“İşçi sınıfı ve emekçiler kendilerine ait olmayan bu krizin yarattığı sonuçları yaşamak zorunda değil”

Genel Başkanımız Selma Gürkan’ın Gazete Fersude’de çıkan röportajı:

Son yaşanan ekonomik kriz için “İşçi sınıfı ve emekçiler kendilerine ait olmayan bu krizin yarattığı sonuçları yaşamak zorunda değil” ifadesini kullanan Gürkan, “Ancak biliyoruz ki sadece ekonomik talepler üzerinden yükselen bir mücadele de çok kalıcı olmayacaktır” dedi.

Ayrıca sendikaları ‘sessizlikle’ eleştiren Gürkan, “Mücadelenin sorumluluğunu alanlar, ortak mücadeleyi örgütlemenin de sorumluluğunu almalıdır. Sadece açıklamalarla sınırlı kalmanın bir etkisi olmaz” diyor.

Gürkan Türkiye’deki temel sorunları – Kürt sorunu, inanç özgürlüğü, adalet ve kadın hakları- konusundaki mücadelenin aynı zaman işçi sınıfının iktidar mücadelesinin bir parçası olduğunu söylüyor.

Son olarak Gürkan AKP iktidarını “Bu siyasi iktidarda utanç ve ayıp kavramı, siyasi etik ve değer kavramı yok” sözleriyle eleştiriyor.

24 Haziran sonrası ne oldu, ne olacak?

İktidar, seçimde alacağı sonuçlarla ve bu sonuçların meşruluğu ile siyasal rejimi yeniden inşa edecekti. 24 Haziran’ı tek adam, tek parti yönetiminin inşasının bir adımı olarak değerlendiriyoruz. Esasında tek adam, tek parti yönetimini uzun süredir AKP ve Erdoğan fiilen uygulamaktaydı. 2010 referandumu, bunun yolunu açmak için yapılan bir referandumdu. Ondan sonra çıkarılan yasalar, getirilen düzenlemeler birbirinin devamı oldu. 16 Nisan referandumu ve arkasından 24 Haziran seçimi ile tek adam-tek parti yönetimi şeklinde siyasal rejimin inşasını tamamlamak üzere son adım da atılmış oldu. 24 Haziran’da sandıktan çıkarttığı sayısal çoğunlukla bunu rahatlıkla yapabileceğini düşündü ve kabineyi oluştururken bu kapsamda oluşturdu. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri de hızla bu kapsamda çıkarıldı. Şimdi, bütün kurumların Cumhurbaşkanı’na bağlandığı, bütün karar verme yetkilerinin Cumhurbaşkanı’nda toplandığı; tek elden verilen kararların örgütlenmesi ve uygulanması için bir kabinenin oluşturulduğunu görebiliyoruz. Bütçe yapma yetkisinden atamalara kadar, bütün yetkiler şu anda Cumhurbaşkanlığı’nda toplanmış durumda. Yeni siyasal rejim, burada kendisini gösteriyor. Tek elden kararlar alınıyor ve o tek elin denetimindeki kabine ile bu kararlar hızla örgütlenip, uygulanıyor.

24 Haziran gecesi bir anda bir sessizlik oldu, Cezaevinde olmayan adayların şöyle bir iddiası vardı: “Biz orda olacağız, takip edeceğiz.” Ancak 24 Haziran gecesi kimseyi göremedik. Sizce ne yaşandı o gece?

