Tek Adam Tek Parti Yönetimi’nin Suriye Politikası

Kara Propaganda ve Gerçekler

Türkiye’nin, Fırat’ın doğusuna bir askerî harekât düzenleyip düzenlemeyeceği tartışması aylardır sürüyordu. Yandaş medyanın gazetecileri ve Cumhur İttifakı’nın sözcüleri böyle bir askeri harekatın gerekçelerini her vesileyle sayıp döküyor, üstelik bu gerekçeleri dünyanın en tartışılmaz gerçekleriymiş gibi slogana dönüştürüp haykırıyorlardı!

Bu askerî harekât 9 Ekim’de başlatıldı.

Fırat’ın doğusuna yönelik, adına da “Barış Pınarı” denilen askeri harekatla, Erdoğan ve hükümetinin Suriye politikası ve bu politikanın yol açtığı sorunlar yeniden siyaset gündeminin en üst sırasına çıktı. Tabii bu konuda yürütülen kara propaganda da zirve yaptı.

Sermaye ve hükümetin yürüttüğü kara propagandanın başlıca dayanaklarına gerçeğin ışığını tuttuğumuzda göreceğimiz şunlardır:

SURİYE NEDEN İÇ SAVAŞA SÜRÜKLENDİ?

Arap halklarının 2011’deki isyanları; şeyhlerin, aşiret reislerinin, emirlerin, kralların, laik görünümlü “sivil” diktatörlerin onlarca yıldır süren zorba rejimlerinin zulmüne, işsizliğe, açlığa, yoksulluğa karşı bir ayaklanmaydı. Bölgede egemenlik peşinde koşan emperyalist güçler gidişata müdahale ederek, ayaklanmayı en yakın işbirlikçilerini iktidara getirmek için kullandılar.

Irak’ta kurulan IŞİD’in Suriye içlerine kadar ilerleyerek, “Irak Şam İslam Devleti” (İŞİD)’i ilan etmesi, Suriye’de onlarca cihadist gurubun kurulmasına alan açtığı gibi Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, İran, Rusya ve ABD ile koalisyon oluşturan batılı emperyalist ülkeler Suriye’nin başına çullandı!

Türkiye;

1-) Müslüman kardeşler (İhvan)’ı kullanarak, siyasi bir dayanak sağlayarak;

2-) Sünni aşiret ve kabilelerin liderlerini bir araya getirip rejime karşı organize ederek;

3-) Cihadist guruplara silah, para, koruma, kollama hizmeti vererek, yetinmeyip, ÖSO örneğinde olduğu gibi, oları eğitip örgütleyerek, yönlendirerek “saha”da güç edinerek;

4-) Esad rejimini ve yerel Kürt güçleri olan PYD ve YPG’yi “katil”, terörist ilan edip Suriye politikasını iki “kırmızı çizgi”* ye

[Dip not: *Erdoğan hükümetlerini Suriye politikasında, iki “kırmızı çizgi” var. Burladan birincisi, Esad rejimini halkın katili, terörist bir yönetim olarak görmek ve bu yönetimle her tür lişkiyi reddetmek. Tersine rejimi yıkmak için uğraşmak. İkincisi isi PYD, YPG ve SDG’yi terörist örgütler olarak görerek olarla ilişki kurmayı reddetme, onları yok etmek için mücadele etmektir.] bağlayarak;

5-) Milyonlarca Suriyeli sığınmacının Türkiye’ye gelmesini teşvik ederek, Suriye iç savaşına müdahale etti.

Türkiye Esad rejiminin kısa sürede yıkılacağını, onun yerine Müslüman Kardeşler ile aşiret ve kabile reisleri tarafından kurulacak olan Sünni-şeriatçı bir rejimin Türkiye’nin himayesinde bir rejim olacağını hesaplıyordu.

Ancak Suriye’de hegemonya peşinde koşan sadece Türkiye değildi. Bir yandan ABD ve batılı emperyalistler öte yandan da Rusya ve İran, iç savaş ve sonrasında kendi himayelerinde bir Suriye için harekete geçtiler.

