Ortada anti emperyalizm yok, ‘değerli işbirlikçilik’ pazarlığı var

Partimiz MYK Üyesi İskender Bayhan: Mesele geminin batması değil, gemi batmalı zaten, asıl mesele yenisini nasıl inşa edeceğimiz.

Uzun bayram tatili, içine sürüklendiğimiz ekonomik krizin tedirginliğini kısmen hafifletse de, eğitimden kültüre her alana değen sarsıcı etkilerinin hissedilmesine engel olamadı. Meseleyi Türkiye’ye yönelik bir “ekonomik savaş” olarak gösteren AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ise bayram sürecinde elini biraz daha yükselterek “ekonomimize yönelik saldırının ezanımıza ve bayrağımıza saldırıdan hiçbir farkı olmadığını” söyledi.İktidar bloğu, sorumluluğu dış güçlere, darbecilere, işbirlikçilere yıkma üzerine kurulu propagandasını sürdürürken, Türkiye’nin derinleşen iktisadi ve siyasi krizinin çeşitli yönleriyle masaya yatırıldığı analizlere, “muhalefetin durumu” başlığı giderek daha fazla konu oluyor. Sol, sosyalist, ilerici partiler, sendikalar ve meslek örgütlerinin iktidar bloğunun saldırılarını püskürtecek bir mücadele hattı örmesinin yol ve yöntemleri üzerine tartışmalar yürütülüyor. İdeolojinin yenilenmesinden mücadele araçlarının değiştirilmesine, yeni oluşumların inşasından karşı mahalleye seslenmeye bir dizi öneriler de sunulan tartışmaları Emek Partisi (EMEP) Merkez Yürütme Kurulu Üyesi İskender Bayhan’la konuştuk.EMEP, gelişmeleri nasıl değerlendiriyor? Milliyetçi, sağ popülist argümanların kullanımının emekçi sınıflar üzerinde kolay işlemesini ne sağlıyor? Tek adam tek parti sisteminin politikalarına ve yaşanan krize karşı neden güçlü bir halk muhalefeti örgütlenemiyor…?

İskender Bayhan yanıtladı.

Önce sorunun niteliğini ve boyutlarını anlamak için, “Türkiye nasıl bir kriz yaşıyor; Erdoğan yönetiminin iddia ettiği gibi bir döviz krizi mi, yoksa daha geniş bir finansal krizle mi karşı karşıyayız” sorusuyla başlayalım. Emek Partisi, içinde bulunduğumuz tabloyu nasıl değerlendiriyor?

Mevcut duruma ve geleceğe ilişkin Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi “her şeye rağmen işler yolunda” deyip geleceğe dair toz pembe tablolar çizecek bir vaziyet maalesef yok. Türkiye yeni olmayan, ancak derinleşen bir sıkışmışlık ve açmazın içinden geçiyor. Bunun bir hükümet politikaları boyutu, bir de kapitalist sistemin kendi nesnel işleyiş yasalarının, kurallarının yol açtığı boyutları var. Partimiz mevcut durumda henüz bir ekonomik kriz tespiti yapmıyor. Ancak, birbirini tetikleyen öznel ve nesnel koşullar sonucu, Türkiye ciddi bir ekonomik daralma yaşıyor ve hızla yaklaşan büyük bir ekonomik krize doğru ilerliyor. Dolayısıyla bu süreci tek bir nedenle veya çok güncel sıcak gelişmelerle izah etmek yeterli olmaz. Bağımlı kapitalist bir ülke olarak kendi kapitalist gelişiminin en azından 2008 krizinden bu yana ilerleyişinden tutalım, Kürt sorununda ve bölgede izlediği ateşe benzinle giden yayılmacı politikalara, içerde tek adam tek parti yönetimi dediğimiz yeni bir politik sistem inşa etmek üzere attığı adımlara kadar geniş bir yelpazede bir alt üst oluşun içinden geçiyor Türkiye. Erdoğan ve hükümeti de bunu yönetmeye çalışıyor ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin bir kliği olarak bundan olabildiğince karlı çıkmayı amaçlıyor. Böyle bir tablo içerisinde hem işçi ve emekçi halk kitleleriyle burjuvazi arasındaki çelişkiler yoğunlaşıyor, hem egemen sınıfların kendi içindeki çelişkiler ve çatışmalar sertleşiyor, çeşitleniyor hem de emperyalistlerle kurduğu bağımlılık ilişkilerinden kaynaklı sorunlar artıyor ve büyüyor.