Bizim desteklediğimiz aday, cezaevinde olmasından dolayı doğal olarak o alanda yoktu. O, böyle bir sözü de veremezdi, vermiş olsa bile bu sözünü yerine getiremezdi. Ama en azından Selahattin Demirtaş’ı destekleyen siyasi partilerin, oluşumların o gece yüksek seçim kurullarının önünde toplandığını ve adalet istediğini söyleyebilirim. Diğer taraftan Millet İttifakı’na dâhil olan partilerin adaylarının ortalıkta görünmemesinin de herhalde cevabını onların vermesi gerekir. Fakat burada özellikle şu çok açık; siyasi iktidarın en baştan meşru olmayan bir seçimi, meşru olmayan yollarla aldığını ifade edebiliriz. Sandıkta manipülasyon yapılmış mıdır? Yapılmıştır. Zaten sadece sandık yolsuzluğu değil, seçim sürecinin en başından itibaren bir adaletsizlik ve manipülasyondan söz edebiliriz. 24 Haziran günü de sandıktan arzuladıkları sayıyı çıkarmak için siyasi iktidarın manipülasyon yaptığı çok açık. Denetlenemeyen sandıkların bu manipülasyon için kullanılma ihtimali çok yüksek. Muhalefette yer alan dört siyasi partiden sadece bir tanesinin görevlisinin olduğu yirmi bine yakın sandık var. Biliyoruz ki yerellerde yedi kişilik sandık kurullarında tek kişiyseniz sağlıklı müdahale etme şansınız olmayabilir. Bütün bunları yaşanılan eksiklikler, sıkıntılar diye ifade edebiliriz ama seçim kararının alınmasından, örgütlenmesine kadar geçen süreç zaten bir manipülasyondu. Ve zaten adaletsizdi, zaten usulsüzdü. Çünkü propaganda eşitliği yoktu, olanakların eşit kullanımı diye bir şey söz konusu olmadı. Bunu çok fazla söylediğimiz için sadece birkaç cümle ile söyleyip geçmek gerekir. Siyasi iktidar, iktidar olmanın bütün olanaklarını fazlasıyla kullanarak bu adaletsizliği, bu eşitsizliği derinleştirdi. Bununla da yetinilmedi, muhalefetin önüne türlü türlü engeller çıkarıldı. Muhalefetin sözünü kesme, sözünün halkla buluşmasını engelleme, mitinglerinin engellenmesi, siyasi propaganda çalışmasının engellenmesi gibi pek çok yol ve yöntemle bu eşitsizlik derinleştirmiş oldu.

Adalet Bakanlığı’nın Selahattin Demirtaş’a ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gönderdiği yanıtlar basında yer aldı. Demirtaş’ın siyasi propaganda çalışmalarını yapabildiğini, eşiyle telefonda görüştüğünü dolayısıyla engellenmediğine dair “kanıt” olarak sunuldu. Demirtaş’ın propaganda sürecinde kitleye ulaşması engellenmedi mi?

Aslında utanmaları gereken ayıplarını itiraf etmişler. Eşiyle ve ailesiyle görüşmesi gereken 10 dakikalık zamanı siyasi propagandaya ayırmak zorunda kalıyorsa bir cumhurbaşkanı adayı, bu siyasi iktidarın ayıbı ve utancıdır. Bunu da itiraf etmişlerdir. Demirtaş’ın cezaevinde olması başka bir utanç ve ayıbıdır siyasi iktidarın. Ama cezaevinden bile propaganda yapmasının önü kesiliyor ve ailesiyle görüşmesi gereken zamanı siyasi propagandaya ayırıyorsa, bu iktidarın temel olarak ayıbıdır ve bu durumdan utanması gerekir. Fakat bu siyasi iktidarda utanç ve ayıp kavramı, siyasi etik ve değer kavramı olmadığı için maalesef buralarda tevazu gösterilmiyor.

OHAL süreçlerinde bile devam eden Cumartesi Anneleri eylemi 700. Haftada engellendi ve bu engel sürekli hale getirildi. Sizce iktidar Cumartesi Anneleri üzerinden muhalif kesimlere bir mesaj mı göndermek istedi?

Yeni oluşturulmaya çalışılan siyasal rejimin özelliğini şöyle özetlemek gerekir. İç politikada baskı ve yasaklamalarla özgürlük alanlarının daraltıldığı, şimdiye kadar elde edilmiş, mücadeleler ile kazanılmış hakların tırpanlandığı ve bunların bir emirle, bir kişinin kararıyla yapılabildiği, yine bir kişinin kararıyla ekonominin yağmaya açıldığı, bir kişinin kararıyla çalışma hayatında sömürü çarklarının kölelik düzenindeki gibi işletildiği bir rejim. Çalışma hayatında sömürü çarkları işliyor, ekonomide yağma düzeni devam ediyor, siyasette baskıya ve yasaklamalara dayanan bir hak gaspı söz konusu. Yeni siyasal rejimin özelliğini böyle özetleyebiliriz.

