce pratikte ardından da yasal olarak tamamen kalkmasından doğal bir şey olamaz. “Bireysel emek” ve özel teşebbüsün yasallaştırılmasını “geçmişle karşılaştırıldığında büyük bir ilerleme” olarak gören doktor Latsis de, bu açıdan bugün yapılanların, henüz “…var olan ve yapılması gerekenler açısından, çok önemsiz kalmakta” olduğunu ileri sürecek kadar açık sözlüdür ve zaten çok şey yapılması gerektiğini düşünmektedir. Ama adımlar, yavaş, denenerek, sonuçları gözlenip geliştirilmek üzere, kontrollü bir tarzda atılıyor.
Ancak Gorbaçov, bu konuda da yeni birşey keşfedip uygulamıyor. Yaptığı, Oto Şik ve Dubçek’in, Kruşçev’in, Liberman’ın açtığı yolda ilerleyerek Macaristan, Yugoslavya, Çin gibi ülkelerdeki uygulamaları Sovyetler Birliği’ne adapte etmeye çalışmaktır. Bu ülkelerden kiminde özel işletmelerin çalıştırabileceği işçi sayısı 15 ile “sınırlanmıştır”, kiminde “sınır” tamamen kalkmak üzere 100 işçi düzeyine varmıştır. Örneğin Macaristan kurduğu serbest bölgelerde ne işçi sayısında ne de sömürü oranında sınırlama tanımaktadır. Görünen köy kılavuz istemez: SSCB’de ortaya çıkan özel bireysel mülkiyet Sovyet ekonomisinin önemli bir boyutu olmaya adaydır. Sovyet ekonomisti Shmeljev, “Gorboçov’un amacı devlet sektörüne paralel geniş bir küçük özel işletme ve çiftlikler ağı yaratmaktır” demektedir. Ve özel ekonomi, Sovyet ekonomisinin bugünden oldukça geniş bir yönünü oluşturmaktadır.
Ve bu olgu ne “ileri sosyalist toplum” ne de “sınıfsız toplum inşasının bir öğesi” olarak gösterilemez. “Sosyalizmin maddi teknik temelinin kurulduğu ve bu nedenle kapitalizmin restorasyonunun olanaksız olduğu” iddiasıyla geri dönüş ve sosyal emperyalizm teorilerinin dayanaksızlığını ileri süren revizyonist ideologlar ve onlardan etkilenen ara akımlar, şimdi bu özelleştirme rüzgarını neyle açıklayacaklar? Başka şeyler bir yana, özelleştirmeler heyula gibi ortadayken, geri dönüş ve Sovyet ekonomisinin kapitalist niteliği ya da diyelim SSCB’de “kapitalistleşme (süreci)” hâlâ nasıl yadsınacak? Nasıl bir maddi teknik temel inşasının tamamlanması ve nasıl bir geri dönülmezlik özel mülkiyete yol açabilmekte, Gorbaçov’un dediği gibi, onu gerekli kılabilmekte ve onunla birlikte var olabilmektedir? Tarımda bile özel mülkiyetin tasfiyesi üzerinden elli yıla yakın bir süre geçmişken, özel mülkiyetin, sanayi dâhil, bu yeni yükselişini, sosyalist bir yaklaşımla gerekli görmek, savunmak ve benimsemek olanaklı mıdır? “Sosyalizmin sorunları” üzerine yazanlardan, bu konu üzerine de yazmalarını ve özellikle konuyla sosyalist demokrasi ve demokratizasyon arasında nasıl bir bağ olabileceğini ortaya koymalarını beklemek hakkımız olsa gerek.
Özelleştirme açık bireysel mülkiyetin yasallaştırılmasıyla kalmıyor. Daha ileri adımlar atılmakta ve büyük ölçekli ya da görece büyük ölçekli üretimin de özelleştirilmesine gidilmektedir. Ancak bazı “küçük” görünüm sorunları nedeniyle, çok açık-seçik sosyalizm karşıtı görünmekten kaçınmak için eski bazı yöntemler “keşfedilmektedir” yeniden. Görece büyük ve aile mensupları dışında işçi çalıştıran sanayi ve tarım işletmeleri görünüşte özel mülkiyet konusu edilmemekte, ama sanayi işletmeleri ve topraklar (üzerinde tarım işletmeleri kurulmak ya da kurulu olanları çalıştırılmak üzere) kişi ya da gruplara kiralanmaktadır. İşletmelerde işçi çalıştırılıp emek kapitalist tarzda örgütlendikten ve kâr amacıyla üretim yapıldıktan sonra, işletme mülkiyetinin devlet ya da özel kişiler ve gruplar elinde olmasının ne önemi vardır? Toprak açısından tek önemi, mutlak rantın kalkması ve diferansiyel rantın devlete ya da kişilere kalmasıdır. Kapitalist ülkelerde sanayi işletmelerinin kiralanması istisna olmakla birlikte (bu ülkelerde işletmelerde alınıp satılır daha çok), toprak kiralama yaygındır. Ve toprağın ulu-sallaştırıldığı kapitalist ülke örnekleri de vardır. İşletmeler ve toprağın serbestçe alınıp satılamaması özel kapitalizme konan belirli sınırlamalardır yalnızca. Bu da çeşitli kapitalist ülkelerde, hiç değilse özel bazı bölgelerde görülmektedir. Örneğin Urfa’da göstermelik “tarım reformu” projesi, dağıtılan toprakların alınıp satılması ve üçüncü şahıslara kiralanmasını yasaklıyordu. Ve SSCB’de işletme ve toprak kiralarının gündeme konulmasının tek bir anlamı vardır: Büyük ölçekli üretimin özelleşmesine yumuşak bir geçişi mümkün kılma, görünümü şimdilik kurtarmaya uğraşma.
Özel mülkiyetin ortaya çıkış nedenlerine geçmeden, doğrudan Gorbaçov’a başvurarak, aynı nedenlerden kaynaklanan revizyonist/kapitalist kolektif mülkiyet biçimlerinden ve merkezi planlamadan uzaklaşma, kâr için üretim, meta ve piyasa ekonomisini rasyonelleştirme önlemleri üzerinde duralım.
27. Kongre’ye sunduğu raporunda Gorbaçov, ekonominin yönetiminde esas alınacak bir ilkeyi şöyle belirtiyor:
“Kurum ve işletmelerin özerklik çerçevelerinin gitgide genişletilerek daha yüksek hedeflere varılmasında sorumluluklarının artırılması, bu maksatla katıksız bir maliyet muhasebesi, kendini destekleme ve kendi kendine finansman ilkelerinin kabul edilmesi ve gelirlerinin ne olacağının kendi çalışmalarındaki verimliliğe bağlı olacağı ilkesinin yerleştirilmesi.” (A. B. Kafaoğlu, Dünyada Neler Oluyor, Gorbaçov ve Sosyalizmde Yeni Yollar…sf.45)
Yine Gorbaçov aynı doğrultuda şunları da söylüyor:
“…eğer yukarıdan gönderilmiş direktiflerin saptadığı hedefler yerine ekonomik standartları uygulamak zorunlu ve haklı ise, bu, planlı yön verme ilkesinden bir dönüş değil, onun yöntemlerinde bir yenilik olarak kabul edilmelidir.” (Agy, sf. 54)
“Ayrıca işletmelere de… genişleme ve aletlerini yenileme fonlarını kazanmaları olanakları tanınmalıdır.” (Agy. sf. 50)
Açık ki, Gorbaçov, merkezi plan yerine işletmelerin özerkliğini, yani kendi üretim ve birikimlerinde yetkilendirilmelerini, “yüksek hedeflere” onların “sorumlulukları artırılarak” varılmasını geçirmektedir.
İşletmelerin özerk üretim ve birikimlerinin, kendi “genişleme ve alet yenileme fonlarını kazanmalarının ilke ya da amacı olarak, kuşkusuz planlı sosyalist üretimin amacı olan çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ile karşıtlık halindeki kâr amacını ya da ilkesini “maliyet muhasebesi” (x) adı altında ortaya koymakta, işletmelerin gelirlerinin, yani kârlarının, fonların “verimli” kullanılarak düşük maliyetle üretimi gerçekleştirmelerine bağlı olacağını ilan etmektedir.
Zaten kendi üretim ve birikimleriyle ilgili olarak yetkili kılınmış işletmelerin üretimlerini düzenleyecek kâr ilkesi dışında bir ilke varsayılamaz.
Tek tek fabrika ve işletmelerin kendi başlarına emeğin ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarını kolaylaştırmayı amaç edinmeleri, iyi niyetle amaç edinseler bile bunu gerçekleştirmeleri, çalışma ve üretimin tek tek fabrikalardaki örgütlülüğüyle toplumsal örgütsüzlüğü arasındaki karşıtlıkla var olan kapitalist üretim koşullarında ne denli olanaklıysa, ütopik sosyalist Owen tek tek fabrikaları baz alarak bunu ne denli sağlayabildiyse, o denli olanaklı ve gerçekleşebilir bir şeydir. Tek tek fabrikalardaki planlı üretimin toplumsal plansızlık, rekabet ve üretim anarşisi koşullarında gerçekleşmesi, kapitalizmin temel çelişmesinin bir görünümüdür. Ve merkezi planlama yerine tek tek işletmelerin üretim ve birikimlerinde yetkilendirilmeleri, kaçınılmaz olarak, işletmelerin “genişleme fonlarını kazanma” ve “kendi kendine finansmanını sağlama” ve “daha verimli çalışarak” daha fazla gelir ve kâr elde etme yarışını koşullandıracak; her bir işletmenin daha fazla fon peşinde diğer işletmelerle rekabetini zorunlu kılacak ve daha fazla fon, ancak rekabet halindeki işletmelerce ya da onları bu rekabete yönlendiren, hâlâ bir yönüyle merkezi kalmaya devam eden kuruluşlarca planlanması mümkün olmayan üretim koşullarında, üretim anarşisi çerçevesinde, planlanmamış, bilinmeyen pazar için rakipler olarak birbirlerinin gelir ve kârlarını engelleyen tek tek işletmelerin planlı üretimlerine bağlı olarak elde edilebilecektir.
O masum “işletme özerkliği” ve özyönetim sözcüklerinin altında bütün bir kapitalist üretim koşulları yatmaktadır, oto-finansman ilkesi uyarınca işletmelerin birbirleri karşısında (ve kaçınılmaz olarak birbirleriyle rekabet halinde) kazançlarını, kârlarını gerçekleştirecek olan ise, tümüyle piyasa koşullarıdır. Birbirleriyle rekabet halindeki işletmeler, kârlarını, piyasada oluşacak ortalama kâr oranı bağlamında gerçekleştirebilirler ve zaten Gorbaçov tamamen bunu söylemekte, işletmelerin birikim fonlarını kazanırken, yani sermayelerini yeniden üretim sürecinde “maliyet muhasebesi” ilkesini kullanacaklarını, kâr-zarar hesabıyla piyasayı esas alacaklarını ve özel olarak plan hedeflerini aşan üretimlerinin dolaysız bir şekilde piyasa ekonomisinin bir unsuru haline gelebileceğini ve gelmesi gerektiğini belirtmektedir.
Gorbaçov, özelleştirmeler ve işletme ve toprak kiralamaları ayrı tutulursa, sermaye mallarının alım-satımını sözde özgürleştirmiyor, ama işletmelerin birikimlerinin piyasa koşullarında gerçekleşeceğini söyleyerek, onların meta olduklarını dolaylı olarak kabul ediyor; ve sermaye malları olup olmadıklarını özel olarak belirtmeden, plan hedefi üzerinde üretilen ürünlerin, birbirlerinin pazarı olan ve halâ sosyalist mülkiyete dayalı oldukları iddia edilen kuruluşlar arasında alım-satım konusu olabileceğini, yani metalaşacağını ortaya koyarak piyasa ekonomisine doğru bir adım daha atıyor ve aynı anlama gelmek üzere, revizyonist/kapitalist kolektif mülkiyeti grup mülkiyetine dönüştürme yolunda ilerliyor. Çok açık söylüyor Gorbaçov: “Plan hedefleri yerine ekonomik standartları uygulamak zorunlu ve haklı ise bu, yenilik olarak kabul edilmelidir.” “Ekonomik standart” ile kastedilenin piyasa ekonomisinin geçerli kategorileri olduğu ortadadır. Oto-finansmanla birikim fonlarını oluştururken ve hele plan hedefleri, üzerindeki ürünlerini değerlendirirken işletmeler, “ekonomik standartları” uygulayacaklar, yani piyasanın kendilerini zorunlu kıldığı önlemleri alacak ve tanrı adına planlamadan vazgeçildiğini düşünmeyeceklerdir.
