“Ortak taleplerle birleşik mücadele”

Genel Başkanımız Selma Gürkan, Yeni Özgür Politika’dan Zülküf Kurt’un sorularını yanıtladı.

EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, ekonomik ve sosyal haklar için verilen mücadele ile barış, demokratik haklar ve siyasal özgürlükler için verilecek mücadelenin birbiriyle çok iç içe geçtiğini belirtti. Gürkan, tek adam, tek parti rejiminin baskıcı, savaşçı, sömürücü politikalarının kapsamlı bir mücadele ve güçlü birlikteliklerle geriletilebileceğini kaydetti.

Emek Partisi (EMEP) Genel Başkanı Selma Gürkan, Türkiye’de yaşanan kriz ve demokratik muhalefetin mücadele hattıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Ekonomik kriz ha geldi ha gelecek denilirken, bir anda büyük bir kriz kapıda belirdi. AKP politikaları ülkeyi ekonomik krize nasıl taşıdı?

Henüz tam olarak ekonomik kriz yaşadığımızı söyleyemeyiz, ancak yıkıcı bir krizin unsurları birikmektedir, diyebiliriz. Siyasi iktidara 24 Haziran baskın seçim kararını aldıran ekonomideki kötüye gidiş, hazinenin boşaltılması ve dış borçlanmanın artırılması pahasına ötelenmesiyle bugün finansal bir krizin eşiğine gelmiştir. Finansal krizin aynı zamanda sınai bir krizle birleşmesi kuvvetle muhtemeldir. Her ne kadar hükümet Türk Lirası’nın dolar karşısındaki kaybını rahip Brunson üzerinden yaşanan gerilimle birlikte ABD-Türkiye ilişkilerinde meydana gelen politik krize bağlasa da durum öyle değildir.

Öncelikle söyleyelim, kriz kapitalizmin yapısal bir sorunudur. İster genel ister bölgesel nitelikte ortaya çıksın, tekelci sermaye krizi derinleştiren, tetikleyen, krizin öğelerini biriktiren bir yapıda olmuştur. Bugün yaşanan ekonomik daralmanın nedeni de tekelci sermayenin politikalarından bağımsız değildir. Elbette krizi kapitalist sistem üretir, ancak siyasi iktidarlar masum değildir ve uyguladıkları politikalarla krizin sonuçlarından sorumludurlar. Dolayısıyla 16 yıllık iktidarında tekellerin hizmetinde, onların çıkarlarını savunan, emperyalistlerle bağımlı ilişkileri sürdüren AKP hükümeti, bu sürecin sorumlusudur.

Uzun süredir ekonomide yaşanan olumsuz gelişmeler, ithalat ve ihracattaki dengesizlik hali, cari açık, kapitalistlere verilen krediler, uluslararası tekellere sunulan sınırsız olanaklar, yaşanacak bir krizin sinyalini veriyordu. Dünya kapitalistlerinin 2008 krizini aşmak için buldukları çözüm, devletlerin, yeni sermaye birikimleri yaratmak üzere, yap-işlet-devret benzeri kamu-özel işbirliği ile bütün kamu kaynaklarını ve yeraltı-yerüstü tüm doğa kaynaklarını tekellerin hizmetine sunmak üzere görev ve rol üstlenmesi olmuştur. 2001 krizinin etkisiyle hükümet olan, ancak ‘Güçlü Ekonomiye Geçiş’ olarak adlandırılan Kemal Derviş programını eksiksiz uygulayarak bugüne gelen AKP iktidarı, adeta krizin unsurlarını biriktirmiş, meydana gelecek bir krizin daha yıkıcı yaşanmasına neden olacak politikaları kesintisiz uygulamıştır. Türkiye ulusal ve uluslararası sermaye için cazibe merkezi haline getirilmiş, bu kapsamda emekçilerin kazanılmış haklarının tasfiyesi, çalışma hayatının esnekleştirilmesi ve kuralsızlaştırılması, özelleştirmelerin engelsiz sürmesi; eğitim, sağlık başta olmak üzere tüm kamu hizmetlerinin piyasaya açılması için her yol denenmiş, yeri geldiğinde yasa, anayasa, hak, hukuk askıya alınmıştır.

