Sovyet Devriminin Kültürel Etkisi

Yüzlerce yıllık çarlık iktidarını yerle bir eden ve süreç içinde dünya coğrafyasının altıda birini oluşturan topraklarda yaşayan halkların çoğunu, bulundukları geri tarihsel koşullardan çok ilerilere taşıyan, bu topraklar dışındaki yerlerde yaşayan emekçilerin  de her türlü bağımlılık ilişkilerinden, arkaik iktisadi koşullardan kurtulma isteği duyarak harekete geçmelerini sağlayan ve böylece yeryüzünün siyasi çehresini kısa zamanda değiştiren Sovyet Devrimi, bütün bunları, her şeyden önce dünya emekçilerinin kendi tarihlerini yapabilecek güce sahip olduklarına inançlarını artırarak başarmıştı. Dünya işçi sınıfının ileri unsurları, hiç kuşkusuz bir önceki yüzyılda gerçekleşen Paris Komünü deneyinden ve kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını kendi bağrında beslediğini kanıtlayarak onlara eşsiz bir külliyat bırakan Marx ve Engels’in yapıtlarından, daha da önemlisi, zaten içinde bulundukları sınıf mücadelesinin gündelik deneyimlerinden bu bilgiyi ve inancı edinmişlerdi. Sovyet Devrimi’nin bu bilgiye katkısı, işçi sınıfına, Paris Komünü’nde yarım kalıp yenilgiye uğramış bir girişimin muzaffer olabileceğini, sosyalizmin bir ütopya olmadığını somut olarak göstermesiydi. Tanrının yansımaları olduklarını iddia eden, sınırsız yetki ve ayrıcalıklarla donanmış, kaleleri yıkılmaz sanılan kadim saltanatların temellerinin, birlik olmuş sıradan emekçilerin gücüyle çatırdayacağı giderek yaygınlaşan bir kesinlik haline geldi.

Ekim Devrimi’yle kurulan Sovyetler Birliği, bir yandan kapitalizmin en güçlü ülkelerine meydan okuyarak dünyanın iktisadi bakımdan en güçlü, politik bakımdan en belirleyici ülkelerinden biri haline gelirken, gücünü yoksul ülkeleri yağmalamasından alan kapitalist ülkelerde yaşayan halkları da etkiledi. Emperyalizmin tahakkümündeki Asya, Latin Amerika, Afrika ülkelerindeki halkların kurtuluş mücadeleleri büyük ülkelerin halklarından da destek buldu. Ama asıl önemlisi, emperyalist ülke yöneticileri Sovyetler Birliği’ni tarih sahnesinden silmek isterken, bu ülkelerin emekçilerinin, kendi ülkelerinde Sovyetler Birliği’ndeki düzen gibi bir düzeni, sosyalizmi kurmak istemeleriydi. Bütün bir yirminci yüzyıl, bu fikirlerin çatışmasıyla geçti. Eski sömürgelerin kayda değer çoğunluğu siyasal bağımsızlıklarına kavuştular, birçok ülkede sosyal devrimler yaşandı, ardından demokratik iktidarlar kuruldu. Emperyalist metropol ülkelerde ise, burjuvazi, kendi ülke emekçilerinin SB’ye duydukları yakınlığı, bazı ödünler vererek yatıştırmaya çalıştı.

Sovyetler Birliği, dünya emekçilerine, açlık ve yoksulluk çekmeyecekleri, gelecek kaygısı duymayacakları, işsiz kalmayacakları ve kendilerine insanca muamele edilecek bir sistem modeli sunmuştu. Ama sadece bu değil, insanı yoksulluktan kurtaracak bir iktisadi temel üzerinde insan ruhunun ve zihninin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini, “kendisinde insanlığın yitirildiği proletarya”nın nasıl “insanlığın kendisinde cisimlendiği bir sınıf” haline geldiğini bütün dünya işçi sınıfı gördü.

Bu dönüşümün koşulları ve unsurları hakkında pek çok şey söylenebilir. Sovyet kaynaklarının çoğu, sadece sosyalizmin iktisadi ve politik başarılarını değil, insani dönüşümü de konu edinir. Zaten sosyalist bir ülkede böyle bir dönüşüm sağlanamadığı sürece iktisadi ve politik başarıların da bir anlamı olmayacaktır. Öte yandan sosyalist bir ülkedeki zihniyet değişimi, Sovyetler Birliği’ne ilginin en yoğun olduğu Batı Avrupa ülkeleri ve ABD’de de (bütün muhalefet ve işçi hareketi McChartism tarafından çökertilinceye kadar) ilgiyle izlendi. Sovyetler Birliği’ndeki zihniyet dönüşümünün etkileri birçok ülkede sınıf mücadelesinin düzeyine bağlı olarak değişen ölçüde hissedildi. Dünya yüzünde hegemonik bir işlevi olduğu kadar, bu, bazı ülkelerde yine sınıf mücadelesinin düzeyine bağlı olarak maddi bir etki de kazandı; örgütlü emekçilerin yasama süreçleri üzerinde kısmi bir kontrolünün olabilmesi durumunda yasal mevzuata da dahil oldu.

Burada, politik iktisat kitaplarında makinalar, hammaddeler vb. ile birlikte “üretici güçler” kategorisinde anılmasından; siyaset literatüründe ise, daha çok, kitle, halk, kolektif, toplum kavramlarının kullanılması nedeniyle, sosyalizmin bireyi dışladığını iddia eden sosyalizm ve SB düşmanı eleştirmenlere rağmen, Sovyetler Birliği’nde insanın nasıl sahiden insan haline geldiğini, eskiden hiç farkına varmadığı yetenek ve güçlerinin nasıl ortaya çıkarıldığını; dünyanın bir coğrafyasında, bu dönüşüm yaşanırken Batı Avrupalı emekçinin bu gelişimi nasıl hayranlıkla izleyip edindiği izlenimlerle kendisinde yeni insanı inşa etmeye çalıştığına dair tarihte öne çıkan bazı ögelere değineceğiz. Kolaylaştırıcı bir sınıflandırma olması bakımından; öncelikle, Batı’nın birey kavramının yerine Sovyetler Birliği’nde kolektif insanın oluşumunun ögeleri, sonra da, Stalin’in “insan ruhunun mühendisleri” dediği sanatçıların bu dönüşüm sürecine ve daha önemlisi, dönüşmüş insanın, sıradan bir seyirci olmaktan çıkarak, genel olarak sanata katkıda bulunur hale gelmesine değineceğiz.

1. KENDİ TARİHİNİ YAPARAK VE YAPARKEN İNSANLAŞAN SINIF

Engels, insanların, “… dar anlamda hayvandan uzaklaştıkları ölçüde kendi tarihlerini bizzat bilinçle yaptıklarını” yazar ve devam eder: “Umulmayan etkenlerin, denetlenmeyen kuvvetlerin bu tarih üzerindeki etkisi o ölçüde azalır, tarihsel başarı önceden saptanmış amaca o ölçüde tam olarak uygun düşer. Ancak bu ölçüyü…günümüzün en gelişmiş topluluklarının tarihine uygularsak, burada hâlâ daha tasarlanmış amaçlarla varılan sonuçlar arasında çok büyük bir oransızlık bulunduğunu, önceden görünmeyen etkilerin üstün çıktığını, denetlenmeyen kuvvetlerin planlı olarak harekete getirilmiş kuvvetlerden çok daha güçlü olduğunu görürüz.” (Engels, Doğanın Diyalektiği, Çeviren Arif Gelen, Sol yay. S.52)

Engels iki önemli kavramın üzerinde durmuştur. Bunlardan biri bilinç, diğeri de insanın tarihini yapmasıdır. İnsanın bilinçli eyleminin insanı ve dünyayı değiştireceğini söyler Engels.