Cumartesi Anneleri’ne karşı geliştirilen tavır, “Devlette devamlılık esastır” ilkesi üzerinden anlaşılabilir. Bu hükümet dönemindeki hak ihlalleri, geçmişten aldığı deneyimi, kültürü ve mirası devam ettiren tarzındadır. Cumartesi Anneleri’nin eylemine yönelik saldırı, müdahale ve yasak, geçmişten aldığı devlet mirasını devam ettirme politikasının bir sonucudur. İktidar, cumhurbaşkanı karşısında bir siyasi muhalefet istemiyor. Siyasi muhalefet olsa bile, kendi sınırları içerisinde muhalefet etsin istiyor. Toplumsal mücadeleye, sokak mücadelesine, hak ve özgürlükler mücadelesine, kendi gücüyle elde edebileceği bir özgürlükler mücadelesine dayanan bir muhalefeti istemiyor. Dolayısıyla bu alandaki mücadeleyi bastırma, susturma tarzı da bu tutumunun göstergesidir Cumartesi Anneleri’ne yapılan müdahaleden hareketle önümüzdeki dönemde iktidarın hem ekonomide, hem de siyasette sıkıştığı durumlarda baskı rejiminin, toplumsal kutuplaşmanın, çatışma ve şiddetin çok daha artacağını öngörebiliriz.

Peki, 3. Havalimanı’nda neler yaşandı? Sermaye-AKP ortaklığı temel insani taleplere neden bu kadar sert cevap verdi?

3. Havalimanı işçilerinin talepleri AKP iktidarında çalışma hayatının adeta bir aynası olmuştur. İktidarın bütün yalanları, işçilerin taleplerinin yalınlığıyla yerle bir olmuştur. Zaten sorunlu olan çalışma ve yaşama koşullarının 16 yıllık AKP iktidarı ile geldiği noktayı yeniden göstermiştir. Biz bu fotoğrafı iş cinayetlerinde Soma’da, Ermenek’te, Şırnak-Şirvan madenlerinde, Torunlar’da görmüştük. Her türlü hak aramanın, özgürlük talep etmenin bastırılmaya çalışıldığı, baskı ve zor üzerine kurulu, tek adam yönetiminde bir siyasal rejimin kurulmaya çalışıldığı bir dönemde binlerce işçi ortak sesle eyleme geçiyor. Siyasi iktidar ve troller bunu bir tehdit olarak gördüler ve bundan sonra mücadele eğiliminde olacak işçi, emekçi, toplumsal muhalefet tüm mücadele güçlerine bir mesaj vermek üzere saldırdılar. Böylece 24 işçiyi tutukladılar. Ancak, bu yöntem AKP’nin bulduğu ve ilk defa denediği bir yöntem değildir. Tarihte baskı ve zor sökmedi. Daha tutuklamaların haftasında servisler gecikince yine işçiler eyleme geçti ve bugün de sökmeyeceğini göstermiş oldu. Şimdi başta tüm sendikalar, emek-meslek örgütleri başta olmak üzere, işçilerin taleplerini sahiplenme ve tutuklu 24 işçinin serbest bırakılması için mücadele zamanı.

EMEP bu yeni süreçte nasıl bir politika izleyecek? Kitlelere, işçilere ulaşma sürecinde nasıl bir yol izleyecek?

Türk lirasının dolar karşısında değer kaybetmesiyle başlayan döviz kuru krizi, işçi sınıfı ve emekçiler açısından ekonomide zorlu koşulların yaşanacağı bir dönemin habercisi. Çünkü hükümet yaşanan krizin bütün faturasını işçilere ve emekçilere yıkmaya çalışacaktır. Bunun da uygulamalarına bugünden başladı. Bir taraftan büyük patronların vergi borçları affedilip, teşvikler onlara ayrılırken, işçi sınıfı açısından bir bütçe kısıtlamasına, kamu harcamalarında kısıtlamaya gidildiği, temel tüketim mallarına aşırı derecede zam yapıldığı gerçeği ortada. Dolayısıyla kapitalizmin yarattığı ve siyasi iktidarın da uygulamalarıyla derinleşen bu kur krizinin faturasının yükünün işçi sınıfına, emekçilere ve halkın üzerine yıkılmaması için bir mücadele içerisinde olmak gerekiyor. Emek Partisi olarak, burada görev ve sorumluluğumuzun farkındayız. Dağıttığımız bildirilerle, yaptığımız çağrılarla bunu işlemeye çalışıyoruz. Ama biliyoruz ki sadece ekonomik talepler üzerinden yükselen bir mücadele çok kalıcı olmayacaktır. Çünkü ekonomik alanda yaşanan bu sorunun siyasi olarak da karşılığı olacaktır ve önümüzdeki dönem, toplumsal mücadelelere dönük siyasi iktidarın baskıları ve engellemeleriyle karşı karşıya kalacağımız bir dönem olacak. Siyasal gericilik olarak adlandırabileceğimiz bu baskıların bertaraf edilebilmesi için, toplumsal mücadele güçlerinin ortak talepler etrafında mücadelelerini ortaklaştırmaları gerekiyor. Bir taraftan işçi sınıfı ve emekçiler açısından krizin yükünü taşımamak üzere verilen mücadeleyi aynı zamanda iktidarın siyasi baskılarına, çatışmacı ve kutuplaştırıcı politikalarına karşı temel hak ve özgürlükleri, siyasal özgürlükleri esas alan bir mücadeleyi ortaklaştırmak ve burada bir mücadele birliğini sağlamak elzemdir. Tartışmalarımız ve çabalarımız şimdiye kadar bu yönde sürdü, bundan sonra da devam edecektir. Biliyoruz ki hem ekonomik hem de hem siyasal koşulların ağırlaştığı dönemlerde parça parça mücadele eğilimleri de kendisini göstermektedir.