Yabancı sermayenin akışını sağlamak için ülkenin tüm kaynakları tekellerin emrine engelsiz sunulmuştur. İktidarın, ormanlık arazilerin, sit alanlarının, tarım alanlarının, madenlerin, enerji kaynaklarının talanı için yasa tanımazlıklarına tanık olduk. Çalışma hayatı, işçilerin canı, kanı pahasına, kölece çalışma koşullarında, sefalet ücretiyle sermayenin dizginsiz sömürüsüne olanak sağlayacak şekilde düzenlenmiştir. IMF borçlarını ödemekle övünen hükümet dış borçları 500 milyar dolara kadar getirmiştir. Köprüler, havalimanları, şehir hastaneleri projeleri gibi siyasi iktidarın prestij projeler olarak gördüğü ve halktan oy almak için büyük yalanlarla propaganda ettiği bu uygulamalarla tüm kaynakları tekellerin hizmetine sunarken aynı zamanda bağımlı ilişkileri artırmıştır. Kısaca işçi ve emekçinin oylarını alarak iktidarını sürdüren AKP, tekellerin çıkarlarını temel alan, zenginliklerini artıran bir politika izlemiştir. Bu politikalar ülkede krizin çok daha yıkıcı sonuçlarının yaşanmasına neden olacaktır, nitekim bir avuç sermaye grubu ve tekellerin dışında kalan tüm toplumsal kesimler bugünden yaşamaktadır.

Salt iktisadi veya siyasi bir kriz olduğu yorumları yapılıyor. Sizce bu krizin kaynağı nedir?

Yaşanan her ekonomik krizin görünür bir gerekçesi olabilir ama gerçek gerekçe sistemin kendisidir. Ekonomik krizler kapitalizmin yapısal sorunudur. Elbette iktisadi ve siyasi sonuçları olacaktır. Türkiye-ABD arasındaki siyasi gerilim, Türk lirasının dolar karşısında aşırı değer kaybetmesi olarak yaşanan bunalımın sadece tetikleyicisi olmuştur. Yaşanan bu durumu salt ekonomik ya da salt politik kriz olarak değerlendirmek gerçekliğe uygun bir değerlendirme değildir. Kapitalist sistem krizin kaynağı olurken, yaşanacak krizin yaratacağı yıkıcı sonuçlardan tekellere bağımlılığı artıran politikalar dahil uygulamalarıyla siyasi iktidarlar sorumludur.

Ekonomik krize sadece şirketler ve bankalar ekseninde bakan bir algı var. Doğrudan bu krizden etkilenen emekçiler, yoksullar, ezilenler cephesinde kriz nasıl sonuçlar yaratacak?

Hangi krizin faturasını sermaye ve tekeller üstlenmiş ki bunu üstlensin. “Ayşe teyzenin dolarla ne işi olur” diyen bir yaklaşımla özetlenecek sorumsuzluğun fatura ödemeye niyeti olmayacaktır elbette. Bu tür krizleri tekeller ve sermaye grupları mümkün olduğunca hasarsız atlatmak isterken aynı zamanda fırsata çevirmenin yollarını arayacaklardır. Böylesi dönemlerde ilk elden alınan tedbir, ücret zamlarının askıya alınması, bağıtlanmış TİS’lerin uygulanmaması, çalışma sürelerinin artması, ücretlerin sabit kalması ya da düşürülmesi, toplu işten atmalar ve kapanan işletmeler nedeniyle işsizliğin artması gibi sonuçları olacaktır.