İnsanın, hayvandan farklı olarak, doğayla uyumu, onun değişmeyen bir parçası olarak kalmasıyla değil, doğanın yasalarının bilincine vararak ona egemen olabilme çabasıyla sağlanır. Çünkü insanın doğaya egemen olması, doğadaki kör rastlantıları, beklenmedik doğal olayları kontrol altına alması ve bunların etkilerini kendi yararına olacak biçimde dönüştürebilmesi, hatta ortadan kaldırabilmesi anlamına gelir. Bunu yaparken bütün verileri göz önünde bulundurur, muhakeme yapar, tasarlar, araçlarını seçer, yıkar veya inşa eder.

Bütün bir uygarlık, insanın doğaya egemen olma çabasının ürünü olarak doğmuştur. İnsan, tarihe adım attığından itibaren barajlar yapmış, kanallar açmış, tapınaklar, depolar inşa etmiş, binalar, hastaneler, yollar, köprüler, şehirler kurmuş ve böylece doğayı, kendisi için en işlevsel biçimde dönüştürmüştür. Ama bütün bunları üretenler ile bunların yapılması gerektiğine karar verenler tarihin bir noktasına kadar farklı olmuş; üreten ve inşa edenlerin, kendi yaptıkları işler konusunda söz sahibi olmaları mümkün olmamıştır.

Elbette insanın doğa üzerinde egemenlik kurma çabası doğayı yaşanabilir bir coğrafya haline getirmekle sınırlanabilecek teknik bir sürece indirgenemez. Bu süreç, aynı zamanda, toplumu oluşturan unsurların karşılıklı ilişkilerinin düzenlenmesini de içeren daha karmaşık bir nitelik kazanır. Toplumsal ögelerin ilişkilerini düzenleyen kurallar ise, insanın doğayla ilişkisini düzenlerken gözettiklerinden farklıdır. Bu nedenle, doğayı da egemenlik altına alarak insanlaşma, insanın içinde yaşadığı toplumun işleyişini belirleyen temel kuralları keşfetmesi ile gerçekten söz konusu olabilir. Üretim sürecinde kullanılan araçların, ürünlerin ve üretim süreci ile ilgili kararların üretenlere değil başkalarına ait olduğunun tespiti ve sahip olanlarla yoksun olanların iki uzlaşmaz sınıf olarak karşı karşıya bulunduklarının bilgisi, bunun ilk adımıdır. Ki, bu bilgi, bir yanda üretim araçlarının sahipleri, bir yanda da bunlardan yoksun bir sınıfın bulunduğu bir toplumun değiştirilebileceği gibi mantıksal bir sonuca da götürecektir.

Çünkü, üretenlerin hem bir sınıf olarak kendi geleceğini tasarlayabilir hale gelebilmesi, hem de “tasarlanmış amaçlarla varılan sonuçlar arasındaki çok büyük oransızlıkların” giderilmesi, “bütün tasarımlara karşın daha güçlü ortaya çıkan, önceden görünmeyen etkilerin” kontrol altına alınması için, öncelikle, böyle derin bir ayrışmanın; yönetenler ve yönetilenler ikileminin ortadan kalkması gerekir. Ki, gerçek üreticilerin gerçekten insanı temsil eder hale gelmesinin önünde engel teşkil eden bölünmüş yaratıcı işlev, aynı sınıfta birleşebilsin. Üretim yaparken kullandığı araçlar ve ürettiği nesneler üzerindeki söz sahipliği başkalarına ait olduğu sürece, emekçi sınıfların gerçek insanileşmesinin önü açık olmayacak, insan, Engels’in dediği gibi, ancak “dar anlamda” hayvandan uzaklaşacaktır.

Üretim araçlarına sahip oldukları için karar verme ayrıcalığına da sahip olanların  üretenler üzerindeki egemenliğinin ortadan kalkması; egemen sınıfların alt sınıflar üzerindeki zora dayalı tahakkümünün yıkılması, ancak Sovyet Devrimi’yle gerçekleşmiştir. O zamana kadar, doğanın gerçekten egemenlik altına alındığından, insanın kendi tarihini bilinçli olarak yaptığından ve hatta doğru yazdığından bile söz edilemez. Ne zaman ki, üretenler, üretim araçlarının mülkiyetine el koymuşlar ve yönetenlerin iktidarını devirerek kendi iktidarlarını kurmuşlardır, ancak o zaman, kendi tarihlerini bilinçli olarak oluşturmaya başlamışlardır.

Öte yandan, bizzat Sovyet Devrimi’nin kendisi de, zaten, kendi çevresi ve kendi kaderi hakkında söz sahibi olmak isteyen bir sınıfın, işçi sınıfının bilinçli eyleminin ürünüdür ve onun sayesinde de bu amacını gerçekleştirmeye imkan bulmuştur.

Sovyet Devrimi ile başlayan süreç, 1789 Fransız Devrimi’nde hazırladığı insan hakları belgesinde kendi sınıf çıkarlarını formüle eden ve insanlığı artık yalnızca kendisinin temsil ettiğini iddia eden burjuvazinin “insan” tanımını tarihin çöp sepetine attı. O belgede insanlıktan dışlanan mülksüzler, yoksullar ve emekçi kadınlar, tarihin ilk bilinçli eylemini önce Komün’de, daha sonra da Ekim Devrimi’nde gerçekleştirerek, dışlandıkları insanlığı geri kazandılar.

Elbette bu başlangıcın devamı olacaktı.

2. BURJUVA BİREYDEN KOLEKTİF İNSANA

Burjuva bakış açısına göre, en iyi toplumsal sonuç, bir toplumdaki herkesin kendi çıkarını gerçekleştirmesiyle elde edilir. Toplumsal fayda, tek tek bireylerin sağlayacağı faydaların toplamıdır. Sosyal ilişkiler, her biri özgür ve iktisadi olarak kendi “iyi”sini gerçekleştirmeye çalışan insanlar arasındaki ilişkilerdir. Devletten beklenen, bu ilişkiler için uygun ortamı sağlamak ve düzene sokmaktır. Kendi faydaları için uğraşan insanlar, doğal olarak bir rekabet halinde olacaklardır; bu rekabette, devlet, daha zayıf olanı güçlendirecek sosyal politikalar uygulayamaz.

Bu, Fransız burjuvalarının “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diye formüle ettiği saf burjuva mantık, “görünmeyen bir el”in, yani piyasanın ideal düzenleyici olacağını iddia eder. Kapitalizmin başlangıcındaki kapitalist girişimcinin tahayyül ettiği bu düzende, emeğinden başka bir geçim aracına sahip olmayan işçiler de, işveren ile, koşulları piyasa tarafından belirlenmiş pazarlık ilişkisi içinde olan “özgür” bireylerdir. Onlar da, kendileri için en iyi sonucu almak için pazarlık yapacaklardır.