Erdoğan yönetimi ise yaşanan krizi rahip Brunson üzerinden açıklıyor. ABD’nin Türkiye’deki yargı bağımsızlığına müdahalesine karşı çıkıldığı için bir ekonomik savaş başlatıldığı propagandası yürütülüyor…

Sorunların biçimsel, dönemsel, konjonktürel, bazı iyi gitmeyen ufak tefek ayrılıklardan kaynaklandığı şeklinde izah etmek sadece Erdoğan ve hükümetlerinin değil, genel olarak burjuva hükümetlerinin karakteridir. Çünkü bu, halk kitlelerinin gerçekleri görmesini zorlaştırmanın en pratik yoludur. Türkiye’nin sanayisinde ve tarımında yaşanan daralma, mali piyasalarda yaşadığı sıkışıklık Brunson tutuklu olduğu için olmuyor. Meselelerin özünü gizlemek ve durumu kurtarmak için aslında Brunson’u kullanıyorlar.

Vatandaşların da sorduğu bir soru olduğu için yöneltelim; Türkiye’yi hedef alan bir ticari/mali operasyon da yok mu?

Mali operasyon diye düşünülen şey sistemin doğal işleyişi. Erdoğan işine geldiği için bunu vatandaşa operasyon olarak anlatıyor. Yoksa, uluslararası sermayenin genel karakteri zaten bağımlı ülkelerde böylesi hamleler yapmaktır. Sürekli ve en fazla karı elde etmek için alır, satar, borçlandırır, kendine bağımlılığı daha da artırır, yer altı ve yerüstü birikimlerini sürekli merkeze transfer eder. Yıllardır süren bu bağımlılığı operasyon olarak adlandırmak, iç politikadaki ihtiyaçlardan kaynaklı. Çünkü Erdoğan ve hükümeti, ABD ile ilişkilerinde geçmiş hükümetlerden farklı olarak “ucuz bir müttefik” olmadığının anlaşılmasını istiyor. ABD’nin Rusya, Çin, AB ile olan çelişkileri ve çatışmalarından da faydalanarak buradan bir pazarlık yapıyor. “Değerli yalnızlığın” yerine “değerli işbirlikçiliği” koymaya çalışıyor.

TÜRKİYE ASLA ABD’YE BÖLGEDE ZARAR VEREN BİR HAMLE YAPMADI

Son dönemde ABD ile gerilimlerin sıklaşmasına bakarak, Erdoğan yönetiminin beklediğini alamadığını söylemek mümkün mü?

ABD ile, İran’a ambargo meselesinde Sarraf ve Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısının tutuklanmasından tutalım 15 Temmuz darbe girişiminin ABD tarafından örtülü de olsa desteklediğinin ortaya çıkmasına birçok şey, Erdoğan yönetiminin ve sermaye kliğinin rahatsızlıklarını epey zamandır artırıyordu. Türkiye yıllardır ABD’nin bölgedeki en önemli işbirlikçisi pozisyonunda rol oynayan bir devlet ve ABD’nin elinde hükümete karşı koz olarak kullandığı çok sayına dosya ve rehine birikti. Türkiye’nin elinde ise bir papaz var. Yapılan açıklamalara baktığımızda Türkiye’nin pazarlıklarda onu olabildiğince iyi kullanmaya çalıştığı görülüyor. Trump’ın da bunun karşısında “o kadar uzun boylu değil” diye kendi meşrebine de uygun bir tepki gösterdiği görülüyor. Burada dikkat edilmesi gereken şu; Türkiye asla ABD’ye bölgede zarar veren bir hamle yapmadı. Yapacak kudreti de yok, yapabileceği ufak tefek şeyler varsa da onları da yapmaktan imtina eder durumda.