Ayrıca akaryakıttan başlayarak tüm tüketim mallarına gelecek zamlar, vergi adaletsizliğinin artması gibi pek çok uygulama ile kriz dönemlerinin faturası emekçilere ve halka çıkarılmak istenecektir. Hükümetin de ilk açıklamaları ve verdikleri mesajlar bunun işaretini göstermektedir. Ayrıca TÜSİAD ve TOBB gibi patron örgütlerinin krizden çıkış için önerdikleri formül, sıkı para politikası ve tasarruf, yani halkın kemer sıkmasıdır. Bir avuç arsız, asalak, krizi fırsata çevirip zenginleşirken acı reçete halka yazılmak istenmektedir.

Erdoğan’ın rahip Brunson’u bahane ederek krizin maliyetinden kurtulmaya çalıştığı, kendisine karşı oluşacak muhalefetin önünü kesip, şovenizmi yükselteceği analizine katılıyor musunuz?

Erdoğan, halkın emperyalizm karşıtlığını ve ABD emperyalizmine olan öfkesini istismar ederek, tekeller için uyguladığı siyasetin üzerini örtmek istemektedir. Sanki milli meseleymiş gibi ele almaktadır. Elbette Erdoğan’ın bu durumu halkın desteğini almak üzere fırsata çevireceği aşikar, öyle de yapmaktadır. Ortada Erdoğan ve AKP’sinin ABD karşıtlığı söz konusuymuş gibi, “Yenikapı Ruhu”nu hatırlatan tarzda, ABD’ye karşı milli birlik, Türk Lirası’nın değer kaybına karşı milli seferberlik çağrıları yapılıyor. Muhalefet partilerinin bir kısmının ve bazı sendikaların aymazlığı ise ibretliktir. Sosyal şoven bir refleksle ve düzeni savunma güdüsüyle hükümetin emeğin kazanımlarını hedef alan, halkın çıkarlarının karşısında olan politikalarına destek vermektedirler. Burada da gerçek muhalefetin ne olması gerektiği bir kez daha açığa çıkmıştır. Sermayenin çıkarları, tekellerin hesapları ve onların düzeninin devamı mı yoksa işçi ve emekçiler başta olmak üzere üretici köylü, işsiz, emekli, küçük esnaf gibi krizin faturasının kesilmeye çalışıldığı toplumsal kesimlerin çıkarı mı söz konusu olan? Gerçek muhalefet tabii ki ikincisini tercih eden, işçi sınıfı ve tüm ezilenlerin siyasetini yapanlardır. İşte iktidar bu muhalefeti susturmak ve bastırmak istiyor. Yaşanan ekonomik ve siyasi bunalımı baskıları artırmanın, özgürlükleri engellemenin kaldıracı yapmak istiyor.

Savunma, güvenlik, askeri teçhizat alımları gibi bütçedeki bir dizi başlığın toplamı olarak adlandırılan “Savaş Harcamaları”nda 2015’ten sonra yaşanan rekor artışların bu krizdeki payı nedir? Erdoğan’ın barıştan vazgeçmesinin maliyeti mi halka fatura ediliyor?

İçeride güvenlikçi politikalar, dışarıda ise yayılmacı, çatışmacı politikaları tercih eden hükümetin bütçesinde askeri harcamaların önemli bir yer tuttuğu açık. Bu tür harcamalar silah tekelleri aracılığı ile emperyalist devletlere bağımlılığı artırırken, eğitim, sağlık başta olmak üzere kamu harcamalarının kısılmasına, yatırım harcamalarının düşürülmesine ve yoksulluğun artmasına neden olmaktadır. Türkiye’ye yaptırım deyince hemen F35’ler, S400’ler, zırhlı tanklar vb. tartışma konusu olmaktadır. Askeri harcamaların salt iktisadi sonuçları değil, dış politikadaki tercihler nedeni ile çatışmaları artıran, bölge halklarını düşmanlaştıran vb. siyasi sonuçları da olmaktadır. Doğrudan ekonomik kriz yaratmasa bile kriz dönemlerinde yıkıcı sonuçlar yaşanmasına, politik gerilimleri ve çatışmaların derinleşmesine dolaysız etkisi olmaktadır.