Sovyet revizyonistleri kâr ilkesini, piyasa ve meta ekonomisini, işletmelerin bağımsız ekonomik birimler olmalarını yalnızca sanayi alanında savunmuyor, tarımda daha da ileri noktalara gidiyorlar. Gorbaçov, 27. Kongre’ye sunduğu raporda şunları söylüyor:
“Ana fikir, yönetimin ekonomik ilkelerine geniş bir yaygınlık sağlamak, kolektif çiftliklerle devlet çiftliklerinin özerkliğini esaslı şekilde genişletmek, son sonuçlardaki sorumluluklarını artırmaktır.” (Agy, sf. 42)
Gorbaçov’un “ekonomik ilkeler” dediği piyasa ekonomisi kuralları, “son sonuçlar”la kastettiği ise, A. B. Kafaoğlu’nun da sözünü ettiği üzere, vergiler vb. çıktıktan sonra kalan kârdır, üretimin sonucunda elde edilen kazançtır. “Son sonuç” net kârlılıktır.
“Maliyet muhasebesi” ve “birikim fonları”, kâr ilkesi, tarımda, kooperatif (grup) mülkiyeti de söz konusu olduğundan olsa gerek, daha çok vurgulanarak savunuluyor:
“Gerçek maliyet muhasebesi ve dakik kâr-zarar hesapları, bütün agro-endüstriyel kompleksleri bağlayan temel kural olmalı ve devlet ve kolektif çiftliklerinde de titizlikle uygulanmalıdır.” (Agy, sf. 43)
“Çiftlikler üretimlerini geliştirme yolunda esas olarak kendi fonlarını kullanacaklar, kâr ve gelirlerini artıracaklar, özendirmeler sağlayacaklardır.” (Agy, sf. 44)
Ve mülkiyetteki farklılaşma ve tek tek ekonomik birimlerin (işletme, kooperatif vb.) birikim fonlarını oluşturma, bunun kaçınılmaz olarak rekabet ve piyasa koşullarında oluşabilmesi, dolayısıyla ürünlerin metalaşmasının öngörülmesi, dolaysız meta ekonomisinin savunulması aracılığıyla, -özel ve kira konusu sanayi işletmeleri ve yine sanayi işletmelerinin satış sözleşmelerini kendilerinin düzenlemeleri olgusu ayrı tutulursa- tarımda, daha uç bir noktaya gidilerek aşılmaktadır:
“…çiftlikler, plan hedefi üzerindeki ürünlerini (patates, meyve ve sebzelerde üretimlerinin önemli bir kısmı için) kendi uygun gördükleri biçimde satabilirler, ya da kolektif çiftliklerde işleyebilirler ve kooperatiflerin mağazalarında satabilirler, personelinin gereksinimi için kullanabilirler.” (Agy, sf. 42-43)
Kolektif devlet mülkiyetinin geçerli olduğu devlet çiftliklerini bir yana bırakırsak, bir yana bırakmalıyız, çünkü bunların devlet mülkiyetindeki sanayi işletmelerinden bir farkı olmaması gerekir, kolhoz ya da kooperatiflerin, grup mülkiyetinin geçerli olduğu bu tür çiftliklerin üretimlerinin artırılması için -gerektiğinde- belirli teşvikler yapılabilir. Ve zaten sosyalist ekonomi çerçevesinde de bu tür çiftliklerde devlet mülkiyetindeki sanayi işletmeleri arasında ürünlerin değişimi, meta mübadelesi olarak gerçekleşir. Ancak meta ilişkileri alanının sürekli sınırlanma çabası içinde olunması gereği, hem bu teşviklerin sosyalist devlet mülkiyetinin geçerli olduğu kolektif çiftliklere dek uzatılmamasını hem de kolhoz ya da kooperatifler açısından plan çerçevesinde ele alınması ve ürün fiyatlarına ilişkin sözleşmelere dayanması gereken meta ilişkilerini tümüyle piyasa koşullarında bu işletmelerin belirlemesine izin verilmemesini şart koşar. Oysa özellikle meyve ve sebze üretiminde ürünlerin hemen tümü piyasaya sunulabilir kılınıyor. Bu ürünler, tamamen çiftliklerin kâr amacına uygun olarak ve piyasada fiyatlanarak (x) hem meta ilişkileri alanını genişletiyor hem de bu durum çiftlikleri kendi başına buyruk ve sadece piyasa koşullarını dikkate alarak üretim yapan işletmeler haline getiriyor. Üstelik devlet çiftlikleriyle kolhozlar arasında da bir ayrım yapılmayarak, genel olarak tarım sektörü piyasa mekanizması ve meta ekonomisi alanına itiliyor. Gorbaçov, bu yönelimin nedenlerinden biri olarak, kıtlığın önüne geçilmesi ve piyasa koşulları verimlilik artırılmasının etkeni ve garantisiymiş gibi verimliliğin yükselmesi yoluyla özellikle sebze-meyve üretimindeki darboğazın aşılarak beslenme sorununun çözümlenmesi kaygısını belirtiyor. Oysa kolaylıkla anlaşılabilir ki, kıtlık vb. gibi koşullarda plan hedeflerinin aşılmasını sağlamak amacıyla genel olarak tarımın ya da belirli tarım ürünlerinin teşvik edilmesinden tamamen farklı bir uygulama söz konusu-; dur bugün SSCB’de. Oto-finansmanıyla, kâr amacıyla, piyasa ekonomisiyle, mülkiyet ilişkileriyle…
( (x) Kruşçev’le birlikte, merkezi plan uyarınca sektörler arası uyumla oranlı gelişen sosyalist üretim ve ekonomi geçersizleştikçe, bu orantılığın bir ifadesi olan ve emek ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi amacını yansıtan, planla saptanan istikrarlı fiyatlar, şekillenmeye başlayan piyasa ekonomisinde çeşitli faktörlerden etkilenen, karaborsayla yükselmeye itilen, oransızlıklardan kaynaklanarak dalgalanan, aşırı dalgalanması narhlarla ve sübvansiyonlarla önlenmeye çalışılan -ama bunun da kıtlık ve karaborsayı tahrik ettiği- istikrarsız fiyatlara bıraktı yerini. Şimdi bu durum fiyatların tamamen piyasada oluşmasının önündeki engellerin kaldırılması yoluyla “aşılmaya”, iddiaya göre istikrarsızlık giderilmeye, ama aslında istikrarsızlık sistemleştirilmeye yöneliniyor. Gorbaçov, “fiyatlar, ekonomik ve sosyal politikanın aktif bir etkeni olmalıdır. Etkili bir maliyet muhasebesini örgütlemeye dönük ve nüfusun gerçek gelirini artırma amacına uygun şekilde fiyat sistemini bir bütün olarak yeni biçime göre ayarlayacağız. Fiyatlar daha esnek şekilde oluşturulmalı, fiyat düzeyleri sadece o mala giren maliyet giderlerini değil, fakat tüketicinin bu malları satın alma gücüyle de ilgili olmalıdır. Ayrıca toplumun ve tüketicinin bu mallardan beklentileri ve malın kalitesi de dikkat edilecek noktalardır. “(Agy, s.48) diyor. Propagandif sözler bir yana, fiyatlar bütünüyle piyasada oluşmaya terk ediliyor: “Esnek (yani dalgalanan) fiyatlar”. Emekçilerin iyiliğinin gözetildiği görünümüyle sunulmaya çalışılan fiyat düzeylerinin satın alma gücüyle ilintisi ve tüketici beklentileri tamamen piyasa faktörleridir. 19. konferans kararlarını özetleyen Ali Söylemezoğlu da “… bütün fiyatların değiştirilmesi amaçlanıyor. Yalnızca fiyatlar değiştirilmeyecek, fiyatların belirlenme biçjmi de değiştirilecek” (Y. Açılım, Eylül 88, s.45) dedikten sonra, geleceğe ilişkin şu tahmini yapıyor: “… SSCB’deki fiyat oranlarının bir süre sonra esas itibariyle dünya pazarlarındaki fiyat oranlarına benzeyeceği tahmin edilebilir”. Güzel bir gelecek!)
Bu ürünler, tamamen çiftliklerin kâr amacına uygun olarak ve piyasada fiyatlanarak hem meta ilişkileri alanını genişletiyor hem de bu durum çiftlikleri kendi başına buyruk ve sadece piyasa koşullarını dikkate alarak üretim yapan işletmeler haline getiriyor.
Hem sanayi hem tarım sektörü, tarımda daha ileri noktalara varılmak üzere, işletmelerin birbirleriyle rekabet halinde ve kaçınılmazca üretim anarşisi koşullarında ürettikleri, kendi finansman olanaklarını yaratmaya yöneldikleri, üretimin miktar ve koşullarını, ürünün en azından bir bölümünün fiyatlarını buna uygun olarak saptama olanağına sahip oldukları, yine birbirleriyle rekabet halinde ve durumda zorunlu düzenleyici olarak kaçınılmaz rolünü oynayan piyasa mekanizması bağlamında kârlarını gerçekleştirdikleri ve hem özel hem kolektif devlet ve grup mülkiyetinin yan yana bulunduğu meta ekonomisi temelinde örgütlendiriliyor. Merkezi plan ve kuruluşlar aleyhine bölgelerin, yerel kuruluşların ve işletmelerin yetkilendirilmesi ve özerkliklerinin artırılmasının içeriği böyledir.
Birbirleriyle rekabet halindeki, piyasa koşullarında kârlarını en yüksek düzeyde gerçekleştirmeye yönelen Yugoslav “özyönetim” modeli uygulamasıyla, işletmelerin merkezi plan çerçevesinde bir özerklikle sınırlandırıldıkları sanılmasın. Gorbaçov, bu konuda açık sözlüdür. Hayır, diyor sorun, toplumun. Sovyet halkının çıkarlarının korunması ve düzenlenmesi, emeğin koşullarının iyileştirilmesi ve yaşam düzeyinin yükseltilmesi değil, işletme ve kuruluşların hak ve çıkarlarının gözetilmesi, onların kârlarının hesap edilmesidir:
“Plana göre geç kalan kuruluşlar, bakanlıklar ve yöreler kâr edenlerin haklarını çiğnemekte, gelirin yeniden bölüşümünü bozucu etkide bulunmaktadır.” (A. B. Kafaoğlu, Dünyada Neler Oluyor, s.47)
Planlı sosyalist ekonomide bir dalda, bir işletmede aksama, geç kalma, genel olarak planda bir aksamaya neden olarak tüm halkın yaşam düzeyinde ve gelirlerinde bir düzey tutturamama ya da düşmeye götürür. Yoksa zarar eden işletme kâr eden işletmenin haklarını çiğnemiş olamaz, bu kapitalist bir mantık ve ona uygun bir düzenlemedir. Sosyalizm koşullarında işçiler, A fabrikasının B fabrikasının… işçileri ya da “özyönetim grupları” değil Sovyet işçileri olduklarından (ve fabrikalar tüm işçilerin, halkın mülkiyetinde olduğundan), herhangi bir işletmenin aksaması ve geç kalması durumunda, genel olarak işçilerin (ve halkın) gelir düzeyi bundan olumsuz etkilenir, yoksa gelirin bölüşümünde bir bozulma nedeni olamaz bu. Tek tek birimler, işletmeler, kurumlar baz alınmadıkça ve bunlar kendi kâr hedeflerine sahip grup mülkiyetinde “öz-yönetim” birimleri varsayılmadıkça, bir işletmenin gecikmesinin diğerinin ya da diğerlerinin hakkından çalmak olduğu düşünülemez. Ekonomiye ancak tek tek işletmeler ve piyasa koşullarım temel edinerek yaklaşanlar, herhangi bir işletmedeki gecikmeyi diğerlerinin haklarının çiğnenmesi olarak görür ve bunun önlemlerini almaya yönelir. Ve sosyalizmin kendice olumsuz sonuçlarından kalkarak “özyönetim sosyalizmi” ve işletme özerkliği savunusu ve uygulamasına yönelen Gorbaçov da önlemlerini almaktadır.
Nedir önlemler?
Başlıca önlem, kâr ilkesinin koşulsuz geçerli kılınmasıdır.