Erdoğan’ın iç kamuoyuna ‘Eyy Amerika, senin doların varsa bizim de Allahımız var’ derken, dışarıya/ABD’ye ‘biz dostuz, meselelerimizi çözebiliriz’ mesajı vermesi de bunun ifadesi?

Evet, görünürde ABD’ye bağırıyor Erdoğan ama “Niye bana böyle davranıyorsun” diye bağırıyor. Ne askeri ilişkiler açısından bölgede ABD’ye yönelik bir itirazı var, ne buralardan çek git diyor, ne buralarda iş tutmayalım diyor… “Bize savaş açtılar” dediği ABD’ye ve uluslararası sermayeye, ekonomik ilişkilerin daha da geliştirilmesini, Türkiye’ye daha fazla yatırım yapmaları çağrısını durmadan yineliyor. Dolayısıyla ABD ile ilişkileri koparmayı değil kuvvetlendirmeyi ama “ucuz müttefik” olarak görülmeden kuvvetlendirmeyi istiyor. Yani ortada bir anti emperyalist politika yok, “değerli işbirlikçilik” pazarlığı var. Gerçeği ters yüz edip, halkın gözünde itibarını korumak, Erdoğan ve hükümetlerinin uzun zamandır izlediği bir yol.

Peki, iç kamuoyuna bunun ekonomik savaş, darbe, ezana, bayrağa saldırı olarak propaganda edilmesi nasıl bu kadar kolay karşılık buluyor?

Bu kavramlar işçiler, emekçiler, sömürülen ve ezilen halk kitleleri için önemli manevi değerler. Sadece bu dönem için değil her dönem Türkiye halkları için karşılığı olan kavramlar bunlar. O nedenle bütün hükümetler halk kitlelerini en kolay böyle yedekliyor. Bugün Erdoğan için siyasi yıpranmışlığının halk desteğini kaybetmeye, hatta kendisine ders vermeye dönüşecek bir aşamaya gelmemesi bakımından en kullanışlı, en ideal şey bu tür milliyetçi, dini argüman ve sembolleri kullanmak. İşçi ve emekçilerin kendi çıkarları için mücadele eğilimi güçlenmediği ve sınıf bilinci ilerlemediği sürece, bu bugün Erdoğan için, yarın başka burjuva hükümetler için kullanışlı bir politik argüman olmaya devam edecektir.

MESELE GEMİNİN BATMASI DEĞİL, YERİNE NASIL BİR GEMİ İNŞA EDECEĞİMİZ

Bu eğilimin nasıl güçlendirileceğine geçmeden; Erdoğan’ın kaderiyle ülke kaderini özdeşleştirmede gemi metaforunun yarattığı etki, ‘Aynı gemide miyiz?’ sorusunun bulduğu yanıtlar için ne söylersiniz?