Ekonomik kriz karşısında emekçiler cephesinde nasıl bir mücadele hattı izlenmeli?

Öncelikle tüm emekçiler kendilerine ait olmayan krizin faturasını ödemeyi reddetmelidir. AKP iktidarı 16 yıldır yabancı sermayenin girişini teşvik etmiş, bunun için ne tarım bırakmış, ne kamu kaynakları ne de “yerli-milli” zenginlikler demiş, hepsini tekellerin çıkarı için gözden çıkarmıştır. Yıllardır vergi indirimleri, vergi silmeleri, teşvikler, istisnalar tekeller için gerçekleştirildi. Yabancı sermayeyi teşvikle gelen döviz bir avuç sermayenin zenginliğini artırdı. 16 yıldır iktidarın da çok övündüğü büyüyen ekonomiler kimin bakalım, bir avuç sermaye grubunun. İşçiye, emekçiye, üretici köylüye, işsize, küçük esnafa düşen ne? İşsizlik, yoksulluk, sefalet ve inşaatlarda, madenlerde, barajlarda, traktör-kamyon kasalarında ölüm. Dolayısıyla acı reçete reddedilerek ortak talepler etrafında birleşen bir mücadele hattı izlenmelidir. Kısa dönem içerisinde yüklü dış borç ödemelerin vadesi de gelmektedir. Borçlar ertelenmeli, dış borçlanmaların nedeni olan ve halka büyük proje olarak yutturulmaya çalışılan projeler iptal edilmelidir. Tekellere verilen ayrıcalık ve güvenceler iptal edilmelidir. İş güvencesinin sağlanması, işten atmaların yasaklanması, insanca yaşanabilecek ücret ve buna uygun asgari ücret, çalışma sürelerinin kısaltılması, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması, temel tüketim maddelerine zam yapılmaması, yapılan zamların geri alınması gibi taleplerle mücadelenin örgütlenmesi için çalışmayı önemli buluyoruz.

Savaşın gittikçe yükseldiği, tek adam rejiminin kurumsallaştığı ve ekonomik krizin yaşandığı bu süreçte faşist politikaların artacağı öngörülüyor. Faşizme karşı birleşik, ortak mücadele hattı nasıl örülmeli?

Krizin sonuçlarına karşı yürütülecek mücadele, tek adam, tek parti yönetimine karşı hak ve özgürlükleri esas alan demokrasi mücadelesinden, tekellerin egemenliğine karşı halk egemenliğine dayanan halk demokrasisi mücadelesinden, bölgede emperyalist politikalara, çatışmalara karşı verilecek barış ve antiemperyalist mücadeleden bağımsız ele alınamaz. Bu nedenle ekonomik ve sosyal haklar için verilen mücadele ile barış, demokratik haklar ve siyasal özgürlükler için verilecek mücadele birbiriyle çok iç içe geçmiştir. Ortak talepler etrafında harekete geçen tüm güçlerin mücadelesini birleştirecek ve ortaklaştıracak bir hat izlenmelidir. Elbette siyasi partiler, sendikalar, meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri bugünün aciliyetini dikkate alarak mücadelenin gerektirdiği sorumluluğu üstlenmeli ve mücadele birlikleri için çaba sarf etmekten geri durmamalıdır. Ancak yürütülen bu çalışmalar yerellerde gelişen mücadelenin ortaya çıkaracağı birliklerin oluşmasının önünde engel olmamalıdır. Tek adam, tek parti rejiminin baskıcı, savaşçı, sömürücü politikaları geriletilecek ise böylesi kapsamlı bir mücadele ve güçlü birlikteliklerle olacaktır. Bizim siyasi partilere, sendikalara, meslek örgütlerine, mücadele etmek isteyen bütün güçlere çağrımız budur.

TEILEN