Rusya ve İran’ın sahada da rejimin yanında yer alıp iç savaşa müdahale etmeleri Suriye’de çıkar peşinde koşan, Türkiye başta olmak üzere diğer güçlerin hesaplarını bozdu ve zaman içinde iç savaşın gidişatını tersine çevirdi!

SURİYE’Yİ BATAKLIĞA ÇEVİREN ASIL NEDEN NEYDİ?

Suriye son 8-9 yılda, bir yanda rejimle öte yandan birbiriyle savaşan onlarca cihadist grup için ve bu grupların arkasındaki güçler arasında bir savaş alanı oldu.

Suriye’nin böyle bir savaş ve terör bataklığına dönüşmesinin arkasındaki gerçek özetle şudur:

Pek çok gücün birbiriyle savaşmaktan diplomatik manevralarına kadar sayısız ilişkisinin birbirinin içine geçtiği “Suriye iç savaşı”, aslında emperyalistlerin Ortadoğu’nun yeniden paylaşım kavgasının Suriye sahasındaki yansımasıdır. Ki, bu emperyalistlerin başında da ABD ve Rusya vardır.

Bu gerçek görülmeden Suriye’de olup bitenleri anlamak olanaklı olmaz, olmuyor da.

Erdoğan ve hükümetleri de bunu bildiği için, Suriye’deki paylaşım masasına oturabilmek için ABD ve Rusya ile arasını iyi tutmak için elinden geleni yaptı. Erdoğan ve AKP propagandası bunu iki emperyalist arasında gidip gelmeyi, Türkiye ve Ortadoğu halklarına “emperyalizme karşı mücadele” olarak propaganda etti.

PASTADAN PAY ALMAK MI, EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELE Mİ?

Erdoğan ve AKP iktidarları en azından 2007’den beri “yeni Osmanlıcı” dış politikaya yönelerek, eski Osmanlı toprakları üstünde hak iddia eden, “yayılmacı” bir dış politikayı benimsemişlerdi. Suriye üstünde egemenlik kurmayı da bu yönelişin somut bir adımı olarak görüyorlardı. Ancak Erdoğan ve ekibi, oyunu kendileri kurmadığı ve bunu kedi başlarına başaramayacağı için de, Rusya ve ABD ile ayrı ayrı yakınlaşarak bunların Suriye politikasıyla uzlaşıp “Suriye pastasından pay alabilecekleri” bir mevziye girmişlerdi.

Oysa anti emperyalist olmak, bölge halklarının barış ve huzur içinde yaşaması için başlıca bu iki büyük hayduda karşı bir mücadele hattına olmaktır. Haydutlarla işbirliği içinde “Suriye pastasından pay almaya çalışmak” değildir.

Fakat Erdoğan ve Hükümeti; cihadist örgütlerle ilişkiye geçmekten bölge gericikleriyle gizli ve açık anlaşmalar yapmaya, en büyük iki emperyalistin bazen biri bazen ötekiyle anlaşarak Suriye topraklarına asker çıkarmaya, yetinmeyip cihadist döküntülerden “ÖSO” oluşturmaya ve bir de bunu “Kuvayı Milliye” veya “Suriye Milli Ordusu” diye pazarlamaya, “Geçici Suriye Hükümeti” kurmaya kadar her yola başvurdu.

Bugün de bu “pay alma” politikasını, “masum”, “meşru” hatta Türkiye’nin ve “halkın çıkarına” tek seçenek olarak göstermeye çalışıyor. Bu yüzden de Türkiye’nin emperyalistlerle birlikte hareket etmesi, AKP ve yandaşları tarafından en yaygın savunulan tutum olarak görülüyor. Gerekçe ise yüz kızartıcı: “Ne yani herkes Suriye pastasından pay alırken biz neden almayalım; enayi miyiz!”

Oysa bu, en hafif benzetmeyle, sade bir vatandaşın haydutlardan pay alarak oların yaptığı soyguna karşı çıkmaması gibidir.

Hele de antiemperyalizmden söz edilirken.