Aslına bakarsak bu, “çıkarlarımız ortak, kazanırsak hep birlikte kazanırız, kaybedersek hep birlikte kaybederiz” şeklindeki propaganda, sınıflar mücadelesinin tarihi kadar eskidir. Belirttiğiniz gibi Erdoğan, kendisinin varlığını ülkenin, devletin, halkın varlığı ile eşdeğer hale getirmek gibi bir ajitasyonu uzun süredir yapıyor. Gemiden kastedilen egemenliği altında yaşadığımız devlet ve toplum düzenidir, ekonomik sistemdir ve bunlar hepimiz için aynı ve eşit değildir. Dolayısıyla mevcut devlet ve toplum düzeninin, ekonomik sistemin batmasının halka değil, burjuvaziye ve Erdoğan’a büyük maliyeti olur. Yani mesele geminin batması değil. Gemi batmalı zaten. Asıl mesele yerine nasıl bir gemi inşa edeceğimizdir. Ve bu gemi Türk, Kürt, Arap, bütün milliyetlerden Türkiye işçilerinin ve emekçilerinin gemisi olacak mı, olmayacak mı? Dolayısıyla işçi ve emekçilerle asıl olarak bunu tartıştırmak lazım. Halk kitlelerinin şunu görmesi lazım, baki olan emeği ile alın teriyle geçinenlerdir, yoksa egemen sınıfların inşa ettiği gemiler çöker, dağılır, batar. Burada mesele, onlara yenisini kurdurmayıp, kendimizin dümeninde olduğu bir gemi yapacak gücümüz var mı yok mu. Buna kafa yorup, bu uğurda çalışmak lazım.

BUGÜNE KADAR KİMİN SERVETİNİ BÜYÜTTÜYSEN ONLARDAN FEDAKARLIK İSTE!

Erdoğan ve partisinin dini ve milliyetçi imgeler, sağ popülist bir dil üzerinden rıza üretmede, örneğin dolar-altın bozdurma için mobilize etmede, bugün daha zayıf olduğu, kullanılan argümanların önümüzdeki aylarda yaşanacak bir krize karşı işlevini yitireceği görüşüne katılır mısınız?

Evet. Bunun iki temel nedeni var. Bir, halk önemli krizler yaşadı, oradan çıkardığı sonuçlar var. Her şeyi Erdoğan’ın istediği gibi yapacak durumda değil çünkü kendi gerçekleri ve ihtiyaçları var. İkincisi, Türkiye’de özellikle son iki üç yıldır halkın gelir düzeyi, çalışma ve yaşam koşulları sistematik olarak geriye gidiyor. Bu nedenle de Erdoğan’a, onun FETÖ’ye yaptığı gibi istediği herşeyi vermesi mümkün değil! Ama bu şu gerçeği değiştirmiyor. Eğer olası bir kriz sonucunda işçi ve emekçi halk kitleleri, güçlü bir hak mücadelesi içerisine giremezse, kriz yaşanacak ve fatura halka kesilecek; belki üç beş kapitalist kaybedecek ama öbürleri kazanacak. O nedenle, Erdoğan’ın halkı kontrol altında tutarak, kendisinin ve yandaşlarının krizden güçlenerek çıkması dışında bir derdi tasası yok. Halktan yanaysa, halkı koruyacak temel bazı tedbirler almalı. Partimizin şunu söylüyor; olası bir krizin faturasını halka değil tekellere kesin, halkın değil onların gırtlağını sıkın. Milyarlarca doları bugüne kadar kim alıp harcadıysa, kime teşvik diye verdiysen, kimin servetini büyüttüysen onlardan fedakarlık iste! İşten atmaları yasakla, çalışma sürelerini kısalt, vergi muafiyetleriyle, teşviklerle yandaşlarına milyarlarca dolar akıtacağına işçilerin, emekçilerin ücretlerini iyileştir. Asgari ücreti insanca yaşayacak düzeye çıkar…

Ancak bunun yerine sosyal yardımlar genişletiliyor. Son olarak yaşlılık aylığı konusunda şartlar değiştirilerek, yararlanacakların sayısı arttırıldı. Hükümetin sosyal yardım ağını genişletmesi emniyet sübaplarından biri mi?