Bu bakış açısı, işçilerin örgütlü olarak pazarlık yapma durumunda olabileceğini göz ardı eder. Dolayısıyla, sınıf mücadelesi, kapitalistin hesabının dışındadır. Ancak kapitalist için böyle bir ideal düzen, tarihin belki de çok kısa bir zaman diliminde gerçek olabilmiş; pazarlık koşulları, piyasa tarafından değil, daima işçi sınıfı mücadelesi ve örgütlülük düzeyi tarafından belirlenmiştir. İşçi sınıfı, kendi durumunu piyasanın görünmez elinin düzelteceğine hiçbir zaman inanmamış, burjuvazinin kendisine önerdiği gibi birey olarak pazarlık etmektense, bunu tarihinin her döneminde, ne ölçüde gerçekleştirebildiğinden  bağımsız olarak, genelde örgütlü olarak pazarlık etme eğiliminde olmuştur.

Öte yandan işçi sınıfının kendi iktidarını kurduğu Sovyetler Birliği’nde, “toplumsal fayda”, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için çalışan tek tek bireylerin kazançlarının toplamından ibaret değildir. Kendi “iyi”lerini sağlamak için tek tek bireylerin kıyasıya bir rekabet içinde bulunmaları da gerekmez. Bireyin sağlayacağı fayda, kolektifin kazancıyla doğru oranlı olarak artar ve ona bağlıdır. Sovyetler Birliği’ndeki sistem, kolektif ve planlanmış bir ekonomi içinde, herkesin üretime yeteneğine göre katkıda bulunduğu, ortaya çıkan toplam sonucun herkesin emeğine göre paylaşıldığı bir sistemdir. Birey, burada, “kaderde kıvançta ortak” kolektifin bir parçasıdır. Stalin’in İngiliz yazar H.G. Wells ile yaptığı söyleşide anlattığı gibi:

Bireysel ile kolektif arasında, birey ile kolektifin çıkarları arasında uzlaşmaz bir zıtlık yok ve olmamalı. Olmamalı, çünkü kolektivizm, sosyalizm, bireysel çıkarları reddetmez; onları kolektifin çıkarları ile birleştirir. Sosyalizm, kendisini bireysel çıkarlardan soyutlayamaz. Sadece sosyalist toplum, bu bireysel çıkarları tam olarak tatmin edebilir.

Dahası; sadece sosyalist toplum, bireyin çıkarlarını kesin olarak koruyabilir.  Bu anlamda, “bireyselcilik” ile sosyalizm arasında uzlaştırılamaz bir zıtlık yok.* (Özgürlük Dünyası, sayı: 166, Joseph Stalin ve H.G. Wells Tartışıyor: Marksism ve Liberalizm)

Burjuva bireyin yerine geçen kolektifin bir parçası olarak birey kavramının ne olduğu, kuşkusuz Stalin’in söyleşi yaptığı yazar dışında, Sovyetler Birliği’nde neler olup bittiğini görmek için dünyanın dört bir yanından ziyarete gelen ve bu ülke halkı tarafından heyecanla karşılanan** işçi ve aydın delegasyonları tarafından bütün dünyaya anlatıldı. Sovyetler Birliği, üretim ve bölüşüm süreçlerinin bilgisini tüm kolektifin denetimine açarken, aynı zamanda, kendisini dünya işçi sınıfına karşı da sorumlu hissediyordu. Dünya işçi sınıfının sosyalist devrimini yapmayı başarmış kesimi olarak, “inşa eserinin her parçacığını” işçi delegasyonlarının denetimine bu yüzden kolaylıkla açtı. Delegasyonların sosyalizmin başarılarının dünyaya anlatılmasındaki sembolik önemi değerliydi, ancak ülkelerinde sınıf mücadelesi yürüten işçi sınıflarının kendi partileri ve örgütleri aracılığıyla öğrendikleri Sovyet başarılarının onların mücadelelerine katkısı kuşkusuz daha anlamlı olmuştur. Sovyetlerin nezdinde sosyalizmin varlığı, dünya işçi sınıfının her bölümünün önüne, kendi ülkelerinde sürdürdükleri mücadelenin ulaşacağı sonucu, tamamlanmış bir resim olarak koymuş, böylece de gündelik mücadelenin deneyimlerinin açık bir sonuca doğru örgütlenmesi kolaylaşmıştır.

Bu yüzden, Ekim Devrimi’nin ardından, iktidara yürürken artık geçecekleri aşamalar hakkında net bir fikre sahip Avrupa’daki örgütlü işçi sınıfının mücadeleleri, uluslararası burjuvazi için eskisine oranla daha fazla ürkütücüydü. Egemen sınıflar, iktidarlarını yitirmemek adına, bölüşüm sisteminde bazı değişikliklerle, kendi işçi sınıflarına taviz vermeyi bu yüzden reddedemediler. Arkası kesilmeyen tavizlerdir ki, emekçiler için son derece yıkıcı olan vahşi kapitalizmin pençelerinin törpülenmesini sağlayabildi. Toplumsal iyinin herkesin kendi çıkarını gerçekleştirmesine bağlı olduğunu iddia eden çıplak burjuva ideolojisi, “refah devleti organizasyonu” döneminde kolay kolay telaffuz edilemez hale geldi. Avrupa işçi sınıfı, parasız eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik için sosyal dayanışma ağlarının kurulmasını sağlamayı başardığı ölçüde, bireyci tüketim kalıplarını da yerinden sarstı. Sınıf, kendisinin bir sınıf olarak refahını gözeten, içlerinden bazılarının, ihtiyaç duydukları gün gerekli olanaklara sahip olmadıkları için kapısından geri döndürülmediği kurumları kurdurmayı başararak, genel sınıf dayanışmasının güvencesine aldı.

Dünya işçi sınıfının SB’de gördüğü, daha önce ancak hayal edebildiği bir geleceğin artık gerçekleşmiş olmasıydı. Orada, sıradan bir aşçının, ülkesinin kaderi hakkında söz söyler hale nasıl yükseldiğini, her bir işçinin, kendi işyerindeki en küçük sorundan genel üretimin sorunlarına kadar her şey hakkında nasıl fikir yürütebilir hale dönüştüğünü, geçmişte tevekkül halinde ve sindirilmiş her emekçinin nasıl gururlu ve başı dik bireyler haline geldiğini de görüyordu. Her emekçi için, bu resimde, artık kendisinde potansiyel olarak bulunduğuna inanabileceği yaratıcı ve dönüştürücü güçlerin açığa çıkması için gerekli uygun zeminin yaratıcısının da kendisinin olacağı fikri billurlaşmıştı.

Sosyalizmi kurmuş kardeşleri, ülkelerini, dünyanın en gelişkin ülkelerinin çok uzun zamanda ve dünyayı yağmalayarak geldiği noktaya birkaç on yılda getirebilmişlerdi. Kuşkusuz bu çok kolay olmamıştı. Ama Sovyetler Birliği, başka hiçbir ülkenin sahip olamayacağı iki itici güce sahipti. Bunlardan biri, “tasarlanmış amaçlarla varılan sonuçlar arasındaki çok büyük bir oransızlık”ın giderilmesinin kapitalist tekeller arasındaki rekabet ve emekle sermaye arasındaki uzlaşmaz karşıtlık (ve buradan  kaçınılmazlıkla türeyen sınıf mücadeleleri) nedeniyle mümkün olamayacağı kapitalizmden farklı olarak, ekonomiyi planlayabilme becerisi ve olanağına sahip olması, diğeri de, üretici güçlerde emek verimliliğini kat kat artıracak bir motivasyonu yaratabilmesiydi.

