Sovyet Hukuku

HUKUK MESELESİ

-Hakkım hukukum var benim!
Diye diretiyordu adamcağız
Yaklaşıp sordu B:
-Mülkünüz ne kadar beyim? *

Ülkemizde Marksizm-Leninizmin temel teorik eserlerinin önemli bir kısmı Türkçe olarak yayınlanmışken; sosyalizm deneyi ve SSCB’deki kırk yıllık sosyalizm uygulaması hakkında Türkçe kaynak sayısı yok denecek kadar sınırlıdır.
Türkiyeli ilericiler ve hatta Marksistler, SSCB’deki sistem ve sosyalizm uygulaması hakkında daha çok sosyalizm düşmanlarınca yazılmış kitap ve diğer kaynaklardan bilgi sahibi olmuşlardır. Hatta, böyle bir bilgilenme sonucu, pek çok devrimci, sosyalizm aleyhine anlatılan uygulama ile ilgili hikayeleri, sosyalizmin pratiği gibi benimsemiş ve savunagelmiştir.
Sosyalist ülkelerde ve özel olarak SSCB’de hukuk pratiği ise, diğer alanlardan daha az bilinen bir alandır. SSCB’de hukuk denince ilk akla gelen, rejim muhaliflerinin “göstermelik” yargılanmaları ve “Gulag Takımadaları” olabilmektedir. Ama, burjuvazinin bu alçakça propagandası, bu propagandaya inanmaya dünden hazır kişiler dışında, sosyalistleri tatmin etmez. Gerçek sosyalistler, işçi sınıfı devrimcileri ise, “yüz milyonlarca insanın yaşadığı sosyalist ülkelerde, yıllarca, toplumsal ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarının neler olduğu”nu iyi bilirler.
*
Henüz proletarya bir devrim ile iktidarı ele geçirmeden ve proletarya diktatörlüğünü kurmadan, bu diktatörlüğün hukukunu yaratmak mümkün değildir.
Dolayısıyla başta Marks, Engels ve Lenin olmak üzere Marksistler, “sosyalizm kurulduktan sonra nasıl bir hukuk sistemi kurulmalıdır” gibi bir soruyu tartışmaya gerek duymamışlar, proletarya diktatörlüğü koşullarında, üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı bir sistemde, buna uygun bir hukuk sisteminin kurulacağını yinelemekle yetinmişlerdir. Bu nedenle, bugün burjuva hukuk ile sosyalist hukuku karşılaştırmak için, genel ilkelerin ötesinde, sosyalist ülkelerdeki hukuk uygulamaları ile mevcut burjuva hukuk sistemlerini karşılaştırmaktan başka bir yol yoktur.

HUKUK BİR ÜST YAPI KURUMUDUR
İnsanların maddi yaşamlarını, toplumsal ilişkilerini belirleyen, onların bilinçleri olmayıp, tam tersine, insanların bilinçlerini şartlandırıp belirleyen, onların maddi yaşamlarıdır, toplumsal ilişkileridir. İnsanlar, içinde yaşadıkları maddi çevreye, toplumsal üretim modeline, ekonomik alt yapıya denk düşen bir biçimde düşünürler. Marksizmin çok bilinen temel tezlerinden biri olan yukarıdaki yaklaşımdan çıkarak kestirebileceğimiz gibi, üst yapı kurumları, kendiliğinden, tek başlarına toplumsal sistemi belirleyemez. Marks, Engels çağdaşları ile giriştikleri tartışmaların çoğunda yukarıdaki tezi çeşitli örneklerle tartışarak, ahlak üzerine, ebedi adalet ve hukuk üzerine toplumsal kurtuluş projeleri ortaya atan düşünürleri yanıtlamışlardır.
Hukuk kurumunun oluşmasını Engels aşağıdaki gibi anlatıyor:
“Toplumun gelişmesinin çok ilkel, belirli bir aşamasında herkesin ortak üretim ve değişim koşullarına bağlı kılınmasını sağlamak ve ürünlerin, her gün yinelenen üretim, dağıtım ve değişim işlemlerini ortak bir kural altında toplamak gereği duyulmuştur. Başlangıçta adet olan bu kural kısa zamanda yasa haline gelmektedir. Yasa ile birlikte, onun korunmasıyla yükümlü organlar –kamu yetkesi, devlet– zorunlu olarak doğar. Daha ileri toplumsal gelişme ile, bu yasalar oldukça geniş kapsamlı bir yasal sistem haline dönüşmektedir. Bu yasal sistem daha karışık hale geldikçe, ifade biçimi, toplumun olağan ekonomik yaşam koşullarının dile getirildiği ifade biçiminden uzaklaşmaktadır. O, varlık nedenini ve daha ileri evriminin gerçekleşmesini ekonomik ilişkilerden değil, ama kendi iç dayanaklarından, ya da isterseniz ‘irade kavramı’ndan alan bağımsız bir unsur gibi görünmektedir. İnsanlar kendilerinin hayvanlar dünyasından geldiklerini unuttukları gibi, haklarının kendi ekonomik yaşam koşullarından geldiğini de unutmaktadır. Yasal sistemin karışık, geniş kapsamlı bir bütün haline gelişmesiyle, yeni bir toplumsal işbölümü zorunlu hale gelir; bir profesyonel hukukçular örgütü gelişir ve bunlarla hukuk bilimi oluşmaya başlar. Bu bilim, daha sonraki gelişiminde, çeşitli halkların ve çeşitli zamanların yasal sistemlerini, belli ekonomik ilişkilerin bir yansıması olarak değil, ama varlık nedenlerini bizzat kendilerinde bulan sistemler olarak kıyaslar. Kıyaslama, ortak noktalar varsaymakta, ve bunlar, bütün bu yasal sistemlerde aşağı yukarı ortak olan şeyleri toplayan ve bunu doğal hak olarak adlandıran hukukçular tarafından