Bu yüzden de “Madem Suriye pastasından herkes pay alıyor biz neden almayalım” demek, emperyalizmle işbirliğini savunmanın daniskasıdır. Hele de emeği ile geçinen işçiler ve emekçiler için bunu savunmak bir züldür.

TÜRKİYE SINIRI BOYUNCA BİR ‘TERÖR DEVLETİ’ Mİ KURULUYORDU?

Öncelikle belirtelim ki, siyasi literatürde “terör devleti” diye bir kavram yoktur. Bunu çağrıştıracak bir kavram olarak “terörist devlet”, “terörist ülke” adlandırması ise ABD’nin Bush yönetimi tarafından Afganistan, Irak, Libya, İran, Küba, Kuzey Kore gibi ABD’ye karşı olduğunu var saydığı ülkeleri adlandırmak için kullanılmıştır. Sonradan da açıkça ve herkes tarafından anlaşılmıştır ki ABD bu adlandırmayı, bu ülkelere yapacağı “açık işgaller” ve “örtülü operasyonlara” dünya kamuoyunda meşruiyet kazandırmak için yapmıştır.

Erdoğan ve hükümeti “terör devleti” ile birlikte “terör koridoru” adlandırmasını da kullanmaktadır.

Burada kasıt, Türkiye sınırı boyunca yaşayan Kürtlerin ve diğer halkların ortak bir yaşam kurma çabalarını mahkûm etmektir.

Özellikle, “terör koridoru” adlandırmasıyla

1          – IŞİD’e karşı mücadele içinde birleşen ve kendileri için de ortak bir yaşam kurmaya çalışırken IŞİD’in Türkiye sınırı boyunca yerleşmesini önleyen,

2          – Yeni Suriye’de kendileri için de “statü” talep ederek haklarının yeni anayasada kayda geçirilmesini isteyen Kürtlerin, Türkmenlerin, Ezidilerin, Süryanilerin, Keldanilerin, Arapların, yani bütün bölge halklarının talepleri lanetlenmek, amaçları karalanmak isteniyor.

Oysa bu bölgeden Türkiye’ye kasıtlı hiçbir saldırı olmamıştır. Tersine bu bölge halkları ve onların örgütleri, IŞİD saldırılarına ve Türkiye’ye sızmasına karşı kalkan olmuşlardır.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Teröristler tarafından kasabalarımıza köylerimize 900 havan mermisi atıldı” derken, bunların bu son operasyon sırasında atıldığını söylemektedir. Ki “sivil” yerleşim yerlerine atılan bombaların IŞİD, ÖSO gibi güçler tarafından atıldığına inanmak için neden daha çoktur.

Ancak soruna daha yakından bakıldığında, Türkiye için asıl sorunun, bu bölgedeki halklar ve örgütlerden gelen saldırılar olmadığı bellidir. Sorun, buradaki halkların IŞİD’e karşı mücadele içinde oluşturdukları birlik ve özgürlük mücadelesinin Türkiye tarafındaki Kürtler, Süryaniler, Araplar, Ezidiler… için de “kötü örnek” olma ihtimalinin bulunmasıdır.

Bu yüzden de Türkiye, sınırlarının ötesindeki, eğer içinde Kütler varsa, her hak mücadelesini kendi birlik-bütünlüğüne karşı bir tehdit olarak görmektedir.

Nitekim geçmişte de Irak Kütlerinin özerklik, federasyon gibi talepleri de Türkiye’nin birlik-bütünlüğüne tehdit olarak görülmüştür. Ama aradan geçen yıllarda Kuzey Irak Kürtleri’nin federasyon olarak örgütlenmesinin Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü için hiçbir sorun yaratmadığı ortaya çıkmıştır. Tersine Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne asıl tehdidin Kürt sorununun demokratik çözümünün yollarını tıkayarak, sorunu “ezerek çözeceğini” sanan hükümetlerin (ve devletin resmi politikası) olduğu açıkça görülmüştür, bugün de her gün yeniden görülmektedir.