Finansman ve kredi sistemi, bankacılık, plan hedefleri uyarınca destek fonlar sağlayan sosyalist işlev ve içeriklerinden soyundurularak, hem banka faizini azamisiyle elde etmeyi hedefleyen hem de kredi silahıyla işletmeleri kârlılığın garanti altına alınması ve piyasa ekonomisine uyum sağlamaya yönelten, zarar eden işletmelerden kredi desteğini kesen bir yönlendirme sistemi haline getirilmektedir. Raporunda Gorbaçov bunu ifade etmektedir:
“… finans ve kredi sistemlerinin başlıca amacı sadece işletmeleri şöyle bir kontrol olmamalı, fakat ekonomik özendirmeler sağlamalı, para dolaşımı ve maliyet muhasebesini yerleştirmelidir. Maliyet muhasebesi, olabilecek en iyi denet aracıdır. Her şey alınan son sonuca bağlı olmalıdır.” (Agy, s. 47)
Kârlılık ilkesinin yerleştirilmesinin aracı olmanın yanında banka kredi sistemi, teşviklerle yönlendirmeler yapacak ve önemli bir gelişme daha: para dolaşımını yerleştirecektir. Oysa sosyalist planlı ekonomi ile kolhoz ve kooperatif üretiminin önemli bir kısmı bile para ekonomisi alanının dışında yer alır. Para, başlıca, tüketim maddelerinin dolaşımına ve kolhozların sözleşme ile gereksindikleri makinalara karşılık verdikleri ürünlerin dışında kalan ürünlerinin dolaşımına aracılık eder. Ama Gorbaçov kredi mekanizmasını, zarar eden işletmeleri terbiye etme aracı olarak görüp kullanarak “maliyet muhasebesi”, yani kâr amacıyla üretim ve para dolaşımını tüm sanayi işletmeleri ve dolayısıyla üretim araçları üretimi alanına sokup yaygınlaştırmakta ve meta ekonomisinin tüm sektörleri kucaklar hale gelmesini doğal sonucuna vardırmaktadır: para ekonomisinin genelleşmesi. Planda gösterilen ve sözleşmelerle bağıtlanmış sosyalist ürün dağıtımı yerine piyasa koşullarıyla meta ve para ekonomisinin ve kapitalist kendiliğinden düzenleyiciliğin geçirilmesi…
Diğer bir önlem ise, kuşkusuz kâr ilkesine bağlı olarak, onun peşi sıra gündemde olması gereken ve Gorbaçov’un açık bir şekilde gündeme koyduğu, şimdiye dek sözü edilmesine karşın uygulanmaktan kaçınılan, zarar eden işletmelerin desteklenmeyerek iflasa itilmeleri ilkesidir.
“İşletme ve kurumların zarar etmeden çalışmaları gereği ve devletin onların borçlarına kefil olmayacağı ilkelerinin geliştirilip anlatılması çok önemlidir. Maliyet muhasebesinin getiriliş gerekçesi buradadır.” (Agy, s. 55)
“Maliyet muhasebesi” ya da üretimde kâr ilkesini amaç edinme ve birbirleriyle rekabet içinde kârlılığı gerçekleştiremeyen işletmelerin piyasa mekanizması aracılığıyla yok oluşa terk edilmeleri, kuşkusuz teorik ve pratik bir bütünlük oluşturuyor. “Maliyet muhasebesinin getiriliş gerekçesi buradadır” denerek kendini kâr amacına göre üretime uyduramayan, piyasa faktörlerini göz önüne almayan ya da bunda başarılı olamayan işletmeler iflasa itilmekle tehdit ediliyor ve böylelikle acımasız piyasa koşullarının her şeyi, fiyatlar, üretim miktarları, ürünün cinsi, ücretleri… belirleyeceği ve yanı sıra, bilinmeyen pazar için anarşik üretim koşullarının temel edinileceği baştan varsayılıp öngörülüyor.
Sosyalizm koşullarında zarar eden işletmenin iflasa terk edilmesi düşünülemez. Sosyalist ekonomide zarar eden işletmeden de söz edilemez, Marksist terminolojide zarar eden sosyalist işletme kavramı yoktur, işletmelerin ancak rantabl olup olmadıkları üzerinde durulur.
İflas, ya yatırılmış sermayenin atıl hale gelmesi ya da el değiştirmesine, özel ya da kolektif (grupsal) sermayedar rakiplerce satın alınmasına, işçilerin ise ya işsiz kalmalarına ya da yeni patron arama ve edinmelerine yol açar. Ve bu iki seçenek de sosyalizm koşullarında geçerli değildir, olamaz. Sosyalist devlet mülkiyetindeki makina, teçhizat… biçimindeki sabit sermaye yatırımlarının atıl hale gelmesi ve kullanılmadan bir kenarda durmasına izin verilemez. Bunlar emek ürünleridir, halkın yarattığı değerlerdir, çalışma ve yaşama koşullarını kolaylaştırmak, emeğin verimliliği ve üretimi artırmak için kullanılırlar.
Yatırım mallarının el değiştirmesi de sosyalizm koşullarında olanaksızdır, çünkü üretim araçları sosyalist devlet mülkiyetindedir. Seçenek “patron” yoktur sosyalizmde. İşçilerin de kuşkusuz işsizliğe terk edilmelerine izin verilemez. Yedek sanayi ordusu, kapitalist birikimin genel yasasıdır, sosyalist birikimin değil ve yine yeni “patron” edinmeleri de “seçenek patron” yokluğundan olanaksızdır.
Zarar edenlerin iflasa terk edilmelerinin de savunulup uygulandığını ileri sürme noktasına varmasa da Yalçın Küçük, “Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Kuruluşu” kitabında, Sovyet ekonomisinde kâr ilkesinin Kruşçev sonrası ve genel olarak Liberman reformlarıyla ortaya çıktığını sanmanın cahillik olduğunu söylüyor. Bilimsel araştırıcılıkla gerçekleri çarpıtıcılık arasında gidip gelen Y. Küçük’ün çıkmazı, ideolojik tutumu doğrultusunda aşırı taraflı davranması, bunu “proletaryanın tarafını tutma” hanesine yazmaya çalışarak taraf tutuculuğun, bilimsel araştırıcılığın engeli ve gerçekleri çarpıtma aracı haline gelmesine izin vermesidir. Dürüst ve hele bilim dalı politik ekonomi olan bir bilim adamının, hele bugün, Gorbaçov reformlarından sonra, Sovyet ekonomisinin, sosyalizmin biçimsel kalıntılarını da barındıran kapitalist bir ekonomi değil sosyalist olduğunu düşünmesi mümkün değildir; bu, ya dürüst ya da bilim adamı olmamayı gereksinir.
Bu sorundaki tarafgir tutumu, onu, kâr ilkesinin kapitalizme özgü olmadığını, -Buharin gibi- sosyalizmle bağdaşabileceğini, hiç değilse 1920’lerin sonunda birkaç yıl Sovyet ekonomisinde kâr ilkesinin düzenleyici bir faktör olduğunu savunmaya götürüyor.
NEP dönemi ve bu politikanın zorunlu bir unsuru olarak kârın belirli bir uygulama alanı bulması, bilinçli karışıklık yaratmak istenmeden, sosyalist planlı ekonomiyle kâr ilkesi karşıtlığının yerine geçirilemez. NEP’in kapitalist içeriğini herkes bilir ve NEP, sosyalist ekonominin kâr ilke ve amacıyla bağdaşır oluşunun örneği olarak gösterilemez. NEP dışarıda bırakılırsa, Küçük, ne Stalin’i ne de Bolşevik Partisi’nin herhangi bir belgesini kanıt ya da tanık olarak göstermekte, sadece 1920’lerin sonunda Sovyetler Birliği’nde bu doğrultuda görüşler ileri sürüldüğüne ilişkin birkaç örnek vermektedir.
Bu dönem, tam da, her çeşit sağ ve sol düşüncenin çatışma halinde var olduğu bir dönemdir ve böyle bir düşüncenin birileri tarafından savunulmuş olmasından da doğalı yoktur. Ancak uygulamanın bu yönde olduğuna ilişkin tek belge göstermemektedir Y.Küçük. Örnek verebildiği şey, tek başına, üretimi, ölçeği, yatırımları… belirleyen bir faktör olmadığı Stalin ve Gossplan başkanının bu yöndeki görüşleri eleştirdiklerini kendisinin de teslim ettiği rantabilite ya da ürün/sermaye oranının bir faktör olarak göz önünde bulundurulduğudur. Diğer faktörler ise, emek verimliliğini artırmanın esas yolu olan makina yapan makina üretimini geliştirme zorunluluğu, bunun büyük ölçeği gereksinmesi, emekçilerin gereksinmeleri… gibi faktörlerdir.
Rantabl üretim, yatırılan sermaye başına ürün miktarının yüksek olması, şüphesiz istenir bir şeydir ama diğer tüm faktörlere rağmen ve tek başına değil. Harcamaların karşılanamaması ya da ücret ve birikim fonlarının çok düşük düzeylerde gerçekleşmesi kuşkusuz savunulamaz. Ama bunu düzenleyici faktör olarak kavramak ve hele kâr ilkesiyle karıştırmak olacak şey değildir.
Her şey bir yana pratik tersinin kanıtıdır. Ürün/sermaye oranının en yüksek olduğu kesim ya da sektör, sabit sermaye yatırımlarının en az, sermayenin organik bileşiminin en düşük olduğu kesim ya da sektördür. Çünkü ürüne yeni değer katan, cansız değil canlı emektir ve bunun giderleri ücret fonundan karşılanır. Dolayısıyla sabit değil değişen sermaye giderleri, birikim fonu değil ücret fonundan yapılan harcamaları görece büyük olan yatırımlar daha rantabl olur; ancak bunun bir başka yazılışı, emek yoğun işletmelerin rantabl olmasıdır. Bu ise, rantabilite açısından, tarım, hafif sanayi ve en son ağır sanayinin art arda, rantabl oluşları, giderek azalmak üzere sıralanmaları anlamına gelir. Oysa Sovyet pratiği, birincil önceliğin tarım ya da hafif sanayiye değil ağır sanayiye verildiğinin açık kanıtıdır.
Kısacası, cahillik bir yana çarpıtıcılık sıfatı Y. Küçük’e kalıyor. Özgül koşulların zorunlu kıldığı geçici bir uygulama olan NEP döneminde belirli bir uygulama alanı bulmuş olması dışında, Sovyetler Birliği’nde Kruşçev öncesinde kâr yönetici bir ilke olmadı, rantabilite faktörü de belirleyici bir ilke düzeyine yükselmedi. Kâr ilkesi, doğal ve kaçınılmaz uzantısı olan zarar eden işletmelerin iflaslarına göz yumulmasıyla birlikte günümüz Sovyetler Birliği’nin gerçeğidir. Hakkı yenmiş olmasın: ilk iflasın Çin’de gerçekleştiği kaydedilmelidir.
İflas yoluyla el değiştirmenin, sermayenin el değiştirmesinin yalnızca bir biçimi olduğuna değinilmelidir: sermaye, iflas dışında da el değiştirir. Özellikle finans-kredi sisteminin özendirmeler ve para dolaşımını teşvik ediciliğiyle gündeme sokulması, özel teşebbüse izin verilmesi, işletmelerin kendi genişleme ve birikim fonlarını oluşturmaları ve bunun piyasa koşullarında gerçekleşebilirliği (ve öyle oluşu), sermayenin ya da “birikim fonlarını” kendisinin de piyasa koşullarına uygun olarak el değiştirmesini, kıymetli kâğıt, hisse senedi, tahvil ve benzerlerinin bu ya da değişik adlarla (örneğin “A işletmesi birikim fonu payı” gibi…) değiştirilir olmasını davet edicidir. Bu durum da, boynuz kulağı geçer örneği ilk kez Çin’de gerçekleşmiş, ilk “sosyalist borsa” orada kurulmuştur.
Gorbaçov da bu konuda fazla gecikmedi. Ekim 88’de çıkarılan bir yasayla işletmelerin hisse senedi ve tahvil ihraç etmeleri serbest bırakıldı. Yasaya göre, işletmeler iki tür hisse senedi çıkaracak; ilki, yalnızca banka, kooperatif ve devlet teşebbüslerince satın alınabilirken, ikinci tür işçi ve hizmetlilere satılarak onların “kendi işletmelerinin” yeniden(!) sahibi olmalarına olanak tanınacak. İşçi sınıfı ve çalışanlar sözde tüm üretim araçlarının, işletme ve fabrikaların kolektif sahibi. Ama tek tek her işçinin bu mülkiyeti yeniden ve kişi olarak kendi adına satın almasında ne sakınca olacak?! Böylece “sosyalist mülkiyet” daha sağlamlaşmış, perçinlenmiş olur! Kimin malı kime satılıyor denmemeli: “yüce Sovyet”, “sosyalizm” adına yasa çıkarıyor, sermayenin de alınıp satılır olduğu “piyasa sosyalizmi”nin yasalaştırılması çok mu?! Ve zaten “yüce Sovyet”, hisse senedi alan çalışanlarla almayanlar arasında eşitliği gözetmek için, senet sahiplerine ayrıcalıklı haklar tanınmamasını kararlaştırıyor: senet sahiplerine hisselerine sahip oldukları işletmelerde yatırdıkları paralarının nasıl kullanılacağı konusunda oy hakkı verilmiyor! Bu sınırlamanın giderek kalkacağını söylemek için kâhin olmak gerekmiyor, devletçi bürokratik gelenek şimdi kendisini ancak bu kadarlık bir sınırlamada ortaya koyabiliyor: hem senet satılıyor hem de satın alanlara oy hakkı tanınmıyor. Ama kuşkusuz, her “yenilik” kendi yolunu açtı, açar, açıyor.