bulunmaktadır. Ve neyin doğal hak olup, neyin olmadığını ölçmek için kullanılan birim, bizzat hakkın en soyut ifadesi olan, adalettir. Dolayısıyla, bundan böyle, hakkın gelişmesi, hukukçular için ve her konuda onların sözüne güvenenler için, insan koşullarını, yasal terimlerle ifade edildiği sürece, adaleti, sonsuz adalet idealine daha da yaklaştırma çabasından başka bir şey değildir. Ve her zaman için bu adalet, bazen tutucu, bazen devrimci açıdan, mevcut ekonomik ilişkilerin ideolojileştirilmiş, yüceltilmiş ifadesinden başka bir şey olmamıştır. Yunan ve Romalıların adaleti, köleliği haklı sayıyordu; 1789 burjuvasının adaleti, feodalizmin haksız olduğu gerekçesiyle ortadan kaldırılmasını talep ediyordu. Prusyalı junker (toprak sahibi) için bölgelerin örgütlenmesi bile (toprak reformu) ne kadar acınası olursa olsun, sonsuz adaletin çiğnenmesidir. Dolayısıyla, sonsuz adalet kavramı, yalnızca zaman ve yere göre değil, ilgili kişiye göre de değişmekte, ve Mülberger’in doğru olarak ‘herkes farklı bir şey anlıyor’ dediği şeyler arasına girmektedir.”(1)
Örneğin, bugün, AB’ne girmek isteyen ülkelere dayatılan AB müktesebatı ve AB Anayasası’nda billurlaşan hukuk sistemi; Avrupalı tekellerin ihtiyaçlarını karşılamaktadır. İşçi sınıfının yüz yıllık mücadelesi ve hemen yanı başında devasa bir işçi devletinin, SSCB’nin varlığı, Avrupa’ya “sosyal devlet”i ve onun hukuk sistemini dayatmış; sosyalizmin geçici yenilgisi ve SSCB’nin dağılmasından sonra, “sosyal devlet”in bütün kurumları AB mevzuatından ayıklanmaya başlanmıştır. İşgünü süreleriyle emeklilik süresinin uzatılması, işsizlik parası ve sosyal yardım paralarının düşürülmesi, eğitim ve sağlığın giderek paralı hale getirilmesi, yukarıdaki siyasi ve ekonomik gelişmelerle açıklanamaz ise, nasıl açıklanabilir? Saf hukuk ve adalet savunucularına inanırsak, toplumlar özgürlük ve adalette daima ileriye gitmelidir; oysa, tarihte bu alanlarda yaşanan çok sayıda ileri ve geri gidiş-gelişlerin yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden elli yıl sonra hazırlanan AB Anayasası’nın, Sözleşme’den, özgürlükler açısından daha ileri olmaması, güncel örneklerden biridir. 11 Eylül olayından sonra, başta ABD ve Avrupa olmak üzere, tüm burjuva sistemlerde özgürlükleri kısıtlayıcı düzenlemelere gidilmesi de, Engels’in sözlerini günümüzde doğrulamaktadır.
Marks ve Engels pek çok eserlerinde hukuk ve dinin bir üst yapı kurumu olduğunu vurgulamışlardır. Örneğin, Komünist Manifesto’da:
“İnsanların tasarımlarının, görüşlerinin ve kavramlarının, sözün özü, onların bilinçlerinin, kendi toplumsal yaşam ilişkileriyle, toplumsal varlıklarıyla birlikte değiştiğini kavramak için çok derin bir sezgiye gerek var mıdır?
“Düşünce tarihi, düşünsel üretimin maddi üretim değiştikçe başkalaştığı olgusu dışında neyi kanıtlar? Her çağın egemen düşüncesi, o çağın egemen sınıfının düşüncesi değil de nedir?
“İnsanlar, toplumda devrimci atılımlara yol açan düşüncelerden söz ettiklerinde salt şu gerçekliği dile getirirler: Eski toplumun bağrında yeni toplumun tomurcukları oluşturulmuş, eski toplumsal yaşam ilişkilerinin çözülüp dağılması ile birlikte, eski düşünceler de etkinliklerini yitirmişlerdir.
“Eski dünya son demlerini yaşarken, eski dinler de Hıristiyanlık tarafından alt ediliyordu. On sekizinci yüzyılda, bu kez de Hıristiyanlık düşünceleri akılcı düşünceler tarafından alt edildiğinde, feodal toplum, o dönemde devrimci nitelik taşıyan burjuvazi karşısında bir ölüm kalım savaşı vermekteydi. Vicdan ve din özgürlüğüne ilişkin düşünceler de, aslında salt serbest rekabetin düşünce alanındaki görüntülerinden ibarettir.”(2)

“Düşünceleriniz, görüşleriniz, burjuva üretim ve mülkiyet ilişkilerinin ürünleridir. Tıpkı hukukunuzun kendi sınıfınızın yasa katına çıkarılmış bir iradesi oluşu gibi. Bu öyle bir iradedir ki, içeriği de, yine kendi sınıfınızın maddi, ekonomik yaşam koşullarınca saptanır.”3
Mevcut hukuk sisteminin burjuvazinin çıkarlarına göre şekillenmesinin en gözalıcı örnekleri, özellikle uluslararası hukuk alanından verilebilir. Örneğin, Birleşmiş Milletler Örgütü kurallarına ya da uluslararası hukuka göre, devletlerin birbirlerine karşı güç kullanması yasaktır. Bir devlet başka bir devletin ülkesini işgal edemez. Ama, Birleşmiş Milletler Örgütü kurulduğundan bu yana yüzlerce işgal ve güç kullanma yaşamıştır dünya. ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgali yasalara uygun görülür ya da uydurulur, ama, Suriye’nin Lübnan’da asker bulundurması BM kurallarının ağır ihlalidir!