Ekonomik koşulların zorlaşmasına ve ağırlaşan siyasal koşullara karşı, yerellerde oluşacak mücadele birliklerini talepler üzerinden ortaklaştırmayı önemsiyoruz. Bir taraftan merkezi olarak siyasi partilerle, emek örgütleriyle, meslek örgütleriyle ortak mücadele platformları üzerinden birlikleri konuşurken, diğer taraftan da ortak talepler etrafında yerellerde de oluşabilecek mücadele birliklerinin önemli olduğunu düşünüyoruz.

HDP’nin bir “anti-faşist cephe” çağrısı var. Sizce kriz sürecinde kurulması gereken birlik “anti-faşist cephe” mi?

Ortak talepler etrafında mücadele birlikleri diye tarif ediyoruz biz, çünkü hem ekonomik hem de siyasal koşulların ağırlaşması söz konusu. “Kriz dönemlerinden işçi sınıfı-emekçiler güçlenerek çıkar” diye bir görüşü öne sürmek doğru değil. Sermaye sınıfı, krizin faturasını halka çıkararak buradan siyasi iktidarlarını güçlendirerek çıkabilir. Karşılarında güçlü bir mücadele olmadığı sürece çok rahatlıkla bu zorlukların faturasını halkın sırtına yıkarak kriz dönemini kendileri açılarından atlatabilirler. Bizim için esas olan şey; bir defa bu kriz halkın krizi değildir, işçi sınıfının ve emekçilerin krizi değildir. Kapitalist sistemin ürettiği bir sorundur. Bugün döviz krizi olarak yaşanan zorlu ekonomik koşullar da bir taraftan kapitalist sistemin diğer taraftan da AKP’nin uygulamış olduğu politikaların krizin derinleşmesinde sorumluluğu vardır. Dolayısıyla bu krizin yükünü halk çekmemelidir, çekmeyecektir. Buna karşı mücadelenin örgütlenmesi önemlidir. Eğer buna karşı güçlü bir duruş sergilenebilir ise özgürlüklere dayanan, hakların daha da genişletildiği bir siyasal seçenek ortaya çıkarılabilir. Aksi takdirde baskıcı, yoksullaştırıcı, işsizliğin arttığı ve iktidarın faşizan uygulamalarının çok daha yoğunlaştığı bir siyasal sistem, kendisine bir uygulama zemini bulabilir. Emekçi sınıfların mücadelesi, demokrasi güçlerinin mücadelesi, barış güçlerinin mücadelesi ve halk güçlerinin mücadelesi aynı zeminde buluşmalı ve aynı hedefe odaklanmalıdır.

Emek Partisi’ni diğer sol sosyalist partiler açısından değerlendirdiğimizde Türkiye’nin birçok alanına dağılan bir parti ve bunu daha çok işçi sınıfı örgütlenmesi üzerinden yapıyor. Ancak son dönemlerde EMEP’in bu çizgisinden biraz uzaklaştığına dair eleştiriler var. Bu eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Emek Partisi hiçbir zaman işçi sınıfı mücadelesinden uzaklaşan bir çizgi içerisinde olmadı. Zaten Emek Partisi’nin varlık nedeni sosyalizmin inşası üzerinden, işçi sınıfının iktidarının sağlanması. Emek Partisi bunun için vardır, bunun için kurulmuştur. Dolayısıyla bizim sınıf iktidarı perspektifinden ve işçi sınıfı mücadelesinden uzaklaşma ya da geri durma gibi bir tutumumuz hiçbir zaman olmadı. Ama sadece işçi sınıfı alanına gömülmüş bir mücadele de yeterli bir mücadele değildir. Sonuçta ülkemizde yaşanılan temel demokrasi problemleri var, siyasal özgürlük problemleri var.