Bu nedenle “terör devleti”, “terör koridoru” adlandırmaları tamamen uydurma, halkın kafasını karıştırma amaçlı bir kara propaganda malzemesidir. Ki Suriye iç savaşı boyunca bu bölgeyi Türkiye’nin İŞİD, El Kaide ve öteki cihadist örgütlerin kullanımına açtığı, cihadistlerin elini kolunu sallaya sallaya ülkeye girdiği, yerleştiği, tedavi olduğu, militan devşirdiği de artık herkesin bildiği gerçeklerdendir.

TÜRKİYE’NİN ‘MİLLİ GÜVENLİĞİ’NİN SINRILARI NEREDEN BAŞLAR?

Son yıllarda Türkiye’de devlet ve hükümetlerin Suriye, Irak gibi komşu ülkelere yönelik askeri operasyonlarının en genel geçer gerekçesi, bu ülkelerdeki gelişmelerin “Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit ettiği” iddiasına dayandırılmaktadır.

Bu iddia, “Türkiye’nin milli güvenliğinin sınırları siyasi sınırlarının ötesinde başlar” teziyle meşrulaştırılmak istenmektedir. Ama bu da “milli ve yerli” bir tez değil, “emperyalistlerden aparma” bir tezdir!

1990’larda ABD “teröre karşı savaş” adı altında “terörist ülke” ilan ettiği ülkelere saldırılarına meşruiyet kazandırmak için bu tezi popülarize etmiştir. “Yeni Osmanlıcı” dış politikaya yönelmesinden beri Erdoğan ve AKP hükümetleri de komşu ülkelerin içişlerine müdahale etmek için bu teze sarılmakta, iktidar ve her türden şoven milliyetçi odaklar, yerli yersiz “Türkiye’nin ulusal güvenliğinin sınırlarının ülke sınırlarının ötesinde başladığı”na vurgu yapmaktadırlar.

Nitekim Suriye ve Irak’a asker göndermek için hükümete (şimdi Cumhurbaşkanına) yetki veren tezkere otomatiğe bağlanmış olarak her yıl Meclisin açılmasından hemen sonra gündeme getirilip HDP dışındaki partilerin hamasi nutukları eşliğinde geçirilmektedir.

Nitekim “Barış Pınarı Harekâtı” da bu tezkereye dayandırılmıştır.

Ancak tarih bize gösteriyor ki, ülkelerin ulusal güvenliklerini sağlayan daha çok silahlanma, daha büyük ordu, sınırların ötesine daha çok müdahale değil, kendi içlerinde ve komşu ülkelerdeki (dünya ile) halkların barış ve huzur içinde yaşayacakları politikalar geliştirmekten geçmektedir.

Bu yüzden de bugün Türkiye’nin ulusal güvenliğini savunmanın şartı; sınırların ötesinde tehditler keşfedip onlara karşı operasyonlar düzenlemek değildir. Bunların tam aksine Türkiye’nin ulusal güvenliği;

1          – Ülke içinde etnik, dini, mezhepsel vb. farklılıklara sahip halkların eşit haklar temelindeki, özgür ve “gönüllü birliği”ni sağlayan çözümler geliştirmekten;

2          – Komşu ülke halkları ve ülkelere rejim dayatmamaktan;

3          – Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına saygı göstermekten;

4          – Emperyalistlerin bölge gericiliklerinin ülkelerin iç işlerine müdahale etmesine karşı halkları birleştiren, savaşa karşı barışı savunmaya dayalı bir ulusal güvenlik çizgisinde hareket etmekten geçmektedir.

“Ulusal güvenliği ülke sınırlarının dışında görme” anlayışı Türkiye’nin başına büyük belalar açmıştır. Bu yola gireli beri Türkiye, bütün komşularıyla düşmanlaşmıştır. Dahası “Barış Pınarı” harekâtında da açıkça görüldüğü gibi, 220 dolayındaki dünya ülkesinin sadece 4’ü Türkiye’ye destek vermiştir!

SURİYE’YE ASKERİ HAREKET BİR ‘MİLLİ POLİTİKA’ KONUSU MUDUR?