Planlama, Engels’in andığımız alıntıda da söylediği gibi, insanın tarihe bilinçli müdahalesinde beklenmeyen faktörlerin işin içine karışmasını en aza indirmenin  asgari koşuludur; bu, aynı zamanda, kendi eylemi üzerinde tam bir denetim kurmasını sağlayarak, insana, insanlaşmasının da yolunu açar. SB’de plan, sadece beş yıl boyunca demirin, çeliğin, pamuğun, patatesin ne kadar üretileceği, kaç köprünün ve kaç barajın yapılacağını içermez. Plan, sadece ülke halkının sosyal refahını artıracak bölüşüm önlemlerini öngörerek kayda geçirmek anlamına da gelmez. Plan, SB halkının iktisadi ilişkileri kadar sosyal ilişkilerini, hatta kültürünü de yansıtır. Sovyetler Birliği, Sibirya’dan Orta Asya’ya kadar çok geniş bir yüz ölçümünde sosyalist kentsel dönüşümleri, sosyal refahın artışını, gelecek kaygısı olmayan kuşakların yetişmesini, konser salonlarını, tiyatrolarını, kreşlerin kurulmasını tarihin kör güçlerine ve keyfi müdahalelere bırakmaksızın planlayarak yapmıştır. İnsan ihtiyaçlarının saptanmasıyla bunların karşılanması arasındaki ilişki, şimdiye kadar hiçbir düzende olmadığı kadar isabetle kurulmuştur, planlama sayesinde. Canterburry Başpiskoposu Hewwlett Johnson (kızıl papaz olarak bilinir), SB’deki izlenimlerini anlatırken şöyle yazar: “Rusya’da egemen sözcük plan. Rus dünyası planlı bir dünya. Bir Moskovalı bebek daha doğar doğmaz gözünü planlı bir dünyaya açıyor. Plan, bir bebeğin süt hakkını güvenceye alıyor, plan bebeğin annesinin bakımını ve bir kreşte eğitsel yeteneklerinin gelişimini garantiliyor. Plan onun yetişkin hayatında bir işinin olmasını sağlıyor. Plan bir insanın etkinliğini işsizlik korkusu duymaksızın diğerlerine bağlıyor. Plan Sovyetlerin uygarlığa kattığı en orijinal katkıdır.” (Soviet Success, Hutchinson yayınevi, s. 127)

Gerçekten de, Sovyetler Birliği’nde ilk beş yıllık plandan başlayarak, ülkede atılacak her adım önceden öngörülmüş, eldeki kaynakların hesaplı dağılımı, önceliklerin belirlenmesi plana dayanarak gerçekleştirilmiştir. Plan, kârlı işletmeler ile kısa vadede sonuç alınmayacak işletmelerin arasında bir dengenin kurulmasını sağlamış ve gerekli ama kâr getirmeyen işletmelerde çalışan emekçilerin genel hakkaniyet ölçülerinin dışına düşmesini engellemiştir. Bir yatırımcının sadece insanlar yararlansın diye yatırım yapmasının söz konusu olamayacağı kapitalizmin yönelimlerinden farklı bir yönelimdir bu.

SB’deki planlı ekonominin sonuçları, kapitalist ülkelerin burjuvaları ve basını tarafından hararetle tartışıldı. Kimi zaman küçümsendi, kimi zaman da hayretle izlendi. Ve iktisadi alanların bazılarının devletleştirilmeye ve devletin ekonomiye müdahalesinin artmaya başladığı gelişmiş ülkelerde, planlama taklit edilmeye başlandı. Bu ülkelerin başında, SB’nin en büyük rakibi ABD geliyordu kuşkusuz. Roosevelt ABD’sini diğer ülkeler de izlediler. Ama tekellerin kıyasıya rekabet ettiği özel mülkiyet düzeninde istenen sonucun alınamayacağı bir çabaydı bu. Planlama, bu ülkelerde, kapitalizmin doğasındaki kriz ögelerinin kontrol altına alınmasını sağlayamadı. Çünkü planın başarılı olabilmesi için, üretim biçiminin, daha fazla kâr elde etmeye yönelik olmaktan çıkması gerekir. İkinci olarak da, planın insanın kendi kaderini tayin etmesinin açık bir simgesi olabilmesi için, Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi, insan gücünün dönüştürülmesine hizmet etmesi şarttır. Kapitalist ülkeler ise, zaten emekçinin kendi yazgısı üzerinde söz sahibi olamaması, bu iradenin tamamen sermayeye devredilmiş olmasıyla varlık gösterebilirler.

Sosyalizm, insan gücünü dönüştürebilmeyi, emekçiyle iş arasındaki ilişkiyi değiştirerek başarmıştır. Bu değişim, geçmişte işçinin kendi ürettiklerine yabancılaştığı, her bir sermayedarın birbiriyle olduğu gibi, her emekçinin de birbiriyle kıyasıya rekabet halinde olduğu kapitalizmin iş anlayışının yerle bir olması demektir.

SB’de, kapitalist ülkelerde olduğu gibi, işyerinin kapısında, her işçiyi hakları için mücadele etmekten caydırmak için konumlandırılmış, içerdekilerden çok daha az ücretle çalışmaya razı yedek işsizler ordusu yoktur. Kimsenin kimseyle rekabet halinde olmamasına karşın, emek üretkenliği, hiçbir kapitalist ülkede görülmediği ölçüde büyük bir oranda artmıştır. Başkası için değil, ürettiği metayı kimin kullanacağını bilmediği bir piyasa için hiç değil; kolektifin mülkiyetindeki makinaları kullanarak, hammaddenin gelişinden fabrikadan ürün çıkışına kadar, bütün anlarına vakıf olarak dahil olduğu üretim süreci, emekçinin kendi emeğine ve sonuçlarına yabancılaşmasını engellediği için olmuştur bu. Daha önemlisi, emek gücü maliyetinin mümkün olduğu kadar düşük düzeye çekilmesi için uğraşan ve bu yüzden emekçinin sağlık, eğitim ve kültür haklarını kısıtlayan, hatta beslenmesini bile denetleyen kapitalistlerin sistemiyle kıyaslandığında, Sovyetler Birliği’ndeki emek gücü, maliyeti en yüksek emek gücüdür. Çünkü, onun yeterince nitelik kazanabilmesi için, çağdaş yaşamın ve teknolojinin gelişiminin sağladığı bütün olanaklar en gelişmiş düzeyde sunulur. Emek verimliliği, emek gücünün maliyetinde kısıtlamalar yapılarak değil, tersine, ona en yüksek nitelikler kazandırılarak sağlanmıştır. Çünkü ancak bu nitelikler, sosyalist bir yarışa giren Sovyet emekçilerini yaratabilecektir.