Demokrasi mücadelesi işçi sınıfın iktidar mücadelesinin bir parçasıdır. Dolayısıyla Türkiye’de çeşitli alanlarda siyaset sert yaşanıyor. Mesela Kürt sorununun çözümünde sert yaşanıyor. Dönem dönem çok kısa süreli çözüm süreçleri olsa da çatışması ve savaşçı süreçler yaşanıyor. Siyasal gündem buralarda yoğunlaştığında sanki diğeri biraz geride kalıyormuş gibi bir görüntü söz konusu oluyor. Ama özünde asıl değiştirici güç işçi sınıfıdır. Siyasal özgürlükler ve demokrasi mücadelesinin de emek mücadelesinden ayrı olması düşünülemez. Güncel demokratik talepler için verilecek olan mücadele, işçi sınıfının iktidarı için verilen mücadelenin bir parçasıdır, ondan ayrı ele alınamaz. Yani Kürt sorunu, kadının hak eşitliği sorunu, laiklik, inanç özgürlüğü sorunu çözülecekse sosyalizmde çözülecek gibi güncel sorunları sosyalizme havale eden bir yaklaşımımız yok. Tam tersine bugünün güncel sorunları olan, Kürt sorununun çözümü, inanç özgürlüğü, adalet, kadınların hak eşitliği alanlarında, cinsiyet eşitsizliğinin derinleştiği atmosferde verilecek mücadeleler, aynı zamanda işçi sınıfının iktidar mücadelesinin bir parçasıdır. Onunla birlikte ilerleyecek bir süreç olarak ele alıyor, bu çizgide değerlendiriyoruz. Bir tarafta sınıfa karşı sorumluluğumuz var ve bunun bilincindeyiz ama diğer taraftan da bütün ezilenlere, ezilen halklara, ezilen cinslere ve ezilen inançlara karşı bir sorumluluğumuz da var. Bu mücadeleleri birleştirmeyi başarmamız gerekiyor. Emek mücadelesi ve demokrasi mücadelesi kopmaz bağlarla birbirine bağlıdır, bu bağın ortaya çıkarılması ve güçlendirilmesi gibi bir sorumluluğumuz var, biz de bunu yapmaya çalışıyoruz.

Krize gelirsek, işçi sınıfı ve halk, krizin faturasını ödemeye başladı. Üst üste Konkordato başvuruları yapıldı. Sermaye krizi fırsata çevirip maliyeti halkın ve emekçilerin sırtına mı bırakmaya çalışıyor?

Erdoğan ve her düzeyde hükümet yetkilileri her ne kadar “kriz, miriz yok, sorun psikolojiktir” dese de, yaşanılan ekonomik krizi dış güçlere bağlayarak sorumluluğu üstlenmeye niyeti olmadığını gösterse de açıklanan Yeni Ekonomi Programı (YEP) krizin itirafı, bunun faturasını halka ödeteceğinin ilanı olmuştur. YEP içerisinde işçi sınıfı ve emekçilerin haklarını gasp edecek önemli düzenlemeler söz konusu. Kıdem tazminatının fona devri, zorunlu bireysel emeklilik sigortası kesintilerinin yeniden düzenlenerek sistemden çıkışın 2 aydan 3 yıla çıkarılması, esnek ve yarı zamanlı çalışma gibi pek çok düzenleme söz konusu. Ayrıca, tarım alanlarının talanı, şehir hastanelerini sağlık turizmi konusu olarak değerlendirerek sağlık hizmetlerinin ticarileşmesini pekiştirme gibi kamu kaynaklarının ve yeraltı yerüstü kaynaklarının tekellerin talanını sorunsuz olarak sürdürmesinin olanaklarını sağlayacak düzenlemeler de söz konusu. İktidar YEP ile yetinmemiş olacak ki, ekonomiyi eski bakan Atalay’ın damadı Ali Üstün’ün Türkiye yöneticisi olduğu ABD’li yönetim şirketi Mckinsey’e devretmiş oldular. Bir nevi IMF programının ya da Kemal Derviş programının başka bir adı diyebiliriz ABD’li yönetim şirketi ile kurulan ilişkiye.