İnsan hakları alanında da, burjuvazi, hukuk alanında uygulamada hem çifte standartlı davranmış, hem de insan hakları hukukunu işine geldiği gibi uygulamıştır. Fransız, İngiliz ve Amerikan devrimleri sırasında burjuvazinin bayrağına yazılmış haklar sömürge halklarına uygulanmamıştır. Tıpkı şimdi ABD’de yürürlükte olan gözaltı, tutuklama, adil yargılama vb. yasal düzenlemelerle ABD vatandaşlarına uygulanan hakların Guantama’da, hatta ülke içinde yabancılara uygulanmaması gibi.
Yine, İnsan Hakları beyannamesi’nde yazılı olan ve yazılmasında SSCB’nin de büyük katkısı ve etkisi bulunan haklar, uygulamada sık sık yok sayılmışlardır. İnsan Hakları beyannamesini imzalayan devletler (örneğin Türkiye, Şili, Arjantin, Yunanistan vb.), darbeler döneminde beyannamedeki hakları askıya aldıklarını ilan edebilmişlerdir. Ya da 11 Eylül sonrası ABD ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde hak ve özgürlüklerde kısıtlamaya gidilmiştir.
Marx, Alman İdeolojisi’nde ise, bir yabancılaşma kurumu olarak hukuku ve profesyonel hukukçuluğu şöyle anlatır:
“Toplumdaki işbölümü çerçevesinde, toplumsal üretim ilişkileri bireylere karşı özerk bir güç kazanırlar. Bu arada, söz konusu ilişkilerin bireylerce büyülü güçler olarak görülmesi, bu güçlerin yansıttıkları gerçek ve somut ilişkilerin bağımsızlaştırılmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bunun yanı sıra, söz konusu soyut güçler, olağan bilinçte özel bir yürürlük de kazanırlar. Bu işi kotaran da politikacılar ve hukukçular olur. Onlar, işbölümü dolayısıyla bu kavramların bilinmezliğine, gizemine muhtaçtırlar. Ve onlar, bütün mülkiyet ilişkilerinin gerçek temelini hep bu kavramlarda görürler. Yoksa üretim ilişkilerinde değil.”(4)
Hukukun halk tarafından kolayca anlaşılamayan özel literatürü, karmakarışık ve bir hukukçunun yardımı olmadan içinden çıkılması güç usul işlemleri, burjuvazi için gereklidir. Halka yabancı, halkın üstünde, gizemli, ulvi yasalar ve törensel yargılamalar, halkın bu sisteme boyun eğmesine yardımcı olmaktadır. Avrupa’da ve pek çok ülkede krallıklar sona ermiş, yönetici sınıflar yöneticilere özgü kıyafetlerini terk etmiş ve güya görünüş olarak halk ile yöneticiler aynılaşmışken; yargıçların, avukatların hâlâ özel kıyafetler giymesi, cüppeler, peruklar, dik yakalar, yaldızlı işaretler takınması bunun içindir.
Burjuva toplumlarında hukuk kurumunun devasa boyutu, hukuk fakülteleri, binlerce kütüphaneyi dolduran hukuk kitapları düşünüldüğünde, Marks’ın yukarıdaki sözlerinin önemi daha iyi anlaşılmaktadır.
Belirtildiği gibi; Marksistler ise, sosyalist toplumdaki hukuka ait öngörülerini, sosyalist toplumun üretim ilişkileri ile bağlantılı olarak dile getirirler. Özel mülkiyetin olmadığı sosyalist toplumda ahlak ve ahlaki değer yargılarının –kuşkusuz buradan hukukun da– nasıl farklılaşacağını, ahlak ve hukukun göreceliğini Engels aşağıdaki gibi örneklemiştir:
“Çağdaş toplumun, feodal soyluluk, burjuvazi ve proletaryadan oluşan üç sınıfından her birinin kendine özgü bir ahlak anlayışına sahip bulunduğu olgusundan şu sonuç çıkar: İnsanlar, bilinçli ya da bilinçsiz yoldan, ahlak anlayışlarını, son toplamda, sınıfsal konumlarının kaynaklandığı pratik ilişkilerden, eş değişle, üzerinde üretim ve değiş tokuşta bulundukları ekonomik ilişkilerden türetirler.
“Taşınır mallar üzerinde özel mülkiyetin gelişmesinden başlayarak, bu mülkiyetin hüküm sürdüğü toplumların tümünde ‘hırsızlık etmeyeceksin’ yolunda bir ortak ahlak buyruğunun yürürlüğü gerekiyordu. Ama bu olgu, asla, sözü geçen buyruğun ölümsüz bir ahlak buyruğu oluşturduğu anlamına gelmez. Nitekim, hırsızlığa itici güdülerin ortadan kaldırıldığı, bu nedenle de hırsızlık suçlarının ancak ruh hastaları tarafından işlendiği bir toplumda, ‘hırsızlık etmeyeceksin’ yollu bir ölümsüz buyruğu pür ciddiyet ilan etmek isteyen bir ahlak vaizine kim bilir ne kadar gülünür.”(5)
Hırsızlık, gasp gibi ekonomik suçların, işsizlik sorununu çözmüş, herkese konut, iş, parasız sağlık ve parasız eğitim hizmeti veren sosyalist toplumlarda hemen yok denecek kadar azalmasının* yanı sıra; günümüzde, hukukun en karmaşık dalı olan ve sonsuza kadar daha da karmaşıklaşarak süreceği sanılan ticaret hukuku, bankacılık hukuku, borçlar hukuku, miras hukuku, kira hukuku vb. pek çok hukuksal alanın ve bu alanlarda görev yapan mahkemelerin, tapu kadastro dairelerinin, emlakçıların sosyalist toplumda giderek ortadan kalkacağını, bugün pek çoğumuz hayal etmekte bile zorlanıyoruz.