Hala sosyalist devlet mülkiyetinden söz edilebilir mi? Satılan bir “sosyalizm”, paraya tahvil edilen “sosyalizm” olanaklı mıdır? Ve belirli sınırlamalar dışında bu denli Batı kapitalizmine dönüşen Sovyet kapitalizminin hala sosyalizm olduğu iddia edilebilir mi?
Diğer bir önlem, bir işletmenin zararının “kar edenlerin haklarını çiğnemesinin” engellenmesinin bir başka yolu, ya da aynı anlama gelmek üzere piyasa ekonomisinin dikte ettirdiği bir diğer yönelim, ücret politikasına ilişkindir.
27. Kongreye raporunda Gorbaçov konuşuyor: “Bir işletmenin ücret fonu, ürünlerinin satış gelirlerine bağlı olmalıdır. Böylece istem karşılığı olmayan, depo için üretimin de önüne geçilmiş olacaktır… Artık, değersiz mal üreten işletmelerin personelinin pürüzsüz bir yaşama, prim ve kâr payı almalarına, böylesi bir yaşamı sürdürmelerine katlanamayız. Aslında kimsenin almak istemediği bu mallarda çalışanlara niye bir de ödemede bulunacağız. Şöyle ya da böyle bunlar bizim zararımızdır.” (Agy, s. 50-51)
Kimin zararı? Zararı işçilere yıkarak kendi zararından kaçınmak çabasındaki birkaç bürokratın, burjuvanın…
İşte “sosyalizm” demekten başka şey kalıyor mu konuyla ilgili yazacak kimseye?! İşte “sosyalizm”! İşletmenin -plan hedefleri arasında gösterilmiş olması gereken- ürün miktar ve çeşidinin, Sovyet toplumunun bir tüketim toplumu haline dönüştürüldüğünün bir ikrarı olarak, istem karşılığı olmamasının ve satılmamasının suçu, sadece, iflasa terk edilecek ya da en azından zararı hiçbir şekilde sübvanse edilmeyecek işletmeye (doğal ki, onun kârından aslan payını alan yöneticilerine) yıkılmakla kalmıyor; suç, bir de, işletmenin işçilerine atılıyor. Suçu, bir başka işletmede değil de istem karşılığı olmayan üretim yapan işletmede çalışmaktan ibaret olan ve ne işletmenin neyi, hangi kalitede ve ne kadar üreteceğine ne de ürün fiyatlarının ne olacağına karar verme durumunda bulunan işçiler suçlu gösteriliyor! Planlamada bir hata yapılmışsa, bunun olumsuz sonuçları neden işletmeye ve işçilerin sırtına yıkılsın? Düzeltilmesi gereken, planlamadaki hatadır ve eğer hata, görevIeri sona erdirmeyi gerektirecek kadar büyükse, görevinden alınacak, başta planlamanın ilgili yetkilisi olmalıdır (Kuşkusuz hataların giderilmesinin yolu, hemen birilerinin görevden alınması değildir. Önce, hatanın oluşumu, en geniş emekçi katılımıyla, yürütülecek ayrıntılı tartışmayla önlenme yoluna gidilir. Plan, geniş işçi ve emekçi yığınlarının parti önderliğinde yürüttükleri canlı tartışmalarla hazırlanır. Plan, sadece yetkilendirilmiş planlama ünitelerince, bakanlık ve kuruluşlarca masa başlarında yapılmakla kalmaz, uygulanması da, işçi ve emekçilerce, kitle denetim komite ve komisyonlarınca sürekli denetim altında tutulur, planın hazırlanmasında yapılmış olması olası hatalar, uygulamanın hem alttan hem de üstten denetlenmesiyle giderilmeye çalışılır. Görevden almaysa, yine yığınsal denetime bağlı olarak, oldukça büyük boyutlu ve özellikle yıkıcı-sabote edici türden bilinçli hata ya da eylemler söz konusu olduğunda gerekli olabilir.) Tek tek işletmelerde çalışan işçilerin işletme zararının olumsuz sonuçlarına katlanmak durumunda kalması, işçi sınıfının, üretim araçlarının mülkiyetine devlet mülkiyeti olarak sahip olmadığı koşullarda, kapitalizmde mümkündür. İşçiler işsiz kalıyor ve bir yedek sanayi ordusu oluşuyorsa, “bolluk içinde yokluk” öznesi oluyorsa işçiler, “sosyalizm” denilen şeyin kapitalizmden ne farkı vardır?
İşletme zararı ve benzeri nedenlerle kapitalistler kârlılığı yüksek tutmak için, işçi çıkarımına giderler. Bu, aynı zamanda, işi daha az sayıda işçiye yaptırma aracılığıyla, artı değer kitlesi değişmeden ama oranı artarak değişen sermaye giderlerinin azalması dolayısıyla kârlılığın dolaysız olarak artması sonucuna yol açarken, yaratılan yedek sanayi ordusunun baskısı işçi ücretlerinin genel olarak düşmesine götürerek kârlılığın genel bir yükselişine neden olur.
Olumsuz sonuçlara işçi sınıfının katlandırılması politikası, birincisi, emeğin sektör ve işletmeler arası akışkanlığının acımasız piyasa koşullarınca düzenlenmeye terk edilmesidir. İkincisi, emeğin sektörler arası dalgalanmasına, ücretlerin dalgalanmasının, ücretlerin “satış gelirlerine göre” -ki Gorbaçov, bunu açık olarak belirtmektedir- piyasada şekillenmesinin kaçınılmaz olarak eşlik etmesi, özcesi, işgücünün metalaşmış oluşunun ileri bir boyutunda bulunulduğunun kabulüdür. Bu ücret politikasıyla, “prim ve kâr payları” kesilerek, yani ücretler düşürülerek (aslında düşerek, çünkü mekanizma piyasadır ve düşme burada kendiliğinden olur) “personelin pürüzsüz bir yaşamı” sürdürmesine katlanılamayarak, yani yaşam koşullarının kötüleşmesi ve sefalete itilmeleriyle işçi sınıfının artı emeğine karşılıksız olarak el konulması açıkça öngörülüyor, artı değer gaspı ve işgücünün metalaşmasının üretimin temeli haline geldiği belirtilmiş oluyor.
Tek tek işletmelerde çalışan işçilerin işletme zararının olumsuz sonuçlarına katlanmak durumunda kalması, işçi sınıfının, üretim araçlarının mülkiyetine devlet mülkiyeti olarak sahip olmadığı koşullarda, kapitalizmde mümkündür.
Gorbaçov öncesi bu denli ileri gidilmemişti, şimdi O’nun işletme yöneticilerine tanıdığı işçi çıkarma yetkisi yoktu eskiden, yalnızca maddi teşvikler, prim, ikramiye (ve tersi, cezalandırmalar, ücret kesintileri…) gibi araçlar ve belirli ek kazançlarının dağıtımı yoluyla, işçi ücretleri ve işçilerin yaşam standartlarıyla oynanabiliyordu. Kuşkusuz ücretler, Gorbaçov öncesinde de “maddi teşvikler” gibi araçlar kullanımıyla dalgalanma halindeydi ve işgücü metalaşmıştı; ancak emeğin ve fiyatının bu derece “serbest” dalgalanması, ücretlerin piyasadan bu derece doğrudan etkilenmesi yeni gerçekleşiyor. Şimdi yedek sanayi ordusunun da varlık koşulları savunuluyor ve emeğin akış kanlığındaki “ilerleme”, işçileri bir bütün ve sınıf olarak ve ülke çapında şu ya da bu işletmede çalışmak ya da çalışmamak, yani isterse aç kalmak üzere “serbest sözleşme” yapma “özgürlüğüne” kavuşturmuş bulunuyor. Bu “özgürlük”, eskiden bu denli açık tanınmıyordu, çeşitli sosyalizm kalıntısı biçimler içinde eritilerek varlığı gizlenmeye çalışılan bir kategoriydi. Eskiden sözleşme koşullan bu denli “serbest” değildi.
Doktor O. Latsis bugünün sorunu olmasa da, işsizliğin yakın geleceğin önemli bir sorunu olabileceğini, ihtiyarlı bir üslupla şöyle belirtiyor:
“Şu sırada işsizlik üzerine tartışmak spekülasyondan başka bir şey değildir. Çünkü ülkede milyonlarca insana ihtiyaç var. Ama bu, yüzyılın sonunda önemli bir konu olabilir. Çünkü üretimin daha iyi örgütlenmesi, üretim yapısındaki değişiklikler ve teknolojik kazanımların uygulama sokulmasıyla, 15 milyona yakın iş olanağı azalabilir.” (D. Bakış, kasım 88, s.60) Üretimin daha iyi örgütlenmesi ve teknolojik gelişme, iş koşullarını kolaylaştırma ve iş süresini kısaltma varken sosyalist süreçte neden işsizliğe yol açsın, yol açıyorsa, sürece niçin sosyalist adı takılsın diye sormayalım doktora, açık işsizliğin, çok değil birkaç yıl içinde yaygınlaşacağını öne sürmekle de uğraşmayalım, onun ağzından, bu konuda Sovyet revizyonist propagandasının ortamı nasıl hazırlamaya çalıştığını öğrenelim: “Sovyet basınının sık sık, biraz işsizliğin çalışma disiplinin artmasına yardım edeceğini yazdığı doğrudur.” (Agy.)
Dönelim Gorbaçov’a. O, ücretlerin, satış gelirlerine bağlanması yanında, iki etkene daha bağlı olmasını istiyor:
“Hükümetin ücret politikası, yapılan işin miktar ve kalitesine uygun bir gelir sağlamalıdır.”(A. B. Kafaoğlu, D. N. Oluyor, s.60)
Çeviri kötü yapılarak “iş” ile emek kastedilmiş ve harcanan emek miktarı, örneğin zaman olarak ölçüt gösterilmiş sanılabilir. Ama Gorbaçov’dan son aktardığımız pasajla birlikte ele alındığında, sözü edilenin üretim miktarı olduğu anlaşılacaktır. (Ayrıca. emek kastedilmiş olsa da, emeğin kalitesi, yanı vasıflı oluşu, sosyalizmde, ancak bazı özel koşullarda geçici olarak ücretleri etkiler, yükseltir, yoksa, eşit ise eşit ücret sosyalizmin genel bir ilkesidir.)
Üretim miktarı ayrı ayrı ya da birlikte şu üç etkene bağlıdır: emeğin üretkenliği, yoğunluğu ve işgününün uzunluğu. Her üç etken büyüdükçe, üretim miktar olarak artar.
Sosyalizmde genel olarak ve özel olarak bölüşümde, ücret fonun belirlenmesinde değer yasası, “emeğe göre” ilkesi henüz geçerlidir. Ancak bu, ücretlerin piyasa koşullarında belirlendiği anlamına gelmez. Tersine, toplam toplumsal gelirin, sosyal hizmetler fonu (emekliler, sağlık hizmetlerin ayrılan fonlar gibi) ve birikim fonuna ayrılan kısmı dışında kalan bölümü, tümüyle ücret fonunu oluşturur. Bu fon, “eşit ise eşit ücret” ilkesi uyarınca çalışanlar arasında dağıtılır. Çeşitli nedenlerle-geçici teşvikler dışında- bunun tersi, yani ücretlerin piyasada oluşması üretim koşulları ve işçiler arasındaki bireysel farklar nedeniyle ücret farklılaşması düşünülemez. Özcesi, ücretleri saptayan başlıca ölçüt, harcanan emek miktarıdır, işgünü uzunluğudur, emek-zaman süresidir.
Emek üretkenliği Üretimi artırır, ancak emek üretkenliğinden artış -dar anlamda- işçiye bağlı değildir, onun harcadığı canlı emeğe dayanmaz. Bu artış, sermayenin organik bileşimindeki artıştan, makinalaşmadan kaynaklanır. Daha üretken ya da daha gelişkin makineli üretim koşullarında üretim yapan emek daha alt makinalaşma ve üretkenlik düzeyinde uygulanan emeğe göre daha fazla üretir. Ancak burada, üretim miktarı artmasına karşın ücret artması gerekli olmaz ve üretkenliği yüksek emek ile daha az üretken emek arasında bir ücret farklılaşması yaratılmaz. Bu, sosyalizmde böyledir. Emek-zaman süreleri aynı oldukça, değişik üretkenlik düzeyindeki emekler, farklı değerler yaratmalarına karşın, ücret fonunun dağılımı bu açıdan farklılık göstermez. Bu alanda farklılaşma, ancak, satışı da gerçekleşen yüksek üretim miktarının, yani piyasaya sürülen ürünlerin değerlenmesinin ve yüksek fiyatlar sağlamasının belirleyiciliği koşullarında geçerli olabilir. Bu koşullarda, yani piyasa koşullarında emek üretkenliğinde artış, birim ürünün değerinin ve maliyetinin düşmesi, ama ürün piyasa fiyatları üzerinden satıldığından, işletme kârının ortalama kâr oranının üzerine yükselmesine yol açar. (Bu genel olarak emek üretkenliğindeki yükselişin kâr oranlarının düşme eğilimine yol açmasıyla çelişmez. Emek üretkenliğinin ekonominin bütünündeki yükselişi genel olarak kâr oranını düşürürken birbirine rakip tek tek işletmelerdeki yükseliş rakipler aleyhine ortalama kâr oranının üzerinde bir kârlılık oranına ulaşılmasının nedenidir.)