Sınıflara bölünmüş bir toplumda, genel olarak “herkesin sorgusuz sualsiz etrafında birleşeceği bir “milli politika”dan söz edilemez. Hani illa da “milli politika” denecekse örneğin “emperyalizme karşı kurtuluş savaşı”ya da “faşist bir darbe” karşısında ülkedeki bütün hakların “gerisi teferruattır” diyerek etrafında birleşecekleri politikadır bu.

Ne var ki bizde egemen sınıf politikacıları kendi amaçlarını her vesileyle “milli politika” ilan ederek örgütsüz halk kesimlerini ve çeşitli burjuva klik ve partileri yedeklemeyi “milli politik bir gelenek” olarak ilan etmişlerdir.

Onlara göre, hele de işin içinde asker, tank, top, başka ülkelere sefer varsa, bu politika “milli politika”dır! Burada kim, niçin yapıyor, hangi sınıfın çıkarına, hangi sınıfa fatura çıkacak vb. sorular ve yanıtları teferruattır!

Nitekim CHP’nin Suriye’ye asker göndermek için Cumhurbaşkanı’na yetki veren “tezkere” için Kılıçdaroğlu; “Oradaki askerlerin burnunun kanamaması için içimiz yana yana ‘Evet’ diyeceğiz” demiştir. Ama bu söz “milli politikacılığın” tipik klişesidir.

Herkesin arkasında kayıtsız koşulsuz birleşmesi gereken (yukarıda sözü edilen bir iki konu dışında) bir milli politika yoktur. Bu sermaye politikacılarının halk yığınlarına, “hassas konuların” tartışılmasını önlemek ve onları kendi politikalarına yedeklemek için uydurdukları bir söylemdir.

Özetle başka ülkelere sudan gerekçelerle asker göndermenin, savaş açmanın “milli politika” denilerek, savunulacak hiçbir yanı yoktur. Tersine şoven milliyetçiliğin, cihadizmin yol verdiği bu tür politikalar, işçilerin, emekçilerin, halkların doğrudan karşı çıkması gereken politikadır.

BU OPERASYON NEYİN ÜSTÜNÜ ÖRTÜYOR?

Bu operasyon bir yandan AKP iktidarını “yeni Osmanlıcı” dış politikasının açmazlarını aşmak, en azından gözlerden saklamak, öte yandan ekonomik kriz sürecinin ve “tek adam tek parti yönetiminin” karışı karşıya olduğu önemli sorunların üstün örtmek için yapılmıştır.

Çünkü Erdoğan ve yönetimi bu operasyonla;

1          – Kendi partisi içindeki kliklerin birbirinin boğazın sarılma aşamasına gelen çatışmayı en azından ertelemiştir.

2          – Davutoğlu ve Babacan parti girişimlerinin yarattığı siyasi bakıyı geriye itmiştir.

3          – HDP’ye yönelik operasyonun kamuoyundaki tepkilerini önemli ölçüde etkisizleştirdiği gibi, HDP’li politikacıların tutuklanması, belediye başkanlarının görevden alınması ve yerlerine kayyum atanması gibi adımlarını hızlandırmıştır.

4          – Hükümetin politikaların tepki amaçlı her tür basın açıklaması, miting gösteri gibi eylemler, “savaş var” gerekçesiyle daha sistematik biçimde yasaklanmaya başlanmıştır.

5          – Ekonomik krizin faturasını işçilere, emekçilere çıkaran politikaları savaş tamtamlarının gürültüsüyle gözden saklamaya çalışmaktadır.

Ancak bütün bunlar elbette ki, “savaş var”, “hükümet yasakladı” diye halkın canını yakmaya devam etmiyor değildir. Tersine ertelenen, üstü örtülen, yasaklandığı için söz edilemeyen her sorun gibi bu önemli sorunlar da üstlerine örtülen örtülerin altında büyümeye devam ediyorlar. Zamanı geldiğinde daha azametli bir biçimde zuhur etmek üzere!

‘TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNE SAYGI GÖSTERMEK’ NE DEMEKTİR?