Ama, bankacılık ve ticaretin devlet eliyle yürütüldüğü, emlak alım satımının sona erdiği ve yerel yönetimlerin herkese bir konut bulmak zorunda olduğu, ticaretin kolhoz ve solhoz köylülerinin bahçelerine ektiği kısıtlı sayıda sebze ve süt gibi basit malların satışı ile sınırlı kaldığı, miras hakkının belirli bir geçiş dönemi için ve kısıtlı olarak tanındığı SSCB’de bu kurumlar ortadan kalkmış ya da çok basit bir-iki işlemle sınırlı çerçevede çalışarak ortadan kalkmaya doğru ilerlemiştir.
Ve Marksistler, zor ile birlikte, hukukun devlet kurumu içindeki rolüne özel bir vurgu yapmışlardır.
“Bireylerin, asla kendi iradelerine bağlı olmayan maddi yaşamları, birbirlerini karşılıklı olarak etkileyen üretim biçimleri ve alış-veriş biçimleri, devletin gerçek temelidir ve bireylerin iradesinden tüm bağımsız olarak, işbölümü ile özel mülkiyet gerekliliğini sürdürdükçe, her basamakta da böyle kalır. Bu fiili ilişkiler asla devlet iktidarınca yaratılmış değildir. Tersine, devlet iktidarını yaratan, bu ilişkilerdir. Ve işte bu ilişkiler çerçevesinde topluma egemen olan bireyler, iktidarlarını devlet kılığında billurlaştırmak zorundadır. Fakat onlar, ayrıca, bu belirli ilişkilerce şartlandırılıp belirlenmiş iradelerini de, devlet iradesi diye, yasa olarak, genel bir biçimde açığa vurmalıdırlar. Bu öyle bir açığa vurmadır ki, içeriği, özel hukukun ve ceza hukukunun da apaçık kanıtladığı gibi, her zaman, söz konusu egemen sınıfın kendi ilişkilerince belirlenir.”(6)
Lenin Devlet ve İhtilal isimli kitabında; devlet, hukuk ve demokrasi konularında Marksizmin temel tezlerini özetlemiş ve 1917 Ekim Devrimi’nden sonra kurulan proletarya diktatörlüğünün özü ve biçiminin teorik temellerini atmıştır.
“Üretim araçları, daha şimdiden, artık bireylerin özel mülkiyetinde değildir. Tüm toplumun malıdır. Toplumsal bakımdan gerekli çalışmanın belirli bir parçasını tamamlayan her toplum üyesi, toplumdan, sağladığı çalışmanın niceliğini gösteren bir bono alır. Bu bono ile, kamusal tüketim nesneleri mağazalarından, çalışmasına denk düşen bir nicelikte ürün alma hakkını elde eder. Sonuç olarak, toplumsal fona ödenen çalışma tutarı çıktıktan sonra, her işçi, toplumdan, ona vermiş olduğu kadarını alır.
“‘Eşitlik’in egemenliği denebilir buna.
“Ama (çoğunlukla sosyalizm denilen ve Marx’ın komünizmin birinci evresi adını verdiği) bu toplumsal düzenden söz eden Lassalle, bu düzende ‘hakkaniyetli bölüşüm’, ‘eşit emek ürünü üzerinde herkesin eşit hakkı’ olduğunu söylerken yanılır ve Marx bu yanılmanın nedenini açıklar.
“Marx, ‘eşit hak’ der; gerçekten, burada eşit hak vardır; ama burada söz konusu olan şey, henüz ‘burjuva hukuku’dur. Her hukuk gibi, eşitsizliği öngerektiren burjuva hukuku. Her hukuk, farklı insanlara, tek bir kuralın uygulanmasına dayanır. Bundan ötürü, eşit hak, aslında eşitliğe bir saldırı, bir adaletsizlik demektir. Gerçekte, herkes toplumsal üründen, kendisi tarafından sağlanan toplumsal çalışmanın eşit bir parçası için (yukarıda belirtilen çıkarmalarla) eşit bir pay alır.
“Oysa, bireyler birbirine eşit değildir: biri daha güçlü, öteki daha güçsüzdür; biri evli, öteki değildir; birinin çocuğu çok, ötekinin azdır vb…
“…‘Emek eşitliğinde ve dolayısıyla toplumsal tüketim fonuna katılma eşitliğinde, demek ki, biri gerçekte ötekinden çok alır, biri ötekinden daha zengindir vb.’.. Bütün bu sakıncalardan kaçınmak için, ‘hakkın eşit değil, eşitsiz olması gerekirdi’ diye bağlar Marx.
“Öyleyse komünizmin ilk evresi, adalet ve eşitliği gerçekleştirmez; zenginlik bakımından insanlar arasındaki farklılıklar, hem de haksız farklılıklar sürecektir; ama insanın insan tarafından sömürülmesi de olanaksız olacaktır, çünkü üretim araçları, yani fabrikalar, makineler, toprak vb. üzerinde özel mülkiyet olarak, egemenlik kurulamayacaktır….
“Marx, yalnızca insanlar arasındaki kaçınılmaz eşitsizliği değil, üretim araçlarının tüm toplumun ortak mülkü haline dönüşümünün (sözcüğün alışılmış anlamında ‘sosyalizm’in) tek başına bölüşümdeki kusurları, ve, ürünler ‘emeğe göre’ dağıtıldığına göre, egemen olmakta devam eden ‘burjuva hukuku’nun eşitsizliğini ortadan kaldırmayacağı gerçeğini de, sıkı sıkıya hesaba katar.
“…‘Ama, diye sürdürür Marx, bu kusurlar, uzun ve sancılı bir doğum döneminden sonra, kapitalist toplumdan henüz çıkmış bulunduğu biçimiyle, komünist toplumun birinci evresinde kaçınılmaz şeylerdir. Hukuk, ekonomik durum ve ona karşılık düşen uygarlık derecesinden hiçbir zaman daha yüksek olamaz…
“Demek ki, komünist toplumun (genellikle sosyalizm adı verilen) birinci evresinde, ‘burjuva hukuku’ tamamen değil, ancak kısmen, ancak ekonomik devrimin yapılmış bulunduğu ölçüde, yani ancak üretim araçlarıyla ilgili olarak yürürlükten kaldırılmıştır. ‘Burjuva hukuku’, bireylerin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetini tanıyordu. Sosyalizm üretim araçlarını ortaklaşa bir mülkiyet haline getirir. İşte bu ölçüde, ama ancak bu ölçüde ‘burjuva hukuku’ yürürlükten kaldırılmış olur.