Kuşkusuz öyle. Kapitalistler, burjuva hükümetler işçi ve emekçileri olabildiğince yoğun sömürürler ama açlıktan ölmelerini de istemezler. Çünkü bu onların da sonu olabilir. Bunlar sosyal politika veya halkı desteklemek değil, esas olarak, hükümete ciddi tepkiler ortaya çıkmaması için yapılan işlerdir. Erdoğan yönetiminin şu anda bunu yapma olanakları var, çünkü henüz o büyük kriz gelmiş değil. Ama kriz geldiğinde bakalım emekliye ikramiye verecek mi, yaşlılık aylığı ne olacak? Örneğin hazırlanan Orta Vadeli Programın ana sloganı “tasarrufları arttırmak, gelirleri çoğaltmak”. Bunun halk açısından tercümesi nedir? Ücretleri baskılandırmak, kırıntı halinde ki hakları bile kaldırmak ve halkın sırtındaki dolaylı-dolaysız vergi yükünü artırmak ve zam zam zam!

GERÇEĞİ SAPTIRMAKTA ÜNAL GİBİ MAHİR OLMAK LAZIM!

AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, ‘ekonomimize dönük kur atağı karşısında gösterilen büyük başarı hem yeni hükümet sisteminin ne kadar iyi çalıştığının bir göstergesi, hem de ekonominin tek bir çatı altında toplanmasının sonuçlarını görmemiz açısından son derece önemli’ dedi. Ünal’ın ‘başarı’ iddiası için ne söylersiniz?

Tek adam, tek parti sisteminin bir başarısından söz edeceksek, Erdoğan ve kapitalistlerin ihtiyaçlarına yanıt verme açısından bir başarı olabilir bu. Ama halkın çıkarları açısından bakarsak, bu burjuvazi açısından ne kadar başarıysa, halk kitleleri için o kadar başarısızdır. Dövizdeki oynamalar açısından ise ortada bir başarı zaten yok. Son altı ayda TL’nin yüzde yüz değer kaybettiği bir tablo var. Bundan başarı çıkarmak için, gerçeği saptırmakta Ünal gibi mahir olmak lazım!

İbrahim Kalın, krizi fırsata çevirmek üzere olduklarını söylemişti. Bugün Erdoğan yönetimi için krizi fırsata çevirmenin karşılığı ne?

Fırsata çevirmek iki türlü oluyor. Bir, “ekonomik savaş”, “kur darbesi”, “dış saldırı” diyerek halkı soyup soğana çevirmeye dönük hamleleri yapabilmeye elverişli bir ortam hazırlamak. Devlet tarafından garanti altına alınmış 250 milyar dolar olduğu artık herkes tarafından bilinen bir borç yüküne karşı, halkın cebinde, yastığının altında ne var ne yok, bunları yerli ve yabancı sermayenin ihtiyaçları için kullanmak. İkincisi ise, Erdoğan ve Saraydaki danışmanları “bu kriz kaçınılmaz ama bunu ne kadar geciktirirsek o kadar iyi” diye düşünüyor. “Krizin yaşandığı koşullarda da biz ve arkamızdaki kapitalistler bundan ne kadar az etkilenir ve ne kadar güçlü çıkarsa o kadar iyi” diye düşünüyor. Fırsata çevirmekle kastedilen bunlar. Böylesi dönemlerde burjuva hükümetleri en çok ne tedirgin eder? Halk kitlelerinin kendiliğinden öfke patlamaları ve protestoları. “Halkı ne kadar kontrol altında tutarsam, siyaseten Türkiye’deki ve uluslararası düzeydeki sermaye çevreleri açısından da o kadar tek alternatif olmaya devam ederim!” Erdoğan’ın bu açılardan krizi fırsata çevirme hesabı var.

Protesto hakkının engellenmesinden OHAL’in kalıcılaştırılmasına, son dönemde çıkarılan yasaları, öfke patlamalarını kontrol etmeye dönük bir hazırlık olarak da okunabilir mi? 

Tabii. Tek adam yönetimi ve gerici-faşist bir politik rejim inşasının bir yüzünde sermayenin çıkarları, diğer yüzünde de halk kitlelerinin olup biten karşısında güçlü bir hak alma mücadelesini, bir düzen değişimi talebine varabilecek tepki ve öfke patlamasını kontrol altında tutmak var.