ABD’den Rusya’ya, AB’den Arap Birliği’ne, Suriye topraklarında “pastadan pay alma” peşinde koşan ülkelerin her biri Suriye söz konusu olduğunda, “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılıyız” ifadesini ağızlarından düşürmemektedirler. Özellikle Erdoğan, Çavuşoğlu ve Kalın gibi hükümetin yetkili ağızları, her konuşmalarını bu sözlerle bitirmektedir.

Bir ülkenin “toprak bütünlüğü” demek, o ülkenin hükümetlerinin siyasi olarak kontrolü altında bulunan toprakların bölünmemesi demektir. Bu toprakların, özerk bölgeler, federasyon gibi bir takım yönetim bölgelerine bölünmüş olması o ülkelerin toprak bütünlüğünün bozulduğu anlamına gelmiyor. Nitekim ABD, Almanya ya da Irak’ın yapısı federatiftir ama toprak bütünlüğünün bozulması diye bir sorunları yoktur.

Ama eğer siz bir ülkenin torakları üstünde, bir takım bölgeleri askeri olarak işgal edip, üsler kuruyorsanız, oralara kaymakamlar atıyor, karakollar, kışlalar, üniversiteler açıyorsanız, silahlı birlikler oluşturuyor, bunlara maaş bağlıyorsanız; hatta geçici hükümetler kuruyor, bunları merkezi hükümeti yıkmak için organize ediyorsanız, nüfus mühendisliği yaparak milyonlarca insanı bir bölgeye yerleştirmeyi projelendiriyorsanız, günde bin kere “Biz Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılıyız” deseniz de gerçek emellerinizi gizleyemezsiniz!

Elbette ki, ülkelerin toprak bütünlüğü tarihi olarak oluştuğu için, ülkede yaşayan uluslar, halklar bu tarihsel koşullar değiştiğinde “birlikte yaşamak” istemeyebilirler. Bu durumda da o ülkenin toprak bütünlüğü bozulabilir ki, bunu belirleyecek olan da o ülkenin halklarıdır. Ve buna müdahale etmek emperyalist devletlere ve o ülkenin komşularına düşmez.

Bu yüzden de ABD ve Rusya’nın, Fransa başta olmak üzere Avrupalı emperyalistlerin, İran ve Türkiye’nin yapması gerekenler açıktır:

1          – Bu devletler Suriye toraklarındaki bütün askeri üslerini kapatmalı ve askeri birliklerini geri çekmelidir.

2          – Suriye halklarına rejim dayatmaktan vazgeçmelidirler.

3          – Suriye halklarının nasıl bir rejim kuracaklarına kendilerinin karar vermesinin önündeki engeller kaldırılmalıdır.

4          – “Suriye Geçici Hükümeti, “Suriye Milli Ordusu” gibi oluşumlar tasfiye edilmelidir.

Bugün gelinen yerde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı göstermekten söz etmenin ön şartı ve atılması gereken acil adımlar bunlardır.

‘GÜVENLİ BÖLGE’ İLE NE AMAÇLANIYOR?

Erdoğan Hükümeti, Suriye’nin Türkiye sınırı boyunca “güvenli bölge oluşturulması” iddiasını iki gerekçeye bağlıyor:

1-) SDG bölgesinden Türkiye’ye sistematik sadırılar yapıldığı, böylece Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit ettiği,

2-) Türkiye’deki 2 milyon sığınmacıyı bu bölgeye yerleştirerek sığınmacı sorununun çözüleceği iddialarına!

Bu bölgeden Türkiye’ye saldırılar yapıldığı tamamen amaçlıdır, kara propagandadır. Çünkü şu son operasyona kadar bu bölgeden Türkiye’ye herhangi bir saldırı olmadığı gibi, tersine sınır ötesindeki halk IŞİD’in Türkiye’ye sızmasını da engellemişlerdir.

“Bölgeye 2 milyon sığınmacı yerleştirmek” ise tam bir nüfus mühendisliğidir.

Her şeyden önce, Türkiye’deki sığınmacıların büyük çoğunluğunun Türkiye’de kalacağı toplumsal bir gerçektir. Nitekim Suriyeli göçmenlerin çoğunluğunun asıl talebi Suriye’ye geri dönmek değil, iş, ekmek, eğitim, sağlık ve güvenli bir gelecektir.