Ve emek üretkenliğinden kaynaklanan üretim artışının ücret artışına yansımasının, ancak kârlılığın itici güç olduğu üretim sisteminde, kârlılığı artırmaya teşvik edici bir anlamı olabilir. Bu, kapitalizmde, vasıflı emeğin yüksek ücreti şart koşması olarak görünür. Çünkü yüksek üretkenlik düzeyindeki emek, daha yüksek makinalaşma düzeyinde kullanım alanı bulan makinaları yöneten, dolayısıyla beceri ve eğitim düzeyi daha yüksek vasıflı emektir. Kapitalizmde işgücünün değeri, emeğin özel, ailevi ve benzeri eğitim harcamalarını da kapsadığından, vasıflı emek yüksek ücret düzeyine karşılık düşer.
Sosyalizmde ise, eğitim ve emeği vasıflı kılan diğer giderler özel harcamalar yerine toplumsal fonlardan karşılandığından, işgücünün değerindeki yükselme, özel ek gelirleri şart koşmaz. Geçici dönemler eğitim ve emeğin kendini geliştirmesinin maddi olarak teşvik edilmesi gerekebilir. (Örneğin Y. Küçük’ün dediği gibi, mujiklerden yığınsal olarak işçi devşirildiği ve henüz ideolojik olarak kazanamadıkları koşullarda bu yola gidilmişti.) Ancak genel ilke olarak vasıflı işçiye yüksek ücret politikası sosyalizmle çelişir, toplumsal fonlarla beceri kazandırılıp değerlendirilmiş emeğin özel olarak ödüllendirilmesi anlamına gelir bu ve toplumsal harcamaların özel amaçlarla yapıldığı gibi çarpık bir görünüm sağlar. Emek-zamana göre ücret, eşit işe eşit ücret bu çelişmeyi yok eder. Ama A. Söylemezoğlu’nun aktardığı 19. Konferans kararları değişik yönde:
“Ücretleri eşitleme eğilimleri önlenecek. Daha fazla ve daha kaliteli iş çıkaranların daha fazla para kazanması esası her alanda uygulanacak.” (Y. Açılım, Eylül 8, s. 44)
Sosyalist ilke karşısında kapitalist ücret politikasının savunulup uygulanması da hem mümkün hem doğal kuşkusuz.
Gorbaçov’un ücret eşitsizliğine yol açmasını istediği “daha fazla iş çıkarma” ve üretim miktarındaki artışı sağlamanın bir yolu da emek yoğunluğunun artırılmasıdır.
Emek yoğunluğundaki artış, toplam ürün değeri ve fiyatlar toplamında bir artışa yol açtığından, daha fazla sayıda üründe maddeleşip daha fazla para kitlesinde temsil edilen yoğun emek, artı değer ve işgücü değerinden oluşan yaratılan değerin her iki bölümünün de piyasa fiyatlarının bir arada artışını olanaklı kılar. Kuşkusuz işgücü fiyatının (ücretin) mutlaka artmasının ve üstelik değerinin üzerinde oluşmasının burada bir garantisi yoktur. Çoğu kez işgücünün fiyatı, yoğunlaşmanın, emekçiyi sinir, kas, beyin… gücü olarak fazladan yıpratmasının eşdeğerini oluşturan harcamaları da kapsaması gereken işgücü değerinin altında şekillenir ve bu nedenle özellikle kapitalizmin ilk gelişme dönemlerinde süreklilik kazanarak görüldüğü gibi, emek hızlı bir çöküntüye maruz kalır. Ancak artı değer kitlesini büyütmek ve rakipleriyle üstünlük yarışında kârlılığını artırmak amacıyla kapitalistler, işçiler arasında rekabeti kışkırtarak ve parça başı ücret, saate karşı üretime prim gibi yollarla emeğin yoğunluğunu artırmaya yönelirler. İşgücü fiyatının piyasada değerinin üzerinde ya da altında oluşmasından (bunu, yedek sanayi ordusunun yarattığı baskı, işçiler arasındaki rekabet, bu sorunlarla ilgili olarak sendikaların gücü ve mücadelesi, işgücü talebindeki özel yükselme ve düşmeler, yasal koşullar ve hükümetlerin önlemlerinin de rolünü oynadığı piyasa koşulları belirler) bağımsız olarak kapitalistler, emek yoğunluğu farkı nedeniyle, yüksek yoğunluğa yüksek ücret şeklinde ödeme farklılığına yönelme eğilimindedirler. Bu yolla emek yoğunluğunun durmaksızın artışı sağlanır. Bu, işletmeler içinde, işletmeler ve sektörler arasında emek yoğunluğu farklılığının azalıp ortadan kalkmaya yönelmesi, yalnızca ortalama ve olağan yoğunluk düzeyinin yükselmesi ve sürecin, artık bu düzeyin üzerindeki yoğunluğun ödüllendirilmesiyle devam etmesi anlamına gelir.
Yoğunluğun artışının ödüllendirilmesi, ücretlerin emek yoğunluğunu yükseltme amaçlı artırılması, kapitalistlerin kâr amacı peşinde emeği alabildiğine yıpranmaya ve çöküntüye yöneltmeleri ve üstelik bunu da emekçiler arasında rekabeti körükleyerek gerçekleştirmeleri demektir, kapitalizme özgüdür.
Sosyalizme gelince, daha yıpratıcı ve emek yoğunluğu yüksek işlerde çalışan işçilerin belirli tazminat ve ek ücretleri ücret fonundan karşılanır. Ancak emek yoğunluğu işçilerin dışındaki etkenlere, emeğin koşullarının örgütlenmesine, çeşitli iş yöntemlerine vb. bağlı olduğu gibi, işçilere de bağlıdır. Kapitalizmde zoraki çalışma olarak -bant sistemi gibi- gerçekleşen yoğunluk artırımı, sosyalizmde Stahanovist Hareket örneğinde olduğu gibi, gönüllülük ve yeni sosyalist insanın yaratılması temelinde ortaya çıkar. Bu gönüllülük ve yeni insanın oluşması, tembellik, çalışmadan kaçma gibi eşit emek-zaman süresi ve eşit koşullarda farklı emek yoğunluklarının ortaya çıkışını da giderici etkide bulunur ve eşit işe eşit ücret ilkesinin uygulanması genel toplumsal denetimle garanti edilir.
İş gününün uzatılması yoluyla üretimin artırılması ve bunun ücretlerle ilişkisi üzerinde durmaya gerek olmamalı.
Sonuçta, genel olarak üretimin artmasının toplam ücretler fonunun da artmasının ön koşulu olduğu; üretim arttıkça, bir yandan iş saatlerinin kısalacağı diğer yandan da ücretlerin artacağı ortadadır. Ancak bu, iş ve yıpranma tazminatları vb. dışında işletmeler bazında, kârlı işletmelerde yüksek diğerlerinde düşük ücret (hatta iflas edenlerde işsizlik ve ücretsizlik) olarak değil, toplum bazında, genel olarak toplumsal ücret fonunun yükselmesi olarak gerçekleşebilir; tersi, işgücünün meta olduğu koşullara özgüdür.
“Gorbaçov demokratizmi”ne de yol açarak ortaya çıkan, çeşitli yönlerine değindiğimiz Sovyet ekonomisindeki bu liberalleşmenin, özel mülkiyet ve teşebbüsün, meta-piyasa ekonomisi ve kâr amacının bu denli meşrulaşmasının nedeni nedir? Bu revizyonist yönelim ve politikayı dayatan nedir?
Neden, aşırı merkeziyetçi örgütlenmesiyle Sovyet ekonomisindeki tıkanmadır.
Gorbaçov’un Başbakanı Ryzkov 1986 Mart’ında MK’ya sunduğu raporda Sovyet ekonomisindeki tıkanmayı, kriz ve bunun kronik hal aldığını kabul ediyor:
“Ekonomik gelişmede 1970’lerde ortaya çıkan elverişsiz eğilimler, 1980’li yılların başında yumuşayacağına keskinleşti. Ve bu durum 11. beş yıllık plan hedeflerinin yerine getirilmesinde ters etkide bulundu…
“1982’de endüstriyel üretimdeki büyüme hızı bir önceki, 10. beş yıllık planın ortalama hızının 1.5 kat altındaydı… beş yıllık planın ikinci yılında halkın reel gelirlerindeki artış durdu denebilir.” (A. B. Kafaoğlu, D. N. Oluyor, s.32)
Ve Gorbaçov sürdürüyor:
“… ekonomiyi ekstansif gelişmelere çevirme, ulusal ekonomideki bilimsel ve teknolojik gelişmeleri etkili biçimde kullanma aşamasına ulaşma yolunda kesin ve ivedi gereksinimi karşılayamadık…”
“Atalet nedeniyle, ekonomi daha çok ekstantif (emek yoğun) temelde gelişmeyi ve ek insan gücü ve hammaddeyi çekme yolunda çalışmayı sürdürdü. Bunun sonucu olarak emek verimliliğindeki artış hızı ve etkinliği gösteren birçok endeks esaslı biçimde düştü… Ekonomi sahip olduğu geniş olanak ve kaynaklara karşın kendi içinde kıtlıklara düştü. Toplumun gereksinimleri ile ulaşılan üretim düzeyi, efektif istem ile mal sürümü arasında açıklar ortaya çıktı. (Agy, s. 14)
1970’lerde başladığı ve 80’lerde ağırlaşarak devam ettiği söylenen ekonomik durgunluk, büyüme hızlarında düşme ile kendini belli ediyor, üretim düşüyor, kıtlıklar baş gösteriyor, emek verimliliğindeki artış azalıyor, demek ki yatırımlar azalıyor, reel gelirler artmıyor, durgunluk. Ve bilimsel teknik gelişmelerin ekonomiye uygulanamaması, sermaye yoğunluğunun artırılamaması, makinalaşma düzeyinde gerilik ve ekonominin emek-yoğun doğrultuda gelişmesi… bunlar kabul edilenler.
Öte yandan eksik kapasite kullanımı, çok önemli, kabul ediliyor, Gorbaçov şunları söylüyor:
“Özellikle en etkili aktif (sabit değer) kalemlerinin -makinalar, ekipmanlar, aletlerin- çoğu kez atıl kalması ya da yarım kapasitede çalıştırılması alarm vericidir.” (Agy, s. 57)
Bunların tümü kapitalizme özgü hastalıklardır. Ancak konumuz bunu kanıtlamak olmadığından, üzerinde durmayacağız. Yalnızca Sovyet yöneticilerinin gösterdikleri tıkanma ve durgunluk nedenleri ile gerçek nedenler çeliştiğinden, bunun gerektirdiği kadarıyla konuyla ilgileneceğiz.
Gorbaçov neden olarak merkezi planlamayı ve ekonomik yönetimin aşırı merkeziyetçi ve bürokratik oluşunu gösteriyor:
“İş yönetimi yöntemlerinin ve biçimlerinin yavaş ve katı oluşu, çalışmalarımızdaki dinamizmin azalması ve artan bürokrasinin verdiği zararlar azımsanamaz. Durgunluk işaretleri, toplumda su yüzüne çıkmıştır.” (Agy, s. 13)
Yine diyor ki:
“İtiraf edelim ki, merkezden doğru dürüst görülemeyen, ama yerinde kolayca çözüm bulunacak bazı işler, aşırı merkezileşme sonucu, yerel yönetimlerin yetkisinden çıkartılmıştır.” (Agy, s. 103)
Bizce de son aktarılan iki pasajdaki saptamalar doğrudur. Gerçekten ekonomideki tıkanıklıklar ve bunun seçeneği olarak liberalizasyon, ekonominin aşırı merkezci örgütlenmesinden kaynaklanmaktadır. Ama bu kaynak, Gorbaçov’un göstermek istediği gibi, sosyalist üretim ilişkileri ve sosyalist ekonominin merkezden güdülmesi sistemi olamaz ve değildir. Gorbaçov, kaynağı şöyle niteliyor:
“Üretim ilişkilerinin ve ekonomik yönetimde şimdi işlemekte olan güdüm sisteminin şekilleri temelinde ekstansif ekonomik gelişme koşullarında biçimlenmiştir. Bunlar zamanla demode olmakta, kendi itici gücünü yitirmeye başlamakta ve hatta gelişmeye fren oluşturmaktadır.” (Agy, s. 53)
Üretici güçlerdeki gelişmeye bağlı olarak, bir kez kurulmuş sosyalist ilişkilerin giderek geri kalması ve yeni biçimlerin eskilerin yerini evrimci bir şekilde alması gerektiği açık bir gerçektir. Örnek vermek gerekirse, tarımda üretici güçlerin geri olduğu koşullarda, kooperatif grup mülkiyetinin sosyalist mülkiyet ilişkilerinin geri bir biçimi olarak bir kez kurulması, onun sonsuza dek değişmeden kalacağı anlamına gelmez; üretici güçlerin gelişimiyle tarımda makinalaşma kooperatif mülkiyetinin yerine kolektif devlet mülkiyetinin geçirilmesini mümkün ve gerekli hale sokar. Aksi durumda üretici güçlerin daha ileri gelişmesi, geri kalan üretim ilişkilerince engellenecek, tarım giderek daha da gelişmek üzere ileri düzeyde makinalaşamayacaktır. Ancak dikkat edilirse eski mülkiyet ilişkileri demode olurken gelişme kolektivizm yönünde olur. Gorbaçov’un, önceden beri aktardığımız önlemleriyle hangi yönde bir değişiklik öngörüp uyguladığı ise bellidir. O, kolektivizm değil özelleştirme ve grup mülkiyeti yönünde bir gelişme taraftan ve uygulayıcısıdır. Toplum ve kolektiflik karşısında bireyi şu aşırı vurgulamayla öne çıkarıyor 19. konferans kapanış konuşmasında:
“Sanırım, konferansta dile getirilen farklı görüşlerin ortak bir ana fikir etrafında toplandığını söylersem bana hak vereceksiniz.