“Ama bunun dışında, ürünlerin bölüşümü ve çalışmanın toplum üyeleri arasındaki dağılımının düzenleyicisi olmak bakımından (burjuva hukuku) yürürlükte kalır.”(6)
Burjuva hukuku, sosyalizmde –komünizmin ikinci evresine kadar– yaşamını sürdürür.

SSCB’DE HUKUK
Ekim Devrimi’nden sonra, SSCB’de, yukarıda aktardığımız tezler doğrultusunda bir devlet ve hukuk sistemi inşa edilmiştir.
Devrimden sonra, Lenin, yasama ve yürütme organları arasında, devrimci rejimin birliğini ve yeteneğini tehdit eden herhangi bir ayrılığı reddetmiştir. Tüm iktidar yetkesinin, yasama ve yürütmenin soydan gelmelikle ve keyfi olarak tek elde toplandığı feodalizmden burjuva devletine geçişte ortaya çıkan (burjuva iktidarı pekiştikten sonra, ayrı gibi görünen kurumların hepsi de, burjuvazinin iktidarı için tek bir kurum gibi çalışmaya başlamıştır) kuvvetler ayrılığı ilkesine uygun kurumlar; yasama (meclis), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet ve idare); SSCB’de, tamamen teknik görevlerin yerine getirilmesi için ayrı olarak örgütlenmiştir.
Ekim Devrimi’nden sonra, sosyalist hukukun iki ana dalı olarak Aile Hukuku ve İş Hukuku kabul edildi. Ceza hukuku, ekonomik koşulların değişmesiyle suç işlemenin azalacağı ve ceza yaptırımının da gereksiz kalacağı düşüncesiyle, geçici bir alan olarak ele alındı.
Aile hukuku konusunda 1918, 1922 ve 1926 yıllarında yasal düzenlemelere gidildi. Evlenme, kilisenin denetiminden çıkarıldı. Kadın ve erkeğin iradesinin evlilik için yeterli olduğu düzenlemeler getirildi. Her iki taraf boşanmak istediği zaman, son derece basit bir yargısal işlemle boşanma gerçekleşiyordu. Taraflardan biri boşanmak istemez ise, dava açılıyordu.
Evlenen çiftler, ister kadının, isterse erkeğin ya da her iki tarafın kabul ettiği ortak bir soyadını alabiliyordu. Evlilik içi ve evlilik dışı çocuklar arasında tam eşitlik sağlanmıştı.
SSCB’de aile hukuku alanında kadınların lehine getirilen düzenlemelere, bırakalım o günleri, hâlâ, bugün de burjuva hukukunda ulaşılamamıştır. Bugün, ülkemizde yeniden düzenlenen aile hukuku alanında kadınların yükselen itirazları, seksen sene önce, SSCB’de karşılanmıştı.
1918 yılında yürürlüğe giren iş yasasında ise, çalışma süresi, tatil süreleri, asgari ücretler, sendikal ilkeler vb. tespit edildi. Bu yıllarda çalışmanın bir hak olduğu kabul ediliyor, devlet herkese mutlaka bir iş buluyor, devrimin ilk yıllarında iş bulunamadığı koşullarda , İşsizlik Yardımı Dairesi işsiz emekçiye belirli bir ücret ödüyordu.
Ceza hukuku alanında, ilk anda, halk tarafından seçilen yargıçlardan oluşan mahkemeler kuruldu, ayrıca karşı devrimcileri yargılamak için devrim mahkemeleri oluşturuldu.
Mahkemeler “davanın durumuna ve ihtilalci bilince” göre karar veriyorlardı. Ceza yasasında yer alan suçlar listesine; kamu düzenini rahatsız etme, hırsızlık ve karaborsacılık vb. suçları eklendi. 18 yaşından küçüklerle ilgili ceza hükümlerinin kaldırılması, karşıdevrimci propagandayı engellemek için, içinde gazetecilerin yer aldığı mahkemeler kurulması gibi uygulamalar gündeme geldi.
Ceza mahkemelerinin verdiği kararlara karşı temyiz mahkemelerine itiraz edilebiliyordu. Temyiz mahkemesi çeşitli konularda içtihat oluşturuyor, bazen de dosyayı yasama organına gönderip, bu organın dava konusunda bir yasal düzenleme yapmasını istiyordu. Bu şekilde ceza hukuku alanında bir kodifikasyona gidildi.
Yargıçlar, medeni haklardan yoksun olmayan (yani kapitalist ve soylu sınıfların üyesi olmayan) işçi hareketi içindeki organizatörler ve hukuk alanı veya her iki alanda tecrübeliler içinden seçiliyordu. Seçilen yargıçlar, daha çok profesyonel devrimciler ve işçi sendikalarının yöneticileri ve meslekten hukukçular içinden oluyordu. 1918 Eylülü’ne kadar ceza hukuku alanında 40 usul yasası, 69 ceza yasası yürürlükteydi. Bunların dışında, yargıçlar, yasal boşlukları kararları ile dolduruyordu.
Sovyet hukukunda, daha ilk günden, uygulamada biçimsel yaklaşımlar reddedilmiştir. Bir kişinin biçimsel bir takım kurallar nedeniyle aklanması ya da mahkum edilmesine izin verilmemiştir. Savcılık kurumu da daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır.