Kısaca her durumda krizi fırsata çevirmek istiyorlar. Bugün büyük tekeller dahil iktidarın yanında yer alan sermaye gruplarının trilyonlarca liraya varan vergi borçları affedilmiş durumda. Sadece affedilmekle kalınmadı, 80 milyonun yarattığı kaynaklardan oluşan bütçeden teşvikler ve istisnalar yine bu kesime ayrılmış durumda. Dolayısıyla krizi sermaye sınıfı, tekeller de dahil kendisi için fırsata çevirmeye çalışıyor. Şimdi çok yakından tanık olduğumuz tartışmalar mevcut. “Kriz var, ücret zammı istemeyin, kriz var fazla çalışın ama fazla çalışma ücreti istemeyin. Ücretsiz izine çıkaracağız bu nedenle bizim istediğimiz koşullara razı olun. Dışarıda işsizlik artacak, firmalar kapanacak eğer siz hakkınızı isterseniz zaten kriz var firma kapanır siz kötü koşullarda düşük ücrete, fazla çalışma süreleriyle çalışmaya razı olun” gibi tarif edebileceğimiz tartışmaları işverenler fabrikalarda ve işletmelerde yürütüyorlar. Bankalarda aynı tartışmalar sürüyor, personellerine “daralmaya gideceğiz, küçülmeye gideceğiz ona göre, primlerden vazgeçin, ikramiyelerden vazgeçin” şeklindeki tartışmalar büyümüş durumda.

Önümüzdeki dönemde hem Konkordato ilan eden hem de etmeyen sermaye gruplarında seri iflasların olacağına dair ekonomistlerin öngörüleri var. Böyle bir durum karşısında emekçilerin temel hakları ne olacak?

Krizi fırsata çevirmenin bir yolu da konkordato sanki. Elbette ekonomik kriz nedeniyle batan şirketler olabilir ancak, kriz tekeller için aynı zamanda adeta fırsat dönemi olabilmekte. Borçlarından kurtulmanın fırsatı. Pek çok tekel kişisel ya da kurumsal varlıklarını yurtdışına çıkarıyor ve kalan borçlarını halkın sırtına yıkmak istiyor. TOBB ve TÜSİAD’dan yapılan çeşitli açıklamalarda borcun 81 milyonun olduğu, çöp kredilerin yani tekellerin öde(ye)mediği kredilerin devlet tarafından ödenmesi, işçi çıkarmamak için ücretlerin yarısının devlet tarafından ödenmesi gibi talepleri dillendirmekteler. Oysa açıklanan iç ve dış borçların önemli bir bölümü tekellerin borcu, kamu borcu olarak görünenler ise kamu üzerinden sermayeye aktarılan kaynaklardır. Ve bu borcu halkın ödemesi, krizin yükünü işçi sınıfı ve emekçilerin yüklenmesi söz konusu olamaz.

İşçi sınıfı ve emekçiler kendilerine ait olmayan bu krizin yarattığı sonuçları yaşamak zorunda değil. Ya da onun faturasını ödemek zorunda değil. Kaldı ki, kriz gerekçesiyle hak gaspları için atılan adımlara Makel, Mersedes, Tüpraş örneklerinde olduğu gibi işçiler mücadele eğilimiyle cevap vermişlerdir ve kriz faturası ödemeye niyetli olmadıklarını göstermişlerdir. İşçi ve emekçiler içerisinde ağırlaşan yaşam ve çalışma koşullarına karşı mücadele eğilimlerinin arttığını gözlemliyoruz. Bunun için mücadele olanakları neyse bu olanakları biz, partimizin gücünün yettiği oranda artırmaya ve geliştirmeye çalışıyoruz. Burada sendikaların sorumluluğuna da değinmek istiyorum. Saldırıların çok kapsamlı olduğunu düşündüğümüzde sendikaların sessizliğini anlamak mümkün değil. DİSK, KESK, TMMOB, TTB ortak açıklama ile krizin yüküne karşı ortak mücadele çağrısı yaptı. Bu çağrı önemlidir ama açıklamayla kalırsa bu süreçte bir etkisi olmaz. Mücadelenin sorumluluğunu alanlar, ortak mücadeleyi örgütlemenin de sorumluluğunu almalıdır. Farklılıklarını gözetmeksizin bütün konfederasyon ve sendikaların bu mücadeleye katılımını sağlamak için çaba sarf edilmesi gerekir. “Biz çağırdık gelen gelsin” ile bu işlerin olmayacağı açık. Bu nedenle ortak mücadele için samimiyetle çaba sarf edilmeli, gelmeyen sendika ve konfederasyonlar da tarihsel sorumluluğu daha doğrusu sorumsuzluğu üstlenmiş olurlar. İşten atmaların durdurulması ve iş güvencesinin sağlanması, artan enflasyon karşısında eriyen ücretler için iyileştirme, ek zam, ücretler düşürülmeden çalışma sürelerinin kısaltılması, kıdem tazminatlarının korunması, iş cinayetlerine karşı iş güvenliği, güvenceli çalışma, grev yasaklarının ve TİS’lerin işlevsizleştirilmesinin sona ermesi, temel tüketim mallarının fiyatlarının dondurulması gibi taleplerle ortaklaşılmayacaksa ne için ortaklaşılabilir ki?