Her işte bireyden yola çıkmak, insanların çıkarlarını çıkış noktası almak ve sosyalizmin insancıl değerlerini savunmak zorunludur.” (Y. Açılım, Eylül 88, s. 49)
Bireyi, toplumsallığı içinde, bireysel çıkarların en ileri noktada gerçekleşebileceği kolektivizmin geliştirilmesine bağlı olarak değil, propagandanın ötesinde “insancıl değerler” açısından da değil, özelleştirme ve grup mülkiyeti yönündeki gelişmelerin çıkış noktası olarak ele alıyor. Bireyden yola çıkılarak toplumsallıkla bireyin kurtuluşuna varmak olanaklı ve gerekliyken, bireyden bir başka yola çıkışla, toplumsallığa rağmen bireyin yüceltilmesiyle sömüren ve sömürülen bireyin varlık koşullarına bu koşulların geliştirilmesine varılır ve Gorbaçov bunu yapıyor.
Sosyalist üretim ilişkilerinin (özünde mülkiyet ilişkilerinin) sağlamlaştırılması ve kolektivizasyonun ilerletilmesi gerektiği saptamasını yapmıyor Gorbaçov, tam tersine, verili mülkiyet ilişkilerinin demode olduğunu söylerken, kolektif devlet ve grup mülkiyetinin gevşetilmesinden, bunların aleyhine özel mülkiyet ve grup mülkiyetinin geliştirilmesinden söz ediyor. Dolayısıyla “yenileştirmeleri” sosyalizm yönünde değildir, kapitalizm yönündedir. Hem de Batı kapitalizmi yönünde… Yukarıda kapitalizme özgü hastalıklar olarak aktardıklarımızın gösterdiği gibi, zaten bir kez kurulmuş olan kapitalist ilişkilerin daha da geliştirilmesi ve ekonominin liberalizasyonu yönünde ilerlemektir. Ama sosyalizm koşullarında mülkiyet ilişkileri, kolektivizmin gevşetilmesi, özelleşme ve devlet mülkiyetinin grup mülkiyetine dönüşmesi yönünde değil, kolektivizmin ilerletilmesi yönünde değişikliğe uğrar.
Kolektivizm ve toplumsallaştırma sözcükleri kolayca terminolojiden çıkarılamıyor. Bir “gerçek toplumsallaştırma” kavramı icap eden Sovyet ekonomi doktoru Latsis, bugünkü özelleştirme ve grup mülkiyetine dönüş (ve bir yandan açıkça kapitalistleştirilmesi bir yandan da iyice gevşetilmesini) yönündeki gelişmeleri gerçek toplumsallaştırma olarak sunuyor; öyle ki kapitalizm “gerçek toplumsallaştırılmışlık” oluyor:
“… biçimsel toplumsallaştırma ile gerçek toplumsallaştırmayı birbirinden ayırıyoruz…”
“Bugün ülkemizde toplumsallaştırmadaki yetersizlik, sadece planlı yönetimdeki yetersizlikte değil, gerçek sosyalist toplumsal ilişkilerin zayıflamasında da ifadesini buluyor. Kamu mülkiyeti pratikte hiç kimsenin mülkiyeti sayılmıyor ve ayrıca, iyi de çalışsa, kötü de çalışsa, kendilerine emanet edilen halk mülkiyetini korusa da israf de etse, emeğinin karşılığında bir değişiklik olmayacağını bilen işçileri de kapsıyor. Geride bırakmaya çalıştığımız eski ekonomik mekanizma çalışan insanın ücreti ile işletme faaliyetinin sonuçları arasında bağ kurmuyordu. Toplumsal mülkiyet, işletme yönetimince hiç kimsenin malı olarak da görülmüyordu…
“… yeni ekonomik mekanizma köklü bir değişiklik getirdi. Böylece, işletmelere, çalışmalarının sonuçları konusunda tam bir sorumluluk veren ekonomik muhasebe ilişkileri kuruluyordu… Çalışma kolektifinin ve her çalışan insanın maddi refahını belirleyen, elde edilen sonuçtur.
“… Toplumsallaştırma derinleştiriliyor ve mülkiyet daha sosyalist bir hale getiriliyor.” (D. Bakış, Kasım 88, s. 56-57)
“Son sonuç”a, yani kârlılığa göre “tam sorumluluk”, ve işçinin “refahını belirleyen” de bu… Ve “toplumsallaştırma derinleştiriliyor” böylelikle. Ne derinleşme! Ne denli “derinleşiyorsa” o denli zıddına dönüşüyor olmalı…
“Güdüm sistemi”ne gelirsek… “Ekonomik yönetimde… güdüm sistemi”, yani merkezi planlama da, üretici güçlerin ve üretimin gelişmesine bağlı olarak yetersizleşen ve süreç içinde geliştirilmesi gereken bir yönetim sistemidir. Sosyalizm koşullarında, zaman içinde merkezi planlamanın rolü azalmaz tersine artar. Siyasal yönetim cihazının, devletin, âdemi merkeziyet ve demokrasi unsurlarının gelişimi sürecinin sonunda, sınıfsız toplumda giderek sönmesinin tersine, sınıfsız toplum merkezi planlamaya dayalı üretimi ve bir merkezi planlama ve ekonomi örgütünü gereksinir.
Engels, “Üretim araçlarına, toplum tarafından el konulması ile” diyor “tecimsel üretim ve bunun sonucu, ürünün üretici üzerindeki egemenliği ortadan kalkar. Toplumsal üretim içindeki anarşi yerine, bilinçli planlı örgüt geçer… Önceden belirlenmiş bir plana göre toplumsal bir üretim, bundan böyle olanaklıdır… Bir devlet iktidarının toplumsal ilişkilere müdahalesi… gereksiz hale gelir, ve o zaman ister istemez uykuya dalar. Kişilerin hükümeti (government), yerini, şeylerin idaresi (administration) ve üretim işlemlerinin yönetimine (direction) bırakır.” (Anti-Dühring, s.417-420)
Ve bir geçiş dönemi olan sosyalizm sürecinde gelişme, giderek ticari üretim ve meta ekonomisi, grup mülkiyeti, değişim ve bölüşümde değer yasasının işleyişi vb. alanının daralmasıyla, merkezi planlama ve kolektivizmin alanının ve etkisinin genişlemesi yönünde olur. Merkezi plan, kolektif mülkiyeti ve emek ve yaşam koşullarını iyileştirip geliştirme amacıyla üretimin zorunlu unsurudur; seçeneği ise, özel (ve grupsal) mülkiyetin ve kâr amaçlı üretimin unsuru olan piyasa mekanizmasının düzenleyiciliğidir. Dolayısıyla “güdüm sistemi” ya da merkezi planlamada gevşeme ve işlev yitimi sosyalizme özgü değildir, sosyalizm ve sınıfsız toplum yönünde bir gelişme olamaz.
Gorbaçov’un, “demode” olan mülkiyet ilişkileri ve “güdüm sistemi”ni özelleştirmeler, özerkleştirmeler ve öz-yönetimcilikle değiştirerek sosyalizm yönünde ilerlemeye çalıştığı iddiasının tamamen bir aldatmaca ve demagoji olduğu belirtilmelidir.
Peki, Gorbaçov reformlarının gerçek içeriği ve özelleştirme, meta-piyasa ekonomisi, kâr ilkesinin belirleyiciliği, ücret politikası vb. vb… önlemlerinin nedeni nedir?
Neden, Sovyet ekonomisinin, mülkiyet ilişkileri ve ekonominin yönetiminin biçimlenmesinin özelliklerinde yatıyor. Neden, ekonominin aşırı merkeziyetçi örgütsel, hukuksal biçimleridir. Sovyet kapitalizmine uygun düşmeyerek oldukça aşırı kaçan bu merkeziyetçiliğin tarihsel şekillenme özelliklerine bakalım.
Sovyetler Birliği’nde piyasa ekonomisi ve kapitalizm, doğal yolundan gelişmedi. Bir kez sosyalist devrimin başarıldığı, burjuvazinin sınıf olarak tasfiye edildiği, sosyalist üretim ilişkilerinin kurulup geliştirildiği, planlı-uyumlu üretim koşullarının yaratıldığı bir ülkede, henüz kendisini yeniden doğuracak toprak tümüyle temizlenemeyen ve tüm kalıntı ve unsurları yok edilemeyen kapitalizmin restorasyonu yaşanmıştır. Bu kapitalizm, özellikle -hala bir ölçüde devam etmekte olan- ilk gelişme dönemlerinde, sosyalizm koşullarında yeniden doğduğu ve onun içinden çıkıp geldiği haliyle, sosyalizmin çeşitli özelliklerini biçimsel olarak üzerinde taşıyarak var olmuştur.
Siyasal, örgütsel, hukuksal, yönetimsel… kısaca biçimsel yapılara karşı mücadeleyi kastederek “şu anda yenilenme (yani perestroyka-MY) var olan siyasal sisteme karşı yürümektedir” (Y.Açılım, Eylül 88, s.43) diyen Gorbaçov, işte sosyalizmin bu biçimsel kalıntılarının tasfiyesi sorununu ortaya koymaktadır.
Sosyalizmin çeşitli kalıntılarını biçimler olarak barındırması sorunu anlaşılamadığı ve bu kalıntılara ilişkin biçim sorunları, üretim ilişkilerinin özüne ilişkin sorunlarla karıştırıldığından, SSCB ve benzeri ülkelerde gelişen kapitalizm, bir “kötü sosyalizm” türü, “bürokratik kolektivizm” gibi kavram ve nitelemelerle tanımlanmaya çalışılmaktadır. Oysa o, bugün özelleştirmelerle “zenginleştirilen” hem bürokratik hem de kolektivist özellikleri olan bir kapitalizmdir. Ve üstelik bu özellikler, örneğin 20. yy. başında Wilheml Almanya’sının tekelci devlet kapitalizminin özelliklerinden de farklılıklar gösterir. Sosyalizmden geri dönüş, bu ülkelerde şekillenen kapitalist üretim ilişkilerinin biçimini oldukça uzun bir dönem belirlemeye devam ediyor. Örneğin, Macaristan ve Çekoslovakya gibi ülkelerden sonra SSCB’de yasal özel mülkiyet, kendine henüz bir yol bulup ortaya çıkabiliyor.
Marks ve Engels’in öğretileri ve öngörüleri ışığında Sovyetler Birliği’nde Stalin’in yönettiği sosyalist inşa döneminde tüm üretim araçları devletleştirildi, emek ve üretim büyük ölçekli birimlerde örgütlendi, hemen her sektörde üretim tek bir devlet tröstünde tekelleştirildi, tüm ekonomi tek bir merkezi plan çerçevesinde yönlendirildi. Kısacası üretim araçlarının mülkiyeti devletin elinde toplanmış, kolektifleştirilmişti, üretim ileri düzeyde merkezileştirilmiş koşullarda gerçekleştiriliyordu. Tıkanma ve durgunluklar yaşanmadan. Tersine olağanüstü hızlı ve başarılı bir ilerleyişle. Kapitalizmin 40-50 yılda kat ettiği yollar, örneğin sanayileşmede, 5-10 yılda alınarak…
Kapitalist restorasyonun başlangıcında elde hazır bulunan mekanizma hemen kaldırılıp bir kenara anlamazdı, her şey “parti ve devlet yönetimini gasp eden revizyonist kliğin iradesine bağlı” değildi. Onlar var olan koşullara ayak uydurmak, o koşulları çerçeve edinerek, ekonomide varlığını sürdüre-gelen meta-para ilişkilerinin, değer yasasının işleyişinin, değişim ve bölüşümde burjuva hakkının, grup mülkiyetinin yolunu açıp gelişmesini ve etki alanının genişlemesini ve bu temelde üretim araçlarının yeniden metalaşmasını (sermayeleşmesini), ücret ve fiyatların piyasa koşullarında şekillenmesini (işgücünün ve tüm ürünün metalaşmasını) olumlu yönde etkilemek durumundaydılar.