Sovyetlerin ilk döneminde siyasi olmayan suçlarda daha yumuşak davranıldı. İlk yargılamaların toplamının yüzde 35’i hapis (ki, bunların beşte dördü iyi hal uygulamasına tabi tutulmuştu), yüzde 8’i sosyal hizmetlerde çalışma, yüzde 4’ü para cezası, yüzde 10’u uyarma, kınama vb. cezalar ve geri kalanı beraat idi. Hapis cezalarının dörtte üçü hırsızlık vb., dörtte biri ise karaborsacılık suçlarına verilmişti.
1919 ve 1922 yılında yapılan düzenlemelerde “Ceza, gereğine uygun olarak ve suçluya gereğinden fazla eziyet vermeyecek ve haysiyetini kırmayacak şekilde sınırlanmalıdır.” ilkesi getirildi. Sovyet ceza hukukunda, “sınıflı toplumlarda suçun kaynağı suçlunun kişiliğinde değil, fakat toplumun sosyal yapısında bulunur” anlayışı ile hareket edildi. Ücretinin bir kısmını ceza olarak ödeme, akşam derslerine devam etme, bir sosyal hizmette çalışma, bir kamu hizmetinde çalışmanın yasaklanması, bir meslekten atma vb. türü cezalar uygulandı.
1917 yılında miras hakkı kaldırıldı. Daha sonra, 1918 ve 1922 değişikliklerinde, “kaldırılma” yerine kısıtlama getirildi. Vasiyete izin verilmedi. Ölenin mirasçıları, çalışamayacak durumda iseler, ölenin ev eşyalarını ve 10 bin rubleyi geçmeyen parasını alabiliyorlardı.
Sovyet hukukunun temelleri savaş komünizmi döneminde atıldı. NEP döneminde ise, başta Medeni Yasa olmak üzere, pek çok yasal düzenleme gerçekleştirildi.
***
Sosyalist hukuk, halka daha başarılı ve daha iyi hizmet edebilmek için, halka bağlı ve halka açık bir hukuk yargılamasının varlığını gerektirir.
Bu yargı sisteminde:
– Yargıçlar belirli süreler için halk tarafından seçilirler ve istendiği zaman yine halk tarafından görevden alınabilirler.
– Halk mahkemeleri üyeleri yargısal kararlara serbestçe katılabilirler.
– Hukuk yargılaması biçimsellikten uzaklaştırılmış; sözlülük, basitlik ve yanlış usuli işlemlerin mahkemenin uyarısı ile düzeltilebilmesi gibi demokratik yöntemler benimsenmiştir..
– Avukatlık hizmetleri sosyalleştirilir.
Avukatlık hizmetlerinin sosyalleşmesi şöyledir:
Avukatlar hukuksal yardım bürolarında birleştirilir. Her bir adli bölgede yeterli sayıda avukatı barındıran hukuksal yardım bürosu bulunur ( Devrimin ilk yıllarında hukuki yardım bürosu olarak kurulan yapı, ileriki yıllarda baro olarak anılmıştır). Avukatlar ancak bu büroların üyesi olarak avukatlık yapabilir. Büroya başvuran kişinin başvurusu büro başkanı (sekreteri) tarafından kabul edilir ve bürodan bir avukat görevlendirilir. Vekil eden bürodan istediği avukatı seçme hakkına sahiptir.
Avukatlık hizmeti karşılığında vekalet ücreti hukuksal yardım bürosuna ödenir (ileriki aşamalarda avukatlar ücretlerini devletten almış, bir nevi, ücreti devlet tarafından ödenen avukatların davalara katıldığı zorunlu müdafiilik sistemine geçilmiştir). Büro her avukata devlet tarafından belirlenmiş ücreti öder. Avukat ile müvekkili arasında parasal bir ilişki söz konusu olmaz.
Hukuksal yardım bürolarınca oluşturulmuş bir fondan karşılanmak üzere, her avukata asgari bir ücret garantisi devlet tarafından sağlanmıştır. Yine, avukatlık ücreti ödeyemeyecek bir kişiye de bürodan avukat atanır.
Sosyalist hukuk sisteminde tarafların sahip bulunduğu sosyal haklar şunlardır:
– Biçimsel olmayan, hızlı ve ucuz hukuksal koruma.
– Maddi durumu uygun olmayanlara adli yardım ve birçok uyuşmazlıkta mahkeme giderlerinden muaf tutulma.
– Mahkemelerde kullanılan resmi dilin bilinmemesi halinde her isteyene tercüman sağlanması ve tercüman aracılığıyla davanın yürümesi.
– Yargılama sürecine tarafların aktif katılımının sağlanması, mahkemenin taraflara haklarını savunmada yardımcı olması vs.
Sosyalist hukuk sisteminde yargılama açık (aleni) ve sözlüdür. Sözlülük ilkesi, açıklık ilkesini kuvvetlendiren bir husustur.
Taraflar, yargılama sürecinde, istedikleri zaman yanlışlarını düzeltebilirler. Taraflar yanlış usul işlemi yaptıklarının farkına varmasalar bile, mahkeme yanlış yapan tarafa yanlışını bildirir.
Sosyalist hukukta bir üst mahkemeye müracaat için gerekçe göstermek şart değildir. Karardan memnun olmadığını bildirmek yeterlidir.
Sosyalist hukukta mahkemeler muvazaalı (danışıklı) davalara izin vermez.
Yalan tanıklık, sahte delil vb. gibi yargıyı sakatlayan girişimlere karşı sert yaptırımlar uygulanır.
Sosyalist hukukta mahkemeler objektif gerçekliği araştırır. Yani, tarafların sunduğu delillere bağlı kalmaz. Mahkemeler objektif gerçekliğe ulaşmak için kendiliğinden delil toplama ve diğer işlemleri yapmakla yükümlüdür.