AKP iktidar süreci ve girişimlerine baktığımızda çok sert bir şekilde yönelmedikleri kitle işçi sınıfıydı. Ama son sürece baktığımızda bir sertleşme gözlemleniyor. Buna karşı bir işçi sınıfı örgütlenmesinin yükselişini görecek miyiz?

Aslında sermaye sınıfının çıkarları için, siyasi iktidarlarının ne kadar kötü olabileceğini tarihte yaşadık. Hitler Almanya’sında yaşadık, Mussolini İtalya’sında yaşadık, Franko İspanyasında yaşadık. Dolayısıyla tekellerin egemenliğini korumak için siyasi iktidarlarının acımasızca katliamlar da dahil olmak üzere her yola başvurabileceğini, insanlığı bir bütün olarak tehdit edebilecek uygulamaları gözü kapalı gerçekleştirebileceğini gösterdiler. Tarihte bunun örnekleri var. Dolayısıyla AKP iktidarı da tekellerin, temsil ettiği sermaye sınıfının çıkarları için sınırsız biçimde kötülük yapma potansiyeline sahiptir. Şiddette ve acımasızlıkta herhangi bir sınırının olmayacağını biz Cizre, Nusaybin, Sur gibi yerlerde gördük. Cumartesi Anneleri’ne uygulanan zulümlerde gördük. İşçi sınıfının eylemlerinin bastırılmasında örneğin Tekel işçileri ilk Ankara’ya geldiğinde onlara uygulanan şiddetin dozajında, geçtiğimiz günlerde 3. Havalimanı işçilerinin en meşru ve haklı taleplerine uygulanan şiddette gördük. Uyguladıkları yasaklarda gördük. Dolayısıyla iktidarın kötülüğünün aslında bir sınırı yok. Bu kötülüğün sınırını belirleyecek olan şey toplumsal muhalefettir. Siyasi iktidarın politikalarına karşı işçi sınıfının ve emekçi sınıfların vereceği mücadele ve göstereceği dirençtir. Dolayısıyla AKP’nin bu kötülüğünün sınırının ne olacağını belirlemekten ziyade; AKP usta bir sermaye partisidir, uluslararası tekellerin siyasi iktidarını korumak üzere usta bir siyasi parti olarak iktidarını devam ettirmektedir. Bu gerçeği kavradıktan sonra geriye mücadeleyi örgütlemek kalıyor. Önümüzdeki dönemde bu saldırıların kapsamlı olacağını ve dozajının artırılacağını düşünüyoruz. Bu açıdan da parça parça talepler için mücadele yerine siyasal özgürlükler ve hakların bir bütün olarak toptan kazanılması için ortak mücadelenin önemli olduğunu düşünüyoruz.

Yükselen bir kadın mücadelesi var. EMEP’in iç mekanizmasında bu yükseliş kendini nasıl gösteriyor?

Siyasi iktidarın özel olarak hedeflediği, kendi siyasal gericiliğini de sağlamlaştırmak için özellikle üzerinde durduğu politikalar, kadın politikalarıdır. Şimdiye kadar yaptığı uygulamalardan kadınların hem çalışma hayatında hem de toplumsal yaşamdaki konumları bakımından mağduriyetleri arttı. Kadınların buna karşı dirençleri de söz konusu. Bir taraftan tecavüz yasalarıyla tecavüzcülerin aklanmasına karşı, çocuk evliliklerinin artmasına yol açabilecek düzenlemelere karşı, kadınların hayat tarzı ve kıyafeti de dahil olmak üzere toplumsal konumlarına dair siyasi iktidarın uygulamalarına karşı gösterilen direnç, iktidarın kadınlara yönelik politikalarına karşı kadınların direnç göstereceğinin de göstergesi olmuştur.