İrade ile inşa edilen, kendiliğinden gelişmeyen, sosyalizmdir; kapitalizm ise kendiliğinden gelişir, sosyalizm yönündeki ilerletici irade ortadan kalktığında, ülkenin kapitalistleşmesinde sonuç, maddi koşullar tarafından ve ekonomik faktörlerce belirlenir; revizyonist politika izlendiği ve bunun kapitalizmin restorasyonunu olumlu yönde etkilediği açık ve kesindir, ama bu gerici irade ancak etkileyici olmuştur ve böyle olabilirdi, belirleyici değil.
Kapitalist restorasyon Kruşçev’in eseridir, ama o, kapitalizmi gökten indirmedi, iradesi ile zorlayıp var etmedi, yukarıdan, o rezil yıkıcı iradesini de kullandı kuşkusuz, sosyalizmin durmaksızın etki alanını sınırlamaya çalıştığı ekonomik unsurların bu sınırlayıcı etkiden kurtulduklarında yol açtıkları kapitalizmin gelişmesini aldığı önlemlerle kolaylaştırmaya uğraştı, restorasyonun başında bulundu.
Dolayısıyla ne Kruşçev ne de Brejnev, ne denli isterlerse istesinler, sosyalizmden miras kalan çerçeveyi, devletçiliğe, merkezi planlamaya ilişkin kolektivist merkezi örgütsel, hukuksal biçimleri görmezden gelebilirlerdi. İradeleri, bu biçimleri kullanmamaya yetmezdi. Ve kapitalizm, içinde geliştiği bu biçimleri kendine uydurdu; bu, bir yönüyle kendiliğinden -bürokratlaşma yoluyla çürüme ve yozlaşmanın gelişmesinde olduğu gibi- bir yönüyle de revizyonist yönetimin aldığı önlemlerle -işletme ve bölgelerin özerkliklerinin artırılması örneğinde olduğu gibi- gerçekleşti. Bu biçimler, kapitalist gelişmenin engeli oldukça, Gorbaçov’un siyasal sistemi değiştirmeyi hedef aldığını söylediği türden “yenilenmelerle” -ekonomide tekelin siyasette de yol açtığı tekelci merkezci bürokratik eğilimler ve büyük merkezi Sovyet makinası aracılığıyla tüm dizginleri elinde tutmak isteyen bürokrat niteliği belirgin egemen sınıfça, hatta geciktirilerek- yeni biçimlerle değiştirildi, değiştiriliyor. Özel mülkiyetin -o da henüz üretim araçları üretimi sektörünü açık ve dolaysız olarak kapsamayarak- yasallığıyla yeni yeni ortaya çıkması gibi… Serbest alım-satım yerine işletme ve toprağın henüz yalnızca kiralanıyor oluşuyla sürecin geciktirilmesi gibi…
çAncak eninde sonunda özel mülkiyetin yasal bir biçim olarak ortaya çıkması da gerekiyordu. Piyasa ekonomisinin dolaylı olarak tüm üretimi dolaysız olarak plan hedefleri üzerindeki üretimi ya da ürünlerin bir bölümünü kucaklayarak daha doğrudan ve etkili olarak gündeme gelmesi kaçınılmazdı. Kâr ilkesi, içinde hapsolma durumunda kalmaya zorlandığı sosyalizmden kalma kabuğun, eski biçimsel çerçevelerin kısıtlamalarından kurtulacaktı… Çünkü sosyalizmin oluşturduğu merkezi-kolektif örgütsel, hukuksal yapı, kapitalizme aşırı dar gelir ve geliyor; bu merkezilik ve kolektivizasyon düzeyi, kapitalizm koşullarında ulaşılabilecek ve bugünkü Sovyet kapitalizminin gereksindiği ve yol açması gereken boyutların çok ilerisindedir. Dolayısıyla sosyalizmin oluşturduğu merkezileşmişlik düzeyi, belli bir gelişme aşamasında, yeniden kurulan kapitalizmin gelişmesinin engeli haline gelir ve gelmiştir. Ve bugün sorun, bir yönüyle -Türkiye’deki gibi- bürokrasiden yakınma ve bürokrasi engelinden kurtulma sorunu olmuştur. Ve işte bu noktada Gorbaçov, “perestroyka”nın “var olan siyasal sisteme karşı yürümekte” olduğunu ortaya koymaktadır. Batı hayranı bir burjuva olarak haklıdır da bunda!
Kapitalist üretimin ve sermayenin merkezileşmesi -tekelcilik- ancak üretim ve sermayenin yoğunlaşması temelinde ve onun gelişme boyutuyla uyum içinde gerçekleşir, üretim ve sermaye yoğunluğunun görece geri bir düzeyinde çok ileri bir merkezileşme, kuşkusuz doğal bir durum değildir.
Tüm gelişmiş kapitalist ülkelerde tekeller, üretim ve sermayenin ileri düzeyde yoğunlaşması sonucu ortaya çıktıkları gibi, merkezileşmenin daha ileri boyutunu oluşturan tekelci devlet kapitalizmi, yoğunlaşmanın çok daha gelişkin bir düzeyini ön-gerektirir. Buna rağmen, tekeller ve tekelci devlet kapitalizmi, yine de oldukça geniş bir tekel dışı sermaye ve üretim (orta ve küçük sermaye ve üretim) ile birlikte var olur.
Sovyetler Birliği’nde sosyalizm ise, görece geri bir yoğunlaşma derecesinde üretim ve üretim araçlarının -tarımda etkisi çok sınırlı belirli unsurlar dışta tutulursa- olağanüstü bir merkezileşmesini gerçekleştirmiş, tüm üretim araçların kolektifleştirilmesi ve ürünlerin üretilip dağıtılması yanında, tüm ekonominin, hedeflerinde belli hata paylarıyla, tek merkezden yönetilmesi sağlanmış ve bu, özel olarak Sovyet ekonomisinin ve genel olarak Sovyet toplumunun büyük bir ileri atılımına yol açmıştı. Herhangi bir üretim sektörü merkezi planlama dışında kalmadığı gibi, sosyalist devlet tekeli dışında tek bir üretim aracına -tekel-dışı sermayeye rastlamak olanaksızdı. Sovyet kapitalizmine miras olarak kalan bu zarf, üretim ve sermayenin bu örgütsel ve yönetsel düzeyi, biçimsel, hukuksal bir çerçeve oluştursa da, artık, yeni koşullarda, görece az yoğun üretim ve sermaye düzeyi ile çelişme haline gelmiştir.
Bugün hala Sovyet kapitalizmi, ABD kapitalizminden çok daha ileri ölçülerde merkezileşmiş bir yapı arz ediyor. Oysa ABD kapitalizminin üretim ve sermaye yoğunluğu, Sovyet kapitalizmiyle karşılaştırma kabul etmeyecek kadar fazla yüksektir.
Sosyalizm koşullarında, planlama ve yönetimin kolaylaştırılmasının, kamu mülkiyetinin kamu çıkarlarına şu ya da bu sektörde şu ya da bu biçimde kullanılmasının, emek ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi amaçlı sosyalist üretimin gelişmesinin etkeni olan bu ileri düzeydeki merkezileşmişlik, kapitalizm koşullarında, özel ve grup mülkiyet ve çıkarlarının, kâr amaçlı üretim ve piyasa koşullarında değişim ve bölüşümün kösteğine dönüşür.
Kapitalizmde sermayenin merkezileşmesi, tekelleşme ne denli gelişkin olursa, durgunluk ve çürüme eğilimi o denli derinleşir. Merkezileşme ve tekelleşme, üretim araçları mülkiyetinin daha az sayıda elde toplanması ve kutuplaşmanın artması, üretici güçlerin daha büyük bir güçle engellenmesi anlamına gelir. SSCB’de olan ve Gorbaçov’un yakındığı da budur. Ama o, kusuru, sosyalist ilişkiler ve sosyalist merkezi planlamanın demode oluşunda bulmakta, eleştirilerini, bürokrasi adı altında, kolektif sosyalist üretim ve mülkiyet ilişkilerine ve merkezi planlamaya, bu, sosyalizmin özüne ilişkin unsurlarına, bizzat sosyalizme yöneltmektedir. Oysa köstek, kapitalist bir içerik kazanan, tamamen bürokratik bir çürümeye uğrayan ve kapitalizm koşullarına göre çok aşırı bir merkeziyetçi yapı oluşturan, sosyalizmle ilgisi, yalnızca, ondan dönüşmüş olması ve onun belli biçimsel özelliklerini kalıntı olarak üzerinde taşıması olan üretim ilişkileri ve yönetim biçimleridir. Bu ilişki ve biçimlerin aşırı merkezileşme arasındaki çelişmenin ve buradan yükselen durgunluk eğiliminin özelleşme yönündeki gelişmeleri çok daha hızlandırması beklenmelidir.
Ama Gorbaçov, teoriyi karmakarışık edip kapitalizmi aşırı merkezci yüklerinden (sosyalizmin biçimsel kalıntılarından) kurtarmakta ve özelleştirmekte oluşunu gizlemek istiyor. Sosyalist ilişkiler ve merkezi planlama ve yönetimi, ekstansif (emek yoğun) gelişmenin nedeni, entansif (sermaye yoğun) gelişmeninse engeli, bilimsel-teknik ilerlemenin sanayiye uygulanması ve verimliliğin yükseltilmesinin kösteği olarak göstererek, özelleştirmeyi ve özelleşmeye yönelişi, merkezilik ve kolektivizmden uzaklaşmayı, makinalaşmanın ve sanayinin bilimsel-teknik düzeyinin yükseltilmesinin çaresi olarak propaganda ediyor. Oysa üretici güçlerin gelişmesiyle çelişmeye düşenin ve durgunluk ve çürümeye yol açanın, sosyalist değil tekelci dönemde kapitalist mülkiyet ilişkileri olduğunu, tekelleşme arttıkça durgunluğun arttığını çocuklar bile bilir. Kapitalistler kârlarını garanti görmedikçe yatırım yapmazlar, yatırımlarını kârın garanti olduğu alanlara yöneltirler.
Bilimsel buluşların sanayiye uygulanması ve sermaye-yoğun yatırımlar, birbirleriyle bağlantılı üç yönden düşük kâr vaade-der, hatta kısa dönemde kârlı olmaktan çıkabilirler.
Birincisi, sermayenin organik bileşimi yükseldikçe, yani sabit sermaye değişen sermayeye “göre büyüdükçe, kâr oranı düşme eğilimindedir. Çünkü sabit sermaye yeni değer yaratmaz, sadece kendi değerini üretilen ürüne aktarır; ama yeni değeri, yani artı değeri, harcanan işgücünün eşdeğerini de yeni ürüne aktarmanın yanında emek ve emek harcamalarına yatırılan değişen sermaye bölümü yaratır. Dolayısıyla kâr oranı artı değerin sabit ve değişen sermaye toplamına oranlanması olduğuna ve yeni değeri değişen sermaye yarattığına göre, değişen sermayenin büyüklüğü kâr oranının yüksekliğine sabit sermayenin büyüklüyse kâr oranının düşüklüğüne neden olur. Ve makinalaşma, emek üretkenliğinin ve verimliliğinin artması aracılığıyla, tek tek işletmelere rekabette üstün konum sağlayıp piyasada gerçekleşen kâr oranının üzerinde bir kâr oranına ulaşmaya götürse bile, işletmelerin ve ekonominin bütünü açısından kâr oranını düşürür; bu tek tek işletmelerde de bu oranın makinalaşma arttıkça görece düşmesi anlamına gelir. Yani, ekstansif yatırımlarda yüksek entansif yatırımlarda düşük kâr oranı, kapitalizmi üretici güçlerin gelişmesinin engeli konuma sürükler.