***
SSCB’de otuzlu yıllarda hukuk sistemi oturmuş ve çağının en ileri hukuk sistemi haline gelmiştir. Bu dönemde, Sovyet hukukçuları içinde büyük bir tartışma yaşanmıştır. Stucka, Kursky, Krylenko, Akulov ve Pasukanis gibi isimlerin başını çektiği revizyonist “meta mübadelesi okulu” Engels’in Anti-Duhring’te –komünizmin ikinci evresini kast ederek– üzerinde durduğu, “işçi sınıfı, devlet iktidarını ele geçirir ve ilk elde üretim araçlarını devlet mülkiyetine dönüştürür…İnsanların yönetiminin yerini, şeylerin ve üretim sürecinin yönetimi alır. Devlet, ortadan kaldırılmaz, devlet sönümlenir” saptamasından yola çıkarak, sosyalist devletin ihtiyaçlarına uygun bir hukuk yaratma ve bunun teorisini yapma yerine, hukukunun sönümlenmesi teorisini yapmışlar (8) ve tasfiye edilmişlerdir. Komünist Akademi’de etkili olan bu okul, “kıyas hukuku” sistemini, yani mahkemelerin, bir başka mahkeme kararını esas alarak, herhangi bir yasal düzenlemeye gerek olmadan, karar vermesini savunuyordu. Stalin ve Komünist Parti, dört tarafı düşmanla çevrilmiş ve sürekli saldırıya uğrayan SSCB’de, –belirli mesafeler alınmış olsa da– tamamlanmakta olan sosyalizmin birinci aşamasında henüz devletin sönümlenmekten uzak olduğunu, düşmanları ezecek güçlü bir devlete hâlâ ihtiyaç olduğunu ve böyle bir devlette hukuk sisteminin de olması gerektiğini vurgulamıştır. Ünlü Sovyet hukukçusu Vişinski, sosyalist hukuku, “sosyalist kuruluşun tamamlanışı ve sosyalizmden komünizme tedrici geçiş dönemi sıralarındaki sosyalist hukuk, Emekçiler Devleti tarafından yasalaştırılan, tespit edilen ve sosyalist ilişkileri ve komünist bir toplumun kurulmasını geliştirmek, güçlendirmek ve korumak amacıyla işçi sınıfı tarafından ve Komünist Partisi’nin önderliği altında yönetilen tüm Sovyet halklarının iradesini dile getiren normlar sistemidir.” (9) şeklinde tanımlıyordu.
Sosyalist hukuk tartışmalarının sona ermesi ile, SSCB’nin ünlü 1936 Anayasası’nın hazırlanması ve yürürlüğe girmesi aynı döneme denk geldi.
Bir komisyon tarafından hazırlanan Anayasa taslağı, bütün fabrikalara, işyerlerine, üniversitelere, yazar birliklerine vb. gönderildi. Anayasa taslağı, halk içinde beş buçuk ay yaygın olarak tartışıldı. Değişiklik önerileri, komisyona iletildi ve 1936 yılında kabul edildi.
1936 Sovyet Anayasası, o güne kadar hiçbir anayasada yer almayan hakları yurttaşlarına tanıyor ve bu hakların kullanılması için maddi olanakların yaratılmasını emrediyordu.
Bugün bizim için doğal bir hak imiş gibi görünen, ancak neoliberal saldırganlığın hedefi olarak gaspedilmekte olan yıllık ücretli izin, parasız eğitim ve sağlık hizmeti, yaşlılık aylığı, iş günü saatlerinin kısaltılması vb. pek çok hak, o günlerde kapitalist sistemin hiçbir ülkesinde işçi sınıfına bir hak olarak tanınmamıştı. Bu hakların kapitalist ülkelerde kabulü, 1936 Anayasası’ndan ve SSCB’de hayata geçip kullanılmasından onlarca yıl sonra oldu. Gelişmiş kapitalist ülkeler, kendi işçi sınıflarının bir sosyalist devrime kalkışmaması ve SSCB’yi örnek almaması için, sınıfı mücadelesini yatıştırıp bastırmak üzere bu haklardan bazılarını geçici bir süre için kabul etmek zorunda kaldılar. Şimdi, SSCB’nin yıkılması ve sınıf mücadelesinin geçici bir yenilgiye uğramasının ardından, burjuvazi, bu hakları tekrar birer birer geri alıyor.
1936 SSCB Anayasası’nda; 118. Madde’de, çalışmanın bir hak olduğu belirtilmiştir. Çalışmanın bir hak olması, herkesin devletten bir iş isteyebileceği anlamına gelmektedir. Çalışmanın hak olduğu ilkesi bugüne kadar hiçbir burjuva yasasında yer almamıştır.
119. Madde: Dinlenmeyi bir hak olarak tanırken, işgününü, ağır işlerde 4 saat, diğer işlerde 6 ve 7 saat olarak belirlemiştir. Bu maddeyle, yıllık izin ve bu iznin devlet tarafından yapılmış sosyal tesislerde kullanılabilmesi güvenceye alınmıştır.
120. Madde: Yurttaşların ihtiyarlık, hastalık durumunda ve çalışma yeteneklerini kaybettiklerinde maddi hayatlarını sağlama hakkını tanınmış; sağlık hizmetlerinin ücretsiz olduğunu karar altına almıştır. SSCB’de emeklilik ve sağlık hizmeti, yıllarca sigorta primi ödenerek elde edinilen haklar değildir. Bu haklar herkes için vardır. Bütün Sovyet yurttaşları kaç sene çalıştığına ve nasıl çalıştığına bakılmaksızın, emeklilik hakkından yararlanmaktadır. Aynı şekilde, sağlık hizmetinden yararlanmak için, Sovyet yurttaşı olmak yeterlidir.
121. Madde: SSCB yurttaşlarının öğrenim hakkına sahip olduğunu belirtmiştir. Bu hak genel ve ücretsizdir. Ücretsiz öğrenim hakkına, yüksek okullar da dahil olup, okullarda anadilde öğretim yapılması güvenceye alınmıştır. İşçiler için gece okulları, şimdi bizdeki “açık öğretim”e benzer bir sistemle çalışan işçilerin eğitimi vb., ilk kez SSCB’de uygulanan sistemlerdir. İşçi çocuklarına Devrim’in ilk yıllarında üniversiteye girişte ayrıcalıklar tanınmış, devrimin ilerleyen yıllarında böyle bir uygulamaya gerek kalmamıştır.