HALK MUHALEFETİ AÇISINDAN DAYANAKLARIMIZ BUGÜN İÇİN ZAYIF

Gelelim içinden geçtiğimiz tablonun muhalefet tarafından nasıl karşılandığına. İktisadi ve siyasi krizin yükseldiği bir atmosfer yaşanırken, partilerden, sendikalardan açıklama dışında bir hareketlilik neden yok?

Genel olarak böylesi koşullarda muhalefetin daha etkili olması gerekir, evet. Bu açıdan bakarsak bir zayıflıktan söz edebiliriz. Türkiye’de bugün muhalefet beklentisinin odağında CHP’nin başını çektiği burjuva muhalefet var. Ama böylesi dönemlerde burjuva muhalefetin özelliği şudur; sistemi kurtarmak üzere en güçlü olanın etrafında birleşmek. İstisnalar çıkabilir ama onlar da sistemin dışına çıkma iddiasıyla değil, “sistemi ben kurtaracağım” iddiasıyla çıkar. Demokratik muhalefet, halk muhalefeti açısından bakarsak, krizi fırsata çevirip sistemi değiştirmeye, politik düzeni yıkmaya yönelik dayanaklarımız bugün için zayıf. Ama parti olarak sabırla, sebatla işçilere, emekçilere gerçekleri gösterip kendi çıkarları için mücadelelerini ilerletmek ve bir sınıf birliği, sınıf bilinci geliştirmek üzere çalışma yürütüyoruz. Tüm gücümüzle, olanaklarımız, imkanlarımız, tüm propaganda ajitasyon araçlarımızla işçilerin emekçilerin hem yakın dönemde, hem de orta vadedeki sınıf mücadelelerindeki yeni keskinleşmeler, alt üst oluşlar açısından daha avantajlı daha güçlü, daha etkili bir pozisyona gelmesi için çaba sarfediyoruz.

BİLİNMEZLERİ ÇOĞALTAN SOYUT TARTIŞMALAR BURJUVA MUHALEFETİN İŞİNE YARIYOR

‘Muhalefetin krizi’ konulu yazılarda, şu önerilerle karşılaşıyoruz: ‘Solun geleneksel yöntem ve araçlarıyla otoriter, totaliter iktidar bloğu ile mücadele edilemez. Protesto ederek, bildiri dağıtarak bu iktidarı sarsacağımızı mı düşünüyoruz?…’ Hem bu yaklaşımlar, hem de araçların, dilin yenilenmesi konusuna EMEP nasıl bakıyor?

Hoş ama boş, yapılması gerekenlere ilişkin belirsizlikleri, bilinmezleri çoğaltan, soyut, ucu açık değerlendirmelerden bir şey çıkmaz. İşçi sınıfının, emekçilerin, sömürülen ezilen halk kitlelerinin başarılı oldukları mücadele ve eylem biçimleri bellidir. İşçi ve emekçiler, fabrikalarda, işyerlerinde, semtlerinde birleşerek, kenetlenerek, örgütlenerek mücadeleyi ilerletirler. Genel grevler, genel direnişler yaparak, kendi talepleri için lokal veya ülke çapında mücadeleye -protestoya değil mücadeleye- girerek etkili olurlar. Yoksa iş arkasında yürünecek güçlü liderler, yeni oluşumlar vb. arayışına gidiyor ki, bu da burjuva muhalefetin en işine yarayan yöntem oluyor.

Diğer yandan, Türkiye’de bugün hala yerel düzeyde, dünün mücadelelerinin birikimi olarak ortaya çıkmış, emek, demokrasi platformları var, işçi ve emekçilerin etkin olduğu sendika birlikleri var. Bunların aşağıdan bir ittifakla birleşerek kitlelerin aydınlatılması, bilinçlendirilmesi, yazılı bir basın metni yayınlamak yerine, olabildiğince yaygın sözlü ve yazılı ajitasyon yürütmesi ve bunun üzerinden mücadelenin adım adım örgütlenmesi gibi bir görev koyuyoruz önümüze. En gerçekçi görev budur. Daha ileri şeyler çıkacaksa da bunun üzerinden çıkacak.