İkinci olarak, bilimsel teknik gelişmelerin sanayiye uygulanması, bir buluş ya da icadın var olan maddi teknik düzeye monte edilmesi ve yatırılmış sermayeye bir miktar ek yapılmasından ibaret değildir. Kuşkusuz küçük bazı ilerleme ve buluşlar, ek bir yatırımla, kurulu teknik temele monte edilebilir. Ancak genel olarak bilimsel teknik ilerlemenin sanayiye uygulanmasından anlaşılan ve anlaşılması gereken bu olmadığı gibi, Gorbaçov da, sanayinin kompüterize edilmesi, otomasyon gibi yeni teknik temelin yaratılmasını gereksinen yeni büyük yatırımların sözünü ediyor. Bu, yatırılmış sermayenin eskimesi ve tümden değiştirilmesini gerektirmese ve ileri teknoloji yanında geri teknoloji de kullanılmaya devam edilse bile, uzunca dönemde kâr getirecek ve üstelik sermayenin organik bileşiminin oldukça yüksek olacağı yeni dev yatırımları ve kaçınılmaz olarak henüz amortize olmamış bazı makina ve ekipmanın kullanım dışı kalmasını gerektirir.
Üçüncü olarak, pazar sorunu, yeni teknik uygulanması ve makineleşmenin (bunun ayrılmaz parçası olan uzmanlaşmanın) sınırını oluşturur. Kapitalizm, özellikle kapitalistler arası pazarı geliştirerek ve kendi pazarını yaratarak gelişse de, sektörler arası oranlı ve uyumlu planlı gelişme yerine azami kârı esas alan gelişme çizgisi uyarınca, mübadelede bozulma ve üretimin gerçekleşememesi (satın alma gücü düşüklüğünden ürünlerin tüketilmemesi) ve aynı çizgi emekçilerin tüketimini dikkate almadığından, sadece üretim aletleri sektörünün değil, genel olarak kapitalist üretimin gerçekleşememesi durumunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Ayrıca, sınırlı bir pazara ürün sunan birden fazla firma rekabette fiyat indirimi, eksik kapasite ile verimlilik kaybı gibi nedenlerle düşük kâr ve hatta zarar etme durumuna sürüklenebilir.
Oysa sosyalizm koşulları yeni bilimsel-teknik buluşları sanayiye uygulamayı ve entansif yatırımları sadece mümkün kılmakla kalmaz, gereksinir de. Halkın gereksinimlerini karşılama ve emek ve yaşam koşullarını iyileştirme amaçlı sosyalist üretim, birbirine rakip ve yüksek kâr peşinde tek tek işletme ve firmalar bazında örgütlenmediği ve planlama tek tek firmalar baz alınarak değil merkezden, halkın ve ekonominin bütünsel ve kısa değil uzun dönemli çıkarları esas alınarak düzenlendiği için, kendi başına ele alındığında, ileri teknolojik ve entansif yatırım rantabl olmasa da, ekonominin bütününde hareket geçirdiği güçlerin büyüklüğü ve genelde üretimi artırıcı etkisi nedeniyle, gerçekleştirilir; en çok, bir süre ek fonlarla sübvanse edilir. Yeni, gelişkin teknolojik yatırımın devreden çıkardığı eskiden kullanılmakta olan üretim araçlarının, bütün olarak ya da sökülüp yeniden monte edilerek başka bir alanda kullanımı sağlanır. Ve yeni bir uzmanlaşmış yatırım, tek bir firma tarafından ve üstelik gereken ölçekle yapılacağından, firmalar arası rekabet ve pazarın sınırlılığı nedeniyle, bugünkü Sovyet ekonomisinde olduğu gibi- eksik kapasite kullanımı da söz konusu olmaz.
Bu bunun gibi gerçekleri kuşkusuz bilmesine rağmen Gorbaçovun, sosyalizmin değil kapitalizmin bilimsel-teknik ilerleme ve makineleşme düzeyinin yükseltilmesinin -mutlak olmasa da- göreli engeli olduğu gerçeğini çarpıtmasının tek bir anlamı vardır: üretim araçlarının mülkiyeti açısından tekelci devlet ve grup mülkiyetine, üretimin hareket ettiricisi olarak- bölüşümü prim, ikramiye, yüksek maaş ve çeşitli imtiyazlar biçiminde gerçekleşen- kâr amacına ve yine teşvikler, işten çıkarmalar ya da hizmetlerin şişirilmesi biçiminde görülen işgücünün metalaşmasına dayanan, sosyalizmden miras çeşitli örgütsel-hukuksal biçimler kullanan Sovyet tekelci kapitalizminin bilimsel-teknolojik yenilenme ve entansif gelişmenin engeli olduğunu gizlemek. O, tersine, dev adımlarla gelişen kapitalizm yolunda ilerlemenin gerekçesi olarak, bilimsel-teknolojik yenilenme ve entansif gelişmenin ancak bu yolda daha ileri adımlar atılmasıyla sağlanabilir olacağını ileri sürüyor. Bu, ayaklat dururken eller üzerinde yürüme çabasıdır! Özelleştirmeleri ve oto-finansmanı bu temelde savunmaya yelteniyor; kolektivizmi, merkezi planı vb. bu nedenle eleştiriyor. Bunu, bürokrasi eleştirisi adı altında gerçekleştirmeye çalışıyor.
Bürokrasi ve aşırı merkeziyetçi Sovyet hukuksal (mülkiye ilişkileri) ve yönetsel (merkezi plan örgütü) mekanizması, gelişmenin ve ilerlemenin engelidir. Ama bunlar, Sovyet tekele kapitalizminin hukuksal, yönetsel vs. mekanizmalarıdır, sosyalizmin değil. Evet, sosyalizmden miras kalıntılardır, ancak, sosyalist özlerinden soyundurulup kapitalist öz kazandırılan biçimler olarak sosyalizmle bir ilgileri kalmamıştır.
Sovyet ekonomisi, özellikle tarım ve tüketim maddeleri sektöründe (ve yanı sıra hafif sanayide) aşırı merkezcilikten gelen bir durgunluk içindedir. Bu durum, üretim ve sermayenin yoğunluk ve merkezileşmesi arasındaki uyumsuzluk ve dengesizlik nedeniyle ağır sanayi açısından da geçerlidir. Ancak esas etkisi, sermaye ve üretimin daha az yoğun ve üretimi daha çok emek yoğun olduğu üretim dallarında, tarımsal üretim ve hafif sanayide görülmektedir. Tarımın geriliği, tarım üretiminin ek sermaye yatırımlarım gereksinmesi (diferansiyel rant) yanında, bir de bu noktadan kaynaklanmakta, ya özellikle bazı dallarda sübvansiyonun atıllığı teşvik ettiği ya da merkezcil faktörlerle kârlılığı düşük düzeyde tutulan, planlamanın ürünler için düşük fiyatlar tespit ettiği tarımda üretim anmamakta, tarım ürünleri kıtlığı baş göstermekte, bu nedenlerle fiyatlar piyasada yeniden oluşarak yükseltmekte ya da karaborsa gelişmektedir. Aynı şey, benzer nedenlerle hafif sanayi, özellikle tüketim maddeleri üretimi sektörü için de doğrudur.
Şimdi Gorbaçov kâr amacını resmileştirip genelleştirirken, özel girişime de izin vererek, hem özel hem de grup mülkiyetine dayalı hafif sanayi ve tarımsal ürün üretimini artırmayı planlamaktadır. Görece emek yoğun ve sermayenin organik bileşiminin düşük olduğu bu sektörlerde sömürü ve kâr oranlan yüksektir. Piyasa koşullarında kâr oranının serbestçe oluşmasının sağlanmasına bağlı olarak, sözü edilen sektörlere yatırımlar ve bu dallarda üretim kuşkusuz artacaktır. Ama bu durum çok uzun süremez, çeşitli önlemlerle (doğal ki merkezi politikalarla uygulanan önlemlerle) ortalama kâr oranının bu sektörler aleyhine gerçekleşmesi ertelense de, sonunda kâr oranları piyasada dengelenir. Fiyat oluşumları yoluyla kârların bir bölümü emek yoğun sektörlerden sermaye yoğun sektörlere akar. Ama bu, geçici sürede kıtlık hafifler ya da tümden ortadan kalkar. Sonra? Sonra yeni önlemler düşünür Gorbaçov…
Şimdilik özel girişimler ve “plan hedefleri üzerindeki ürünlerini (patates, meyve ve sebzelerde üretimlerinin önemli bir bölümü için) kendi uygun gördükleri biçimde” tasarruf olanağı sağlanan kolektif ve devlet çiftlikleri ve yine “plan hedefleri üzerinde ürettikleri ürünlerden kendi kullanmadıkları kısımları birbirlerine serbestçe alıp satabilecek” olan sanayi kuruluşları, kiralanan hafif sanayi işletmeleri ve yeni kiralanan topraklarda kurulan ya da devralınan işletmeler, ayrıca kâr ilkesi resmileştirilerek dolaylı olarak piyasa ekonomisine bağlanan tüm işletmeler, yüksek kârlılık nedeniyle, özelikle hafif sanayi ve tarım sektörüne (ve hizmetler sektörünün kârlılığı yüksek dallarına) yatırıma ve üretimi artırarak durgunluğunun giderilmesi sevk edilmektedir. Üstelik tek tek işletmelere tanınan yabancı sermayeyle ortaklıklar kurma serbestîsi nedeniyle, bu sektörlere yabancı sermaye akını bile mümkündür.
Ve doğal ki, tüm bu özendirme ve yönlendirmeler merkezi politikalarla sağlanma durumundadır. Merkezi yönlendirme ve merkezcilik devam edecektir, kuşkusuz, “aşırılığı” giderilerek ve “merkezin” niteliği değişerek: eski sosyalist merkezin karşısına Kruşçev’le birlikte konan kapitalist merkezle…
Aynı şey, alt düzeyde de olsa, ağır sanayi sektöründe de olacak, işletmelerin kâr amaçlarının vurgulanması ve üretim ve sermayenin yoğunlaşmasıyla çelişen aşırı merkezileşmenin tasfiyesi (bizzat bu, kâr için üretimin itici gücü olacaktır), birbirleriyle rekabet ve üretim anarşisinin gelişmesi koşullarında (giderek iflaslar vb. ile) bu sektörde de bir canlanma gerçekleşecektir. Nereye kadar?
Kuşkusuz, üretimin anarşik koşullarını, kâr dürtüsünü, piyasa koşullarının işleyişini geliştirerek dengesizliklere, durgunluğa, “bolluk içinde yokluk”a çözüm bulunabilseydi, bugünden tüm dünyada kapitalizm çerçevesinde insanlığın altın çağına ulaşılmış olurdu. Ama kapitalizm, onulmaz hastalığı devresel krizleriyle birlikte, tekelci döneminde, bu devrelerin konaklarında bozulma ve çöküntüyü de kucaklayarak var olabiliyor. Gorbaçov’un yoğunlaşmayla merkezileşme arasındaki uyumsuzluğu giderme ve ekonomide liberalizasyon politikası, geçici bir canlanma ve rahatlık sağlasa da, sağlayacak, Sovyet kapitalizminin patlayıcı madde stoklarını ve bunların yıkıcı etkisini artırmaya yol açacaktır.
Gorbaçov’un reformlarından sonra Sovyetler Birliği’nin kapitalist bir ülke olup olmadığı tartışması ciddiyetini kaybetmiştir. Eskiden Sovyet revizyonistlerinden etkilenen ara akımların yönlendirdiği birçok insan bugün, o zamanlar Sovyet kapitalizminin “hayal ürünü” olduğunu “kanıtlamak” üzere ileri sürülen gerekçelerle tatmin olmuyor, doğruymuş diyor. Bugün, Gorbaçov’la birlikte, öteden beri Sovyet kapitalizmi ve sosyal emperyalizme yöneltilen eleştirilerin doğru ve geçerli olduğu çok daha açık bir şekilde, deney yoluyla, gözler önündedir.
Artık Sovyet “sosyalizmi”ni savunmak pek zorlaştı, “küçük hesaplar” peşinde koşmayan hiç bir devrimci, burjuva liberal olmayan ya da liberalizmden güçlüce etkilenmeyen hiçbir ciddi grup ve dürüstlük ve bilimselliği eylem çizgisi edinmekten vazgeçmeyen hiçbir bilim adamı “Sovyet sosyalizmi” savunuculuğunun yükü altına girmeyecektir.
Artık tartışmanın yönü değişmiştir: eskiden Sovyetler Birliği’nin sosyalist mi kapitalist mi olduğu tartışılırdı, sosyal emperyalist olup olmadığı tartışması yapılırdı; Bugün tartışma, bu boyutu ile aşılmakta, hızla gündemden çıkmaktadır. Bugün gündeme gelen tartışma, Batı kapitalizmi ile Doğu (Sovyet) kapitalizmi arasındaki farklıkların ne derece ortadan kalktığı ve ne derece benzer özelliklere sahip olduklarıdır.
Doğu kapitalizmi, Sovyet kapitalizmi, biçimsel özellikleriyle de hızla Batı kapitalizmine benzemektedir.
Gelecek sayımızda Gorbaçov reformlarını uluslararası boyutuyla ele alacağız.

Mustafa Yalçıner

Aralık 1988

TEILEN