122. Madde: Ekonomik, medeni, kültürel, siyasal ve diğer sosyal alanlarda kadına erkek kadar eşit haklar verildiği belirtilmiştir. SSCB’de kadın erkek eşitliği sadece kağıt üzerinde, yasalarda kalan bir hak değildir. Hayatın her alanında gerçekten kadın ve erkek eşit olmuştur. Burjuva devletlerinde kadınların oy kullanma hakkının dahi olmadığı yıllarda, SSCB’de, kadınlar yönetimin her kademesinde görev almıştır.
123. Madde: Çeşitli ulus ve milliyetlerden yurttaşların eşit haklara sahip olduğunu tanıyıp kararlaştırmıştır. Devrim öncesi Rusya tam bir halklar cehennemiyken, SSCB, bütün ulus ve milliyetlerin ulusal haklarını elde ettiği ve kullandığı kardeşlik ülkesi haline gelmiştir. Bütün ulus ve milliyetler kendi okullarında, kendi dillerinde eğitim yapabilmişler, ulusal kültürlerini geliştirmişler ve kendi dillerinde kitap, gazete çıkarabilmişler, radyo yayını yapabilmişlerdir. Mahkemelerde kendi dillerinde yargılama yapılmış, ortak dil ile birlikte ulusal dillerini eşit olarak her alanda kullanmışlardır.
124. Madde: Yurttaşlara vicdan özgürlüğü sağlamak üzere, SSCB’de, kiliseyi devletten ve okulu da kiliseden kesin olarak ayırmıştır. İnanç ve tapınma özgürlüğü gibi, dine karşı propaganda özgürlüğü de bütün yurttaşlara sağlanmıştır.
125. Madde: İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplanma ve gösteri özgürlüğünü güvenceye almıştır. Bu hakların kullanılması için, işçilerin ve kurumlarının emrine basımevleri, kağıt stokları, binalar, gösteri meydanları vb. şartlar sağlanmasını düzenlemiş, böylelikle sözü edilen hakları kağıt-üzeri “haklar” olmaktan kurtarmıştır.
128. Madde: Konut dokunulmazlığını ve haberleşmenin gizliliğini güvenceye almıştır.
Sovyet hukuku,  Sovyet toplumundaki üretici güçler ve üretim ilişkilerinin gelişmesine paralel bir biçimde gelişmiştir. Sovyet hukukunun istikrarlı bir şekilde gelişmesi, iyileşmesi burjuva toplumla sosyalist toplumun farkını da açıkça ortaya koymaktadır. Sovyetlerde hukuk sürekli bir gelişme gösterdi, zira toplum da gelişmekteydi. Kapitalist ülkelerde ise, haklar, bir dönemde şu veya bu nedenle verilmişse(yani alınmışsa), bir sonraki dönemde tasfiyeyle yüzyüze geliyor.
Sovyet hukuku, bu (tarihsel) yönüyle de Marksist hukuk anlayışını doğrulamakla kalmamış, dahası onun eşsiz bir örneğini temsil etmiştir.
Yukarıda çok kısıtlı olarak sunduğumuz uygulamaya ilişkin örnekler Sovyet Hukuku için bir fikir vermesi içindir. Elbette, bu yazıdaki cüz’i örneklerle yetinilmemeli ve Sovyet uygulaması hakkında daha kapsamlı, daha derin bilgiler içeren yazılar, kitaplar yayınlanmalıdır.
Bugünlerde, AB müktesebatı babında hemen hemen bütün yasal sistemimiz değiştirilirken, gerek ceza hukukunda, gerek medeni hukuk ve aile hukuku sisteminde, gerekse haklar manzumesinde 1917 Sovyet Devrimi’nden hemen sonra getirilen sistemin çok gerisinde kaldığımız, Sovyet hukuk sistemine kabaca bir bakışta bile fark edilmektedir. Bu, yalnız Türkiye açısından değil, ama “sosyal devlet” gereksiz masraf kapısı sayılarak tüm “sosyal haklar” yanında biçimsel hukuki hakların da çiğnenmekte ve gaspedilmekte olduğu, her alanda Ortaçağ değerlerine dönüşle genel bir gericileşmenin yaşandığı bütün kapitalist ülkeler açısından geçerlidir.
Belki de bunun için Sovyet hukuku ve sosyalizm uygulamaları konusunda ülkemizde ve diğer kapitalist ülkelerde fazla yayın ve kaynak bulunmamaktadır.

Kamil Tekin Sürek

*İşçi B’nin Hikayeleri, Peter Mailwald, Çeviren Yılmaz Onay, Evrensel Basım Yayın sf. 40

1-    F. Engels, Konut Sorunu, sf. 93-94, Sol Yayınları
2-    Komünist Partisi Manifestosu’ndan aktaran Rona Serozan, Devlet ve Hukuk Üzerine, sf. 28-29, May Yayınları
3-    Age, sf. 31-32
4-    Alman İdeolojisi’nden aktaran Rona Serozan, Agy, sf. 29-30
5-    F.Engels, Anti Dühring’ten aktaran Rona Serozan, Agy, sf. 36-37
6-    Alman İdeolojisi’nden aktaran Rona serozan, Agy, sf. 70
7-    Lenin, Devlet ve İhtilal, sf. 104-106, Bilim ve Sosyalizm Yayınları
8-    “Marksizm ve Hukuk” isimli makaleden, Dr. Onur Karahanoğulları, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi.
9-    Marksizm ve Sovyet Hukuk Teorisi, Prof. Rudolf Schlesinger, Sinan Yayınları

TEILEN