Rockefeller’in Ölümü ve Dünya Kapitalizminin Kalleri!

Ajanslar ve gazeteler, dünyanın ve ABD’nin en büyük milyarderlerinden D. Rockefeller’in 101 yaşında öldügünü, önemli bir haber olarak duyurdular. Gazeteler ve haber ajansları, Rockefeller imparatorluğunun, “Amerikan İç Savaşında ismini savaş gelirleriyle ve Standard Oil Company şirketi” yle duyurup savaştan ve petrolden sağladıkları vurgunu sonraki nesillerine devretmesinin ürünü olduğunu da yazdılar. İkisi de doğruydu.

David Rockefeller’in “hikayesi”, uluslararası tekelci şirketlerin dünya kapıtalist pazarında giriştikleri çok yönlü sömürü ve yağmanın hikayesini anlatır ve anımsatır. Kendi ülkesinin ve dünyanın diğer bölgeleri halklarını sömürüp “iyilik yapma-bağış verme”; “öğrencilere burs vererek” onları şirketinin gelecekteki köleleri olarak satın alma; yanısıra kanlı darbelere, savaş ve işgallere varan şiddet hareketlerini finanse etme, büyük sermaye tekellerinin “şan”ındandır! Rekabet ve ezme, yutup yok etme “imparatorluk” kurmanın; dünyaya “yeni düzen verme”nin yöntemidir. Kapitalizm koşullarında kaçınılmazdır; eninde-sonunda büyük kıyımlara, işgallere ve sömürge bağımlılıklarına yol açtığı tarihin kaydındadır.

Rockefeller öldü; Amerika “kan ağlamıyor”, hayır! Orada milyarderlerden geçilmiyor ve hepsi hep birden sadece ABD işçi ve emekçilerinin değil dünyanın tüm halklarının da kanı ve canından sızdırarak zenginleşmiş-semirmişlerdir. Ve ölen kişi, Harvard Üniversitesi’ne 100.000.000 $ bağışta bulunacak denli büyük zenginliğe sahip bir şirketler topluluğunun yaşlı üyesidir. Ve güncel kapitalizm, 62 dolar milyarderinin 3.5 milyar dünyalının toplam gelirinden fazla servete sahip olduğu bir düzenin adıdır. Ama bu emperyalist kapitalizm, hâlâ onun en büyük gücü olan ABD değil sadece, bir bütün olarak çok daha kapsamlı ve büyük sorunlarla yüzyüze gelmiş bulunuyor.

Z. Brzejinski tarafından teorileştirilen Amerikan imparatorluğu, “yeni dünya düzeni” tesisi planları “sarpa sardı.” Ardından piyasaya sürülen “küreselleşme ile refahın herkese ve tüm ülkelere yayılacağı, sermayenin sınırsız akışı sonucu barış içinde bir dünyanın tesis edileceği” masalı da inandırıcılığını yitirdi. Şimdi dünyaya “yeni bir düzen vermek” iddiasıyla çok sayıdaki büyük emperyalist devlet kapitalist pazarda ekonomik, mali, askeri ve siyasi güç ve olanaklarıyla kıyasıya rekabet içindedir. Keynescilikten sonra neoliberal iktisat politikaları da açmaza girmiştir. Küreselleşmenin “serbestisi”nin yerine “yeni korumacılık” en başta da emperyalist ülkelerde yeniden günceldir. Demokratik özgürlükler vaadiyle yurttaşlarından oy toplayıp yönetime gelenler demokratik hakları kılıçtan geçiriyorlar. Ülkeleri işgal edip, rakip güçlere karşı terörist örgütleri ve eylemleri besleyip finanse edenler “teröre lanet ve teröre karşı mücadele” yaygarasıyla halkları yedeklemeye çalışıyor; kendi ülkelerinde işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi halklara zulmedenler başka ülkelerin yöneticilerini faşistlikle, Nazi politikası izlemekle suçlayabiliyorlar. Tümü de daha fazla sıkışmanın, eskisi gibi sürdürememenin sancıları dolayımıyladır.

Kapitalist emperyalizm koşullarında eşitsiz gelişme yasası daha da acımasız işler. En büyüklerin diğerlerini ve özellikle de bağımlı geri veya nispeten geri durumdaki ülkeleri dar alana sıkıştırarak mahkumiyetlerini artırma olanakları daha fazladır. Büyük güçler arasındaki rekabet ve çelişkiden yararlanma taktiği, tilki kurnazlığı kadar bile geçerlilik göstermez. Bizim ülkemizdeki durum bunun pek açık bir manzarasını vermektedir: Ülkeye ve tüm uluslardan ve ulusal topluluklardan işçi ve emekçilere karşı sabotaj ve siyasal suikast politikası izleyen bir yönetimin Türk “milliliği” ve din istismarı üzerinden değil sadece, kendisi de yeni çıkışlar arayışındaki Trump ABD’siyle bölgesinde yeniden atağa geçerek gücünü büyüten Putin rusyası arasındaki rekabetten yararlanma kurnazlığı; ve bir yönü ve parçası olarak da AB’ne sözüm ona kafa atma taktiği gelip “sınıra dayanmıştır.” Saymak gerekmiyor: Bölgede “yeter artık!” restiyle yüzyüze gelmiştir. İçeride diktatörlük tesisi yolunda atılan büyük adımlara rağmen halkın önemli bir bölümünü sindirememenin hırsı ve öfkesiyle militarizm ve polis devleti dayatması zincirlerinden boşanmıştır. Parola şudur: “Herkes susacak, tek bir kişi, bir tek diktatör herkesin kaderine hükmedecektir!”

Herkesten önce işçi ve emekçiler uyanmak, kendilerini ve gelecek nesilleri bekleyen tehlikeyi görmek zorundadırlar. Başında Erdoğan’ın imzası olan Bakanlar kurulu kararıyla grevler yasaklanmakta; “Başkanlık Yargıtayı”, sendikal faaliyetleri yasaklayıp ceza konusu haline getirmektedir. Referandumda “HAYIR” diyenlere karşı amansız sivil-resmi baskı, yasak ve saldırı vardır. Erdoğan’ın “Başkan” olması durumunda ülkeyi ve halkını bekleyen büyük felaket bugünden bellidir. Daha fazla baskı, daha fazla işsizlik, daha fazla örgütsüzlük, daha fazla açlık, daha fazla yoksulluk, daha fazla susku; ve bunun sayesinde, aralarında iktidarı ellerinde tutanların da bulundukları bir avuç süper zenginin daha fazla semirip büyümesi ve bu konumlarını, bu zenginliklerini kaybetmemek için her türden kıyım, savaş ve iç çatışmadan çekinmemeleri. Dünya kapitalizminin en gaddar, faşist ve halk düşmanı temsilcilerinden edindikleri tecrübe budur. Firavunluk ve Sultanlıkta en zalim temsilcilerin deneyleri buna eklenmiştir. Yani tehlike daha da büyüktür ve engellenmesi şarttır!

A. Cihan SOYLU-Evrensel Gazetesi

TEILEN