Gerçekten de, Sovyetler’de sosyalist yarışma, emek üretkenliğinin sağlanması için teşvik edilmişti. En yüksek üretkenliğe ulaşan öncü işçiler hareketi, Stalin’in deyimiyle Stahanovculuk, nitelikli ve dönüşmüş insanın oluşumunu simgeleyen bir kavram haline geldi. Stahanov, sosyalist yarış içinde en üst düzeyde verimlilik sağlayan işçilerden birinin adıydı. Yaptığı, son derece teknikmiş gibi görünen çaba, aslında bir bilinç sıçramasına tekabül ediyordu. Doğrudan ve kişisel bir kâr ve fayda elde etmeksizin, bir emekçinin, kendi toplumu ve ülkesi için böyle bir yarışa girmesi için, burjuva bencilliğinden uzak, gerektiği gibi emeğinin sonuçlarının farkında olması gerekir. Stahanovculuk hem buna işaret etmiş, hem de mevcut toplumsal çelişkilerin bazılarının ancak kültürel olarak dönüşmüş insanların çoğalmasıyla çözülebileceğini göstermiştir.

Şöyle yazar Stalin:

Bazıları kafa ve kol emeği arasındaki çelişkinin kaldırılmasının,  mühendislerin ve teknisyenlerin, kafa işçilerinin, kültürel ve teknik düzeyinin orta nitelikte işçilerin düzeyine düşürülmesi temelinde, kol ve kafa işçilerinin kaldırılmasının mühendislerin ve teknisyenlerin kafa işçilerinin, belirli bir kültürel ve teknik eşitlenmesiyle sağlanabileceğine inanıyorlar. Bu tamamen yanlıştı…Stahonovcular… çalışmada kusursuzluk, dakiklik örneği olan, zamanı yalnızca dakikalara göre değil,bilakis hatta saniyelere göre bile ölçmeyi öğrenmiş olan teknik açıdan donanımlı kültür insanlarıdır…Bazı mühendisleri,  teknisyenlerin ve yöneticilerin tutuculuğuna ve hareketsizliğine sahip değiller; cesaretle ilerliyorlar, eskimiş teknik normları kırıyorlar… tasarlanan çalışma verimliliğini ve ekonomi planlarını düzeltiyorlar…” (Stalin, Eserler, 14. cilt, s. 47)

Stehanovculuk, emek üretkenliğini artırmak olduğu kadar, insan yeteneği ve kapasitesinin, mevcut teknik sınırlanmalara karşın, bu sınırları da değiştirerek açığa çıkması hareketiydi. Ancak bu hareketin kesin bir egemenlik kazanmasıyla, kol ve kafa emeği, kır ile kent arasındaki arkaik çelişkilerin çözümü güvenceye altına alınabilecekti. Sovyet deneyimi bunu pratik olarak kanıtladı. Sovyetler Birliği’ndeki pek çok şeyin, iktisadi temel ve politik iktidar değiştirilmeksizin kopya edildiği kapitalist ülkelerin hiçbirinde, Stahanovların sağladığı emek üretkenliğini yakalayacak bir düzenek kurulamadı; bu gönüllü yarışmacı işçilerin hissettiği işyerine ve topluma aidiyet duygusu, hiçbir aşılamayla sağlanamadı. Adı geçen arkaik çelişkiler var olmazsa kendi bekası tehlikeye girecek olan kapitalizmin taklit edemediği Sovyet patentli en önemli şey, Stehanovlardı.

Sovyet sisteminde, bayrağında “herkesten yeteneğine, herkese emeğine göre” yazılı bir toplumdan “herkese ihtiyacına göre” yazılı daha gelişmiş bir topluma geçişin zincirlerini, bu üretken insan gücü oluşturacaktır. Yaratılan, bütün malların eşit paylaşıldığı eski köylü komünlerinin eşitlik anlayışı ile hiçbir sınıfın diğerine eşit olmadığı burjuva formel eşitlik anlayışını tarihin çöp sepetine göndererek, ait olduğu kolektife, gelişkin niteliklerle donatılmış gücünün son zerresine kadar katkı sağlayacak ve toplumsal zenginlikten, birikim sağlamak için değil, ihtiyacını görecek kadarını alacak insan tipidir. Ancak “insanın ihtiyaçları”nın tanımı da değişmiştir, buna göre. Ölmeyecek kadar yiyecek, donmayacak kadar hırkayla çalışan kapitalizmin yoksul emekçisinden esirgenen insani ihtiyaçların en azami düzeyde karşılanmasının mümkün olduğunu, ayrıca toplumun bu ihtiyaçlarının sonsuz çeşitlilikle artışını da karşılayabileceğini temsil eder, Sovyetlerin yeni insanı. Sosyalizm bunu da kanıtlamıştır.

Sovyet insanının kazanımları ve başardıkları o denli etkileyiciydi ki, insanın hakları ve görevleri gibi kadim tartışmaların seyrini de değiştirdi. Avrupa’da yeniden yazılmak zorunda kalınan insan hakları belgeleri, sosyalizmin yarattığı yeni bireyin, altını kalınca çizdiği insani ihtiyaçların yazılı ifadesi olmak zorunda kaldılar. Çünkü Avrupa işçi sınıfı, SB’deki kardeşlerinin gündelik hayatında sahip olabilecekleri hakların gerçek içeriğini de açık seçik görmüş oldu. Görmüş olmakla kalmadı, aynısına sahip olmayı istedi ve kendi devletini buna zorladı. Emek gücünün maliyetini kendi ülkesinin burjuvazisi için artırdı ve bunu bir hak olarak ilan etti. Örneğin insan hakları sorununun Birleşmiş milletler kararları arasına girmesi, bu gelişmenin sonucudur. Hazırlanan metne bu gözle bakıldığında, SB’nin ve uluslararası işçi hareketinin kazanımlarının izleri görülecektir.

Bugün Avrupa’daki bireysel hak ve özgürlükler, varlıklarını eski kuşak işçi sınıfının mücadelelerine borçludurlar; o mücadeleler de, Sovyetler Birliği’nin varlığından çok büyük destek aldılar. Kapitalist ülkelerdeki temel bireysel hakların, tersi savunulamaz biçimde evrenselleştirilmesini kolaylaştıran da, sosyalizmdir.

3. İNSAN RUHUNDA MÜHENDİSLİK

Sosyalizmin yaratmaya giriştiği yeni insanın, sistemin yüklediği misyonu; mühendislik becerilerini geliştirmek suretiyle kafa ile kol emeği arasındaki kadim eşitsizlikleri çözme misyonunu gerçekleştirebilmesi için gerekli zihni değişimden geçmesi gerekir. Bu değişimin maddi temelini ve dayanağını sosyalist toplumsal düzenin inşası sağlar. Üretim araçlarının kolektif mülkiyeti üzerinde yükselen ve üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin kapitalist karakteri arasındaki çelişkiye son veren bu gelişme, insanın insanal çok yönlü gelişmesinin zeminini de yaratacaktır.

Sovyetler Birliği, Sovyet emekçisinin dönüşümünde rol oynayacak aydınlara, bilimcilere ve sanatçılara, bu nedenle, özel bir önem verdi. Stehanovların sadece bir sanat izleyicisi olmaktan çıkıp, sanata müdahale eden etkin özneler haline gelebilmelerinde, giderek sanatın kitleselleşmesinde de bu ruh mühendislerinin katkısı çok önemliydi. İnsanı kişiliksizleştirerek bireyselleştiren kapitalist ülkelerin aksine, sosyalizm, kolektifin her üyesinin yetkin kişiliklere sahip olmasını bekliyordu. Bunda, kuşkusuz kültür ve sanat çok önemli rol oynadı.