Şimdiye kadar oldukça önemli deneyimler söz konusu. Özgecan Aslan cinayetinden sonra gösterilen toplumsal reflex bunun bir göstergesi oldu. Yine tecavüzcüleri aklayan yasal düzenleme gündeme geldiğinde geniş kadın kesimleri tarafından bu yasaya karşı verilen mücadele ve sağlanan birlik bunun bir göstergesi oldu. Biz önümüzdeki dönemde iktidarın politikalarına karşı kadınların bir mücadele ve direnç içerisinde olacağını düşünüyor, bunu öngörüyoruz. Partimizin, özellikle son üç kongresinde hem yükselen kadın hareketinin ilerletilmesi, hem kadın işçiler başta olmak üzere işçi sınıfı içerisinde kadın emeğinin özel olarak ele alınması ve örgütlenmesi konusunda özel yönelimleri söz konusu. Ayrıca partimizin içerisindeki kadın kadrolarımızın gelişimi, ileri görevler alması yönünde özel bir teşvik yönünde kongre kararlarımız ve uygulamalarımız var. Dolayısıyla hem toplumsal, hem emek, hem siyasal mücadele alanlarında Emek Partisi olarak kadın hareketinin ve mücadelesinin ilerletilmesi, geliştirilmesi ve güçlendirilmesi için bir çaba içerisindeyiz.

24 Haziran’dan önce işçi sağlığı ve iş güvenliği anlamında tırnak içerinde bir iyileşme vardı iş yerlerinde denetimler yapılıyordu. İşçi bir dava açtığında kazanabiliyordu. 24 Haziran’dan sonra şöyle bir tablo ortaya çıktı. İnşaat işçileri alanında yoğun olmak üzere işçi cinayetleri arttı. Krizle beraber işçi sağlığı, iş güvenliği meselesini bir kenara bıraktılar. Hükümet bunu artık görmezden mi geliyor?

Aslında AKP hükümeti en baştan bunu görmezden geliyordu. Çünkü 2001’den itibaren iş cinayetlerinde yıllık istatistiklere baktığımızda çok hızlı bir artış söz konusu. AKP en başından itibaren emek sömürüsüne dayanan ve sermaye kesimini gözeten bir politika uyguladı. İşçi sağlığı-iş güvenliğini de toplumsal mücadelenin baskısıyla gündemine aldı ama uygulama konusunda hep sorun yaşandı. Örneğin Soma katliamı oldu, burada, özellikle maden sahasında işçi sağlığı-iş güvenliği özel yönetmeliği çıkarıldı fakat o günden bu güne bu yönetmeliğin uygulanması her yıl ertelendi. Son olarak bu sene yönetmeliğin uygulanması 2 yıl birden ertelendi. Yani bir taraftan toplumsal baskı ile yasayı çıkarmış oluyor ama diğer taraftan bu yasaları uygulamıyor. Bu aslında hemen hemen her alanda geçerli… Kadına yönelik şiddette normalde yasa olarak ceza gerektiren bir fiil gerçekleşiyor ama fiili gerçekleştireni mahkeme serbest bırakıyor. Toplumsal baskı ya da tepkiler söz konusu olunca tekrar tutuklanıyor. Kadına yönelik şiddette bu böyle, işçi sağlığı-iş güvenliğinde bu böyle, iş cinayetlerinde böyle… Toplumsal baskı nedeniyle yasal düzenlemeyi gerçekleştiriyorlar ama uygulama konusunda sıkıntı çekiliyor.

Elbette biz şunu biliyoruz ki ekonomik koşulların zorlaştığı, siyasi koşulların ağırlaştığı dönemlerde diğer hak ihlallerinin arttığı gibi iş cinayetlerinde de artış söz konusu. Kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin de arttığı bir süreci yaşıyoruz. Yasalarda yazılı hakları kullanabilmek için bile ayrıca mücadele gerekiyor ve şiddet, adaletsizlik, eşirsizlik üreten, yoksulluğun, işsizliğin ve savaşların sorumlusu bu düzen değişmeli. Tekellerin iktidarına karşı halkın iktidarı bir düş değil, bugün bir seçenek olarak geçerliliğini korumaktadır.

Fotoğraf: Gazete Fersude

TEILEN