‘KARŞI MAHALLE’YE EN ÇOK TEMAS EDEN PARTİYİZ

Fotoğraf: Fırat Turgut/EVRENSEL

Üzerinde durulan bir diğer nokta da ‘karşı mahalle’ olarak tanımlanan, iktidar bloğunun etkisi altındaki kesimlere nüfuz etmek. 24 Haziran sonuçlarının bunu keskin biçimde ortaya koyduğu ifade ediliyor. Bu konuda EMEP nasıl bir çalışma izliyor?

Partimiz bu konuda mütevazi olmamalı diye düşünüyorum. En azından bir araya gelmesinin önemli olduğunu söylediğimiz demokrasi güçleri ve onun temsilcisi olan partiler açısından baktığımzda gücümüz oranında “karşı mahalleye” en çok temas eden parti olduğumuzu düşünüyorum. Gücümüzün istediğimiz düzeyde ulaşmaya yetmediğinden söz edebiliriz. Temas ettiğimizde de ne kadar değiştirici, kalıcı etkilerde bulunabildiğimiz sorgulanabilir. AKP, MHP hatta CHP etkisindeki işçi ve emekçilerle temas etmenin en uygun alanları bizim için fabrikalar ve işyerleridir. İşçi ve emekçilerin nabzını en iyi tutabildiğimiz, onların sınıf bilinci kazanmaları için en canlı ve etkili müdahaleler yapabildiğimiz alanlar buralardır. Fabrika ve işyerlerinde kesintisiz bir yazılı ve sözlü aydınlatma çalışması temel bir çalışma tarzımızdır. Partimizin hükümetin baskılarına, gözaltı, yasak ve engellemelerine en çok maruz kaldığı alanlar da buralardır. Ama bundan vazgeçemeyiz ve geçmiyoruz.

HALK MUHALEFETİNİ İLERLETMEK İÇİN HEP BİRLİKTE DAHA SADE VE PRATİK ADIMLAR ATMALIYIZ

Sol muhalefetin halkın beklentilerini karşılayamadığı, seçim sonuçlarını kabul ettiği, bunun da hayal kırıklıklarını, umutsuzluğu büyüttüğü başlığının omurgasını HDP oluşturuyor. HDP’de seçim sonrasında daha görünür hale gelen iç tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu soruya bütün diğer sol, sosyalist ve ilerici güçler açısından çağrı niteliğinde bir yanıt vermek istiyorum. Hepimiz memleketin, halklarımızın işçi ve emekçilerin zor koşullardan geçtiğini ve bu zorlukların da artarak süreceğini tespit ediyoruz. Bunun karşısında mücadeleden başka seçeneğimiz olmadığını da tespit ediyoruz. Hepimizin kendi iç tartışmaları, iç sorunları, yapması gereken muhasebeler vs var. Ama bunların hiçbiri bizim bugün birlikte aşağıdan, halk muhalefetini örgütleyerek ilerletme görevimizin önüne geçmemeli. Bunun için HDP’nin ben merkezci, bütün demokratik muhalefetin en güçlü çekim merkezi benim yaklaşımından bir an önce çıkması; ÖDP’nin de parlamento dışı sol-sosyalist muhalefet projelerinden vazgeçmesi gerekiyor. Birlikte pratik olarak aşağıdan neler yapabiliriz konusunda oturup daha sade, daha pratik adımlar atmamızın zorunluluğunu görelim.