Sovyet sanatçısının izleyicileri, dil, etnik köken, ulusal kimlik, ırk vb. bakımından türdeş bir halk oluşturmazlar. Ural Dağları’ndan Pasifik Okyanusu’na kadar uzanan topraklarda pek çok dil ve binlerce lehçe konuşulur. Sosyalizm, bu çok renkli çok dilli halkın, kendi ulusal kültürlerini ve dillerini teşvik ederek insanlığın ortak kültürel birikiminden ve çağdaş sanatın zenginliklerinden eşit biçimde yararlanabilmeleri arasında ortaya çıkabilecek çelişkiyi dünyanın hiçbir yerinde başarılamayacak ölçüde çözmüştü. Henüz yazılı bir kültürü olmayan halkların dillerinin o dilde eğitim kurumları açabilecek kadar geliştirilmeleri, bu dillerin de birer yazın dili haline gelebilmeleri için her türlü olanak sağlandı. SB’deki her halk, kendi kültürlerinin tarihsel birikimlerini açığa çıkarabilecek kurumlara, kendi dillerinde düşünmelerinin ilk adımı olarak bir alfabeye kavuşma imkanına bu dönemde kavuştu. Shakespeare’den Cervantes’e, Balzac’dan Stendhal’e kadar birçok yazarın eseri hem Rusça’ya hem de SSCB’de yaşayan halkların çoğunun diline çevrildi. Tiyatro ve sergi salonları, yalnızca Rusya’nın büyük şehirlerinde değil, Sibirya’ya kadar ülkenin en uzak bölgelerindeki kentlerde de açıldı. Kültür ve sanat için ayrılan devlet bütçesi her yıl artırıldı ve beş yıllık planlar kapsamında ulaşılacak hedefler saptandı.

Sömürgeleştirdikleri coğrafyalarda yaşayan halklara bile kendi dillerini konuşmayı dayatan, onların kültür tarihini tarif ederek yazan sömürgeci kapitalist ülkeler için, değersiz buldukları kültürlerle eşitlenmek söz konusu bile değildir. Kapitalistlerin kendi ülkelerinde de farklı bir durum yoktur; siyahlara ve sarı ırklara karşı ırkçılık, farklı milliyetlere ve etnik topluluklara sürekli kültürel baskı uyguladılar.

Ancak SB’de ırkçılığın mahkum edilmesi, sömürgelerin bağımsızlık mücadeleleri, Siyahların ırkçılığa karşı mücadeleleri vb. gibi gelişmeler, halkların, artık ırkları, milliyetleri ve kültürleri yüzünden aşağılanmalarının eskisi gibi kolaylıkla mümkün olmayacağı bir siyasi iklim yarattı. Böylece, ezilen ırklar ve milliyetler, kültürleri lehine bazı mevziler kazandılar.

Eski sömürgelerin siyasal bağımsızlıklarını kazanmalarıyla birlikte, bu ülkelerden gelen gönüllü işgücüne karşı kapitalistlerin nasıl davranacaklarını, hem göç edilen ülkelerin demokratik bilinçli yerli halkı, hem de sömürgeciye karşı verilen mücadelenin kazanımları belirledi. Refah devleti kapsamında, devletin ve yerel yönetimlerin kültürlerin gelişmesi için fon ayırmalarını, kültürlere destek sunmasını talep eden emekçi kitleler sayesinde, dışarıdan gelen yabancı işgücünün kültürel gelişimi de gündeme alınmak zorunda kalındı. Siyahlara karşı ırkçı uygulamalar yasal yaptırımlara bağlandı ve yasaklandı.

Elbette ırkçılığın yasaklanması, kapitalist ülkelerde eşitliğin biçimselliğiyle çelişmeyecek bir nitelik taşıyordu. Yasal değişiklikler her şey demek olmadığı için, ırkçılığın pratik uygulamalarının ortadan kaldırıldığını söylemek zordur.

SB’nde ise ırklar ve kültürler arasındaki eşitlik emekçilere her alanda eşit fırsat tanınmasını sağlayan sistemin doğal sonucuydu. Bu ülkede yaşayan hiç kimse, dili, ırkı, milliyeti yüzünden ayrıcalıklara maruz kalmadı. Stehanovlar, “büyük Rus ulusu”nun medarı iftiharı değil, Slav olsun olmasın, her kökenden emekçilerin, onda  kültürel özgürleşmelerini gördükleri bir prototipti.

Böyle bir SB emekçisinin, kendi niteliklerini artırmak, ruhsal gelişimini hızlandırmak için ona maneviyat kazandıran sanat eserlerinden ve bunları üretenlerden beklediği de, kendisindeki dönüşüme benzer bir dönüşümden kültür üreticilerinin de geçmesidir. Kendisine, yol alırken önüne çıkacak sorunları çözme gücü, yaptığı işe bir anlam verecek estetik duygusu, kendisini değerli hissetmesini sağlayacak bir anlayış, gelecekle ilgili iyimserlik ve gündelik sıkıntılarını önemsizleştirecek haz duygusu bulabileceği sanat eserlerini yaratmasını beklediği sanatçıyla kuracağı empati duygusu, bu yüzden oldukça önemlidir.

Sovyetler Birliği, belki de, ülkesinin aydınlarından ve sanatçılarından talepkâr olan okurlara ve izleyicilere sahip tek ülkeydi. Devrimden önce cahil ve kültürsüz yığınlar olarak görülen, şimdi artık Sovyet organlarında yönetmeyi öğrenen bir halk ile sanatçı ve aydınlar arasındaki mesafenin kısalması için her türlü koşul sağlandı. Her şeyden önce, konser salonlarında en son üretilen klasik müzik eserini dinlemenin, iyi bir romanı okumanın, tiyatro salonlarında sık sık bulunmanın, büyük klasiklerin sergilendiği müzelere girmenin, sanatçıyı kendi toplantılarına çağırarak sanat hakkında söyleşiler düzenleyebilmenin bedeli, eskiden olduğu gibi, avuç dolusu ruble değildir artık. Sosyalizm, her şeyden önce, sanat mekanlarını emekçiye açmış, bu mekanlara gidenlerin sınıfsal profilini tamamen değiştirmiş ve sanata ayrılacak zamanı bir lüks olmaktan çıkarmıştır.

Seyirci talebindeki değişim, izleyici katılımındaki artış, eleştiri bilinci gelişkin bir kitle için sanat üretiyor olmak, sanatçıları da etkiledi. İzleyiciyi edilgen bir konumdan çıkaran süreç, sanatçıların bilincini ve pratiğini de dönüştürdü. Geçmişteki, çağdaşları tarafından anlaşılmayan, bu yüzden değerlerinin anlaşılacağı bilinmez bir gelecek için ve hayali bir seyirciye üreten sanatçının yazgısı kırıldı ve Sovyet Devrimi, sanatçıya, yaşadığı koşullarda eserinin değer göreceği bir dünyanın mümkün olabileceğini gösterdi.Yaşayabilmesi için eserlerinin piyasa tarafından takdir edilmesi gereken, bu yüzden özgür yaratma olanağı elinden alınmış sanatçı, ilk kez gerçek yaratım özgürlüğüne kavuşmuş oldu.

Ancak bu özgürlük, burjuvazinin Sovyetler Birliği’ni şiddetle eleştirdiği üzere, artık köhnemiş bir düzenin moral değerlerini yeniden üretme özgürlüğünü içermiyordu. Okura ve izleyiciye, böyle bir düzenin işine yarayacak biçimde karamsarlık, kötümserlik, yapma ve yaratma konusunda isteksizlik, ölüm beklentisi, uyuşukluk ve yorgunluk, yaşadığı dünyaya ilgisizlik ve kayıtsızlık, güçsüzlük ve beceriksizlik gibi duyguları aşılayan sanat eserine ve bu moral değerlerin şekillendirdiği insan tipini öven sanatçıya karşı, Sovyet halkının ciddi bir öfkesi vardı. Yıkıp yeniden inşa ettiği dünyada cesaretle ayakta durabilmesi için, kendisini eski kölelik günlerindeki duygulara geri döndürecek sanat eserleriyle ve sanatçılarla hesaplaşması gerekiyordu tekrar tekrar. Sovyet devleti, emekçilere bu ideolojik hesaplaşmanın olanaklarını fazlasıyla sağladı.

Kapitalist ülkelerde de oldukça yankı yaratan sanat, felsefe ve bilim toplantıları, kültür üreticilerinin, kitlelerin talepleriyle buluşmalarına vesile oluyordu. Aslında bu talepler, 1935’ten 40’lı yılların sonlarına kadar yoğunluğu değişen düzeylerde, değişik vesilelerle dile getirildi. Kültür ve sanat sorunları, en küçük sovyetten başlayarak, ulusal gazete ve dergilere taşınmış, daha sonra da bütün sanatçı örgütlerinin ve sanatçıların katılımıyla gerçekleşen toplantılarda, bu tartışmaların sonuçları Sovyet hükümeti tarafından formüle edilmiştir. Sanatın, sadece kendisi için, kendine dönük değil, halkın moral değerlerini yükseltmek gibi bir hedefi olması gerektiği, bu toplantıların başlıca sonucuydu. Sovyetler, sanatçılarından, halk için, halkın anlayabileceği tarzda sanat üretmelerini istiyordu.

Biçimler ve sözcükler üzerinde oynamanın sanat sayıldığı, içeriğin ve seyircinin algılayıp algılamamasının hiç önemsenmediği biçimci (formalist) sanat anlayışı mahkum edilmişti. 1948 yılında yapılan müzisyenler toplantısından sonra yayınlanan SBKP Merkez Komitesi Kararı’nda şöyle yazar:

Sovyet müziğindeki formalist eğilim Sovyet bestecilerinin bir kesimi arasında metinsiz enstrümantal senfonik müziğin karmaşık biçimlerine yönelik tek yanlı bir ilgiye yol açtı ve opera, koro müziği, küçük orkestralar için popüler müzik, halk müziği enstrümanları ve vokal topluluklar vb. gibi müzikal olaylara karşı düşmanca bir davranışın üreticisi oldu. Tüm bunlar kaçınılmaz olarak vokal kültürün ve dramaturjik ustalığın temellerinin çökmesine neden oldu; öyle ki, besteciler halk için müzik yapma becerilerini kaybettiler. Bunun kanıtı, yakın zamanda klasik Rus operasıyla karşılaştırılabilecek tek bir Sovyet operasının üretilmemiş olmasıdır.” (Müzik Üzerine Tartışmalar, Derleme, Evrensel Basım Yayın, s. 209)

Sanat eserindeki başarıyı biçimsel bir yetkinlik sorununa indirgemenin, sanıldığı gibi bir verimlilik değil, tersine, sanatçı için üretme sıkıntısına yol açtığını gösteren de, bu toplantılar olmuştur. Sovyet izleyicisi, sanatçıdan elbette iyi bir biçim ve üslup istiyordu, ama bu biçim, halkın kendi geçmişiyle geleceği arasında kurmak istediği kültürel köprüye hizmet edecek bir içeriği güçlendirmeliydi. Sovyet halk kültürü içinde değerli olanları yaşatan, klasik dönem yetkin Rus sanatının itibarını gözeterek, onu aşan bir sanat olacaktı, yeni sanat. Bu sanat, çarlık zamanlarının mistisizmiyle de hesaplaşmalı, fakat o zamanların gerçekçi sanatının devamı olmalıydı.

Sovyetler’deki sanat tartışmaları, Batı basınında işçi sınıfı iktidarının sanata ve sanatçı özgürlüğüne müdahalesi olarak yansıtıldı. Sosyalizmin sanatı propagandaya indirgeyerek, sanatçıyı bir düşüncenin aparatı haline getirdiği iddiası ortaya atıldı ve sık sık işlendi. Bu iddia, Sovyetler Birliği’nde üretilen sanatın yavanlaştığı, devrim öncesi sanatçıların düzeyinde sanatçıların kalmadığı inancını güçlendirmeyi amaçlıyordu. Bütün karalama kampanyalarına karşın, Sovyet eserleri, Avrupa ve ABD’de ilgiyle izlendi. Ambargoları delebilen sahne sanatçılarının gösterileri seyirci kitleleri tarafından dolduruldu. Sovyetler’de de, toplantılarda eleştirilen sanatçıların eserleri burjuvaların umduğu gibi yasaklanmamış, rejimi kötülemeleri için Batıya çağırılan bu sanatçıların ağzından ülkeleri aleyhine tek bir söz çıkmamıştı. Sosyalizmde eleştiri, Batı’da olduğu gibi, sanatı ve sanatçıyı yerin dibine batırarak, bir daha varlık gösteremeyecek biçimde silinmesi anlamına gelmiyor, eleştirilmemek adına, sanatçıyı seçkin eleştirmenler lobisine ve basına dalkavukluk yapmaya zorlayan burjuva prosedürünün tersine, onu ve eserini güçlendirmeye hizmet ediyordu.

Sovyetler Birliği, sanatın gerçek değerinin tanınması, sanatçının itibarının hiçbir dönemde olmadığı kadar artırılması için her türlü olanağı sağlamış; sanatçıyla seyircisinin aynı duygudaşlıkta buluşmasını sağlamış kapitalist ülke aydınlarına da sosyalizmin kültür için neler vaat ettiğini göstermişti. Bunu yaparken de, geleneksel aydın ve sanatçı profilini yerle bir etmişti kuşkusuz. Sosyalizm, kültür emekçileri için de bir aydınlanma süreciydi. Andre Bonnard şöyle yazıyordu:

…Ekim devrimi gerçekten de aydınların bu tipine sert bir darbe indirdi. Manevi hayatın asalak bir örneği olarak yok oluşa mahkum etti. Ruhani eserlerle yaşayan, kendi kişisel zevkini buradan tatmin eden sadece oyun zevki peşindeki bu kısır aydın tipi Ekim Devrimi tarafından mahkum edildi ve imajı silindi. Daha doğrusu devrim fiziki olarak yok etme ihtiyacı duymadan onu silahsızlandırdı ve minder dışına itti, çaresizliğe ya da dağılmaya mecbur bıraktı.” (Şeref Aydın’ın Anısına, 2. Cilt, Hazırlayan C. Sercan, Evrensel Basım Yayın, s. 51)

Sovyetler Birliği’nde geleneksel sanat ve kültür ile girişilen ideolojik mücadelenin yankıları kapitalist ülkelerde de işitiliyordu. 20. yüzyıl, boylu boyunca, kapitalist ülkelerde de, sanat yoluyla sürdürülen ideolojik mücadeleye sahne oldu. Bir yandan, kendisini emekçilerin mücadelesine ve onların kurduğu dünyaya yakın hisseden sanatçılar, bu ülkeden gelen seslere kulaklarını dört açtılar, tartışmaları izlediler, kendi çalışmaları için orada konuşulanlardan esinlendiler. Öte yandan da, burjuvaziler, kendi ülkelerinde ortaya çıkan ve giderek güçlenen bu eğilime kıyasıya bir savaş açtılar.