Bize yeni siyasi projeler lazım değil. Çeşitli alanlardaki sendikalar ve meslek örgütlerindeki güçlerimizi ve imkanlarımızı seferber ederek, mücadeleyi aşağıdan, ayakları üzerine dikme işini temel sorumluluk olarak görüp pratik adımlar atabiliriz. Mesela böyle bir girişim için hep birlikte ortak bir deklarasyon da yayınlayabiliriz. Bunların önünde hiçbir engel yok. Ayrıca örgütlerimiz yerellerde birlikte işler yapıyor zaten. O zaman Türkiye’nin aydınları, akademisyenleri, bütün ilerici birikimi de önemli oranda bunun etrafında birleşecektir. Bu kimsenin planlarını, hedeflerini zayıflatan, engelleyen bir şey değil. Öyle kaygılar varsa, onları da giderelim. Zaten bunu herkes kendi bağımsız çalışmasıyla birlikte yürütecektir. Bu konudaki girişimlerimizi önümüzdeki günlerde sürdüreceğiz.

YENİ BİR SİYASİ PROJE DEĞİL, ACİL TALEPLERLE ORTAK BİR MÜCADELE PLATFORMU GEREKİYOR

Seçim döneminde ÖDP’nin ‘EMEP demokratik ittifak önerimize yanaşmadı’ eleştirisinde bulunduğunu hatırlatarak soralım; ‘EMEP böyle diyor ama kendini dayatıyor’ veya ‘EMEP bu konuda üstüne düşeni ne kadar yaptı’ sorularına ne yanıt verirsiniz?

Biz 24 Haziran öncesinde de, HDK sürecinde de, hatta BHH’nin örgütlenme sürecinde de açıklıkla bu konudaki tutumumuzu ifade ettiğimizi düşünüyoruz. Bunu kamuoyuyla da paylaştık. Yetersiz kaldığımız, eksik kaldığımız noktalar olduysa da bunları gözden geçirmeye, değiştirmeye de hep hazırız. EMEP eğer böyle bir ittifakın önünde engel idiyse, başka güçler oluşturabilirdi. Mesele dört başı mamur projeler halinde tartışıldığında bu iş olmuyor. Çünkü işi ne kadar siyasi projeye dökerseniz, o kadar daraltıyorsunuz. Biz acil talepleri içeren bir mücadelede platformu etrafında ortak hareket etmekten yanayız. Örneğin büyük bir krizin geleceğini görüyorsak, niye temel haklar, özgürlükler işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirecek, mücadele bilincini geliştirecek, ilerletecek bir acil talepler için mücadele platformu ilan edip, altına kim imza atıyorsa hepsiyle birlikte ortaya çıkamıyoruz. Belirttiğim gibi bunun azımsanamayacak kentte de dayanakları var, yürüyelim buradan.

YEREL SEÇİMLERE BİRLİKTE MÜDAHALE ETMEYİ BAŞARMALIYIZ

Siyaset gündeminin bir diğer konusu da yerel seçimler. EMEP yerel seçimlerde nasıl bir yol izleyecek? İttifaklara, yan yana gelişlere nasıl bakıyor, nasıl hazırlanıyorsunuz?

Seçim süreçleri ittifaklar, güç birlikleri konusunda hızlandırıcı bir rol oynuyor. Baskın da olsa, zamanında da yapılsa bu durum yerel seçimler için de geçerli. Bunun yaygınlığını, ne kadar kentte, ilçede olabileceğini bugünden kestiremiyorum ama bizim yaklaşımımız, az çok örgütlülüğümüzün olduğu her yerde yerel seçimlere birlikte müdahale etmeyi başarmaktır. Asgari bir mücadele platformunda uzlaşıp, yerel yönetimlerde bugün hükümetin hem ülke genelinde, hem yerel düzeyde izlediği politikaların karşısına çıkmak. Bu anlayışla yerel seçimlere demokratik ittifaklar ve ortak adaylarla katılmak gibi bir yaklaşımı her yerde savunacağız.

Evrensel Gazetesi-Serpil İlgün

TEILEN