’30’lu yıllarda, komünist partisinin en güçlü olduğu zamanlarda, ABD’de sanatçılar, büyük oranda komünist partisinin etki alanına dahil olmuşlardı. KP’nin saflarında ve etrafında azımsanmayacak bir sanatçı kitlesi yer alıyordu. SB’ndeki halkçı kültürün diriltilmesi ve sosyalist kültürün inşa çalışmaları, bu sanatçıları oldukça heyecanlandırıyordu. Yanı başlarındaki Meksika’da 1910 yılında gerçekleşen ulusal devrimin yeni alınan kültürel sonuçları da, bu heyecanı besliyordu. Sanatçıların büyük çoğunluğu, aslında bir ulusal geçmişi olmayan ABD’nin halkçı ve ulusal kültürünün ögelerini derlemeye ve bunlarla sentez edilmiş bir yeni kültür oluşturmaya çalıştılar. 1 Mayıs’ın yurdunda, ABD’li sanatçılar, tiyatroyu, müziği ve edebiyatı işçi sınıfı mücadelesi için bir silah olarak görüyorlardı. ABD işçi sınıfı yanlısı sanatçılar arasından, bugün de azımsanmayacak bir dinleyici ve okuyucu kitlesine sahip büyük sanatçılar çıktı.

Sovyetler Birliği’nin kapitalist dünyadaki en büyük rakibi bile, kültür dünyasının SB’nden esinlenilerek şekillendirildiği bir dönem yaşamıştı. Birçok sanatçı, bu ülkenin ulaşılması zor bölgelerine ulaşarak, halk kültürünün bütün örneklerini derlemeye çalıştılar. Emekçilerin öteden beri belleklerinde sakladıkları örnekleri gün yüzüne çıkarmak için çabaladılar. ABD’li siyahlara kültürel yaratımlarında cesaret veren de, yine sosyalizm olmuştur. Onların Harlem Rönesansı diye başlattıkları hareket, sinema emekçilerinin, hem Hollywood ayrıcalıklarına, ücret eşitsizliklerine karşı mücadeleleri, hem de sanat yoluyla ideolojik mücadeleleri, bu ülkenin kültür tarihinin en canlı sayfalarını oluşturur.

Benzer gelişmeler, Avrupa ülkelerinde de yaşandı. FKP’nin aydınlar için çekim merkezi olmaya başladığı Fransa başta olmak üzere, birçok ülkede, SB’nde yeni doğan sanat anlayışı sürekli tartışıldı ve aydınlar, yaşadıkları kapitalist ülkelerde, sosyalist gerçekçi bir sanatın ilkelerini hayata geçirmeye çalıştıkları eserler verdiler. Sovyetler Birliği’nin varlığı koşullarında, sosyalist olmayan hiç kimse aydın statüsüne giremez hale geldi. Sanatçı veya aydın olmanın en önemli kıstası sosyalizm yanlısı olmaktı. Sovyetler Birliği’ndeki kültürel gelişmenin en önemli sonucu, kuşkusuz böyle bir hegemonik etkiye imza atabilmiş olmasında yatıyordu.

Kapitalist ülkelerdeki bu gelişmeler, SB sanatçısına ve halkına da güç verdi. Burjuva ideologlarının Sovyet sanat anlayışına yönelttikleri karalayıcı iftiralara karşı en güçlü savunu, yine bu aydınlar tarafından yapıldı. Böylece, dünya işçi sınıfı, kendi maneviyatını yükseltecek aydınların, sanatçıların desteğine, hem SB’nde hem de başka ülkelerde büyük ölçüde kavuşabilmişti.

*

Bugün, Sovyet iktidarı döneminde kazanılmış ve kolay kolay silinip atılamayan kültürel kalıntıların ortadan kaldırılması konusunda azımsanmayacak bir saldırı yaşanıyor. Küreselleşme iktisadının ve politikalarının başarıya ulaşabilmesi için, işçi sınıfının iktidar olduğu ülkede ve iktidar olamasa da önemli bir toplumsal inisiyatif edindiği ülkelerde, vaktiyle oluşturulmuş bütün kültürel kurumların tasfiyesi konusunda ciddi adımlar atılıyor. Avrupa’da emekçilere sağlanan kültürel destekler, kültürlerin yaşatılabilmesi için verilen yardımlar, devlet bütçeleri için taşınması gereksiz yükler olarak ilan edildi bile. Kültürel üretimi toplumsal dayanışma ağlarına dahil ederek güvenceye almış olan emekçilere, yeniden, kapitalizmin o ilk tahayyülündeki gibi kişiliksiz bireyler olarak davranılmaya, yazgılarını birbirlerine bağladıkları kolektifler parçalanmaya başladı.

Ancak bu dünyadan bir Sovyetler Birliği geçti. Bunun anısı, o süreçte edinilmiş ve hâlâ yaşayan birikimler, artık burjuvazi için, tasavvur ettiği gibi bir dünyanın hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğinin en büyük teminatıdır.

Bir kez kendi kaderini tayin etmeyi ve yazgıya diz çöktürmeyi öğrenmiş insanlığın bunu unutması mümkün müdür?



* Stalin’in aktardığımız sözleri, 1934’te Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden ünlü İngiliz yazar H.G. Wells’le yaptığı söyleşiden alınmadır. Stalin, “bireyselcilik” söczüğünü, Wells’in “Sosyalizm ve bireyselcilik, siyah ve beyaz gibi zıt değil.” görüşünü ileri sürdüğü söyleşide, onun görüşüne karşılık verirken ve ona atıfla tırnak içinde kullanmaktadır.

** “Ülkemize gelen işçi delegasyonlarını; sadece tahrip etmeye değil, aynı zamanda yeni bir şeyi inşa etmeye de yetenekli olduğumuz konusunda kendilerini ikna etmek amacıyla inşa eserimizin her parçacığını özenle gözden geçiren delegasyonlar bizim için önemlidir…Yüksek Ekonomi Konseyi Başkanı Cerjinski yoldaşın Alman işçi delegasyonuna yalnızca bilgi vermekle yetinmeyip, aynı zamanda doğrudan hesap verdiğini gazetelerden okudum. Bu, yaşantımızın özellikle dikkat edilmesi gereken yeni ve özel bir şeydir. Avrupa işçi sınıfının devrimci kesiminin devletimizi kendi öz çocuğu olarak gördüğünü işçi sınıfının merak gidermek için değil bariz bir şekilde burada inşa ettiğimiz her şeyden manen sorumlu hissettiği için bizde ne yapıldığını görmek için delegasyonlarını ülkemize gönderdiğini (biliyoruz.) Bana, ne kadar demokratik olursa olsun, kendisini başka ülkelerden işçilerin denetimine sunmaya cesaret eden bir başka devlet gösterin?” (Stalin, Cilt 7, çeviren İsmail Yarkın, s. 232)

Nuray Sancar

TEILEN