Bu yüzden de bugün göçmen sorununda esas tutum, göçmenlerin “entegrasyonu”; bu amaçla göçmenlerin iş, ekmek, eğitim, sağlık, güvenli gelecek vb. taleplerini gerçekleştirmek için adım atmak olmalıdır. Yoksa göçmenleri Avrupa’ya tehdidin ya da “güvenli bölge”nin “dolgu maddesi” olarak kullanmaya kalkmak, göçmenlere yapılan ayrı bir zulümdür.

Şu açıktır ki göçmenlik statüsünün belirsizliği, bir yandan AKP Hükümeti öte yandan da göçmen işçiyi ucuz işgücü gören kapitalistler tarafından istismar edilmektedir. Şoven milliyetçi odaklar, mezhepçi çevreler de “göçmenleri istismar”da sınır tanımamakta, işsizliğin, yoksulluğun, hayat pahalılığının artmasından göçmenleri sorumlu tutan propaganda sürdürerek, göçmenlere karşı “linç”e varan tacizler örgütleyerek, ırkçılığı, milliyetçiliği, mezhepçiliği yaygınlaştırmaktadırlar.

Türkiye’de hiçbir işçi ve emekçi bunun bir parçası olmamalıdır. Göçmenler işçi ve emekçi sınıfların parçasıdırlar. Bu bir Türkiye gerçeğidir. Bu yüzden de onların istismarını önlemek, işçi enternasyonalizminin gereği olduğu gibi, işçilerin işyerinde kapitalistlere karşı birliği için de son derece önemlidir.

Yerli işçilerle göçmen işçiler arasındaki birliğin ve kapitalistlerin bu farklılığı istismarının önüne geçilmesinin ilk şartı da “göçmen ve yerli işçilerin aynı koşullarda çalışmasının sağlanması”ndan geçmektedir. Ki, ağır yaşam koşulları dikkate alındığında göçmen işçilere bazı ayrıcalıkların tanınmasına bile yerli işçilerin karşı çıkmaması gerekir.

“Güvenli” denilen bölgeye o bölgeden olmayan göçmenlerin yerleştirilmesi, adının tersine bölgeyi “güvensizliğin” kaynağı haline getirecektir. Bölge halkı içinde de sadece etnik değil aynı zamanda yerli halk tarafından yeni getirilenler (göçmenler) “işgalci” olarak görüleceği için kanlı arazi çatışmalarına da güçlü bir zemin oluşturacaktır.

Böylece “güveli bölge”nin Türkiye ve Suriye halkları için;

1-) Türkiye’yi sonsuza kadar Suriye topraklarında kalmasının dayanağı yapacağı,

2-) Bu bölgeyi Suriye’nin içişlerine müdahale etmek için kullanacağı apaçık görülmektedir.

Demek ki Türkiye’nin egemenlerinin “güvenli bölge” dedikleri bölge, halklar için “güvensizlik bölgesi” olarak inşa edilmek istenmekte ve burası için bir nüfus mühendisliği yapılmaktadır.

MUHALEFET GERÇEKLERİ SÖYLÜYOR MU?

Kendilerini AKP iktidarına muhalefetin merkezi ilan eden CHP ve İyi Parti, Erdoğan ve Hükümetinin Suriye politikasını görünüşte “sert biçimde” eleştirmektedirler. Ama bu konuda en ileri gittiklerinde bile vardıkları yer, Erdoğan Hükümeti’nin Suriye sorunlarını ABD ve Rusya ile değil Esad yönetimiyle konuşarak çözmeye çalışmasından öteye gitmemektedir!

Ama bu muhalefet; Suriye sorunuyla ilgili problemlerin Esad’la konuşarak çözülmesini isterken, aynı zamanda Suriye’ye asker göndermek için Erdoğan’a yetki veren “tezkereye evet” demekte de bir sakınca görmemişlerdir. Dolayısıyla Erdoğan’a bir yandan “Esad’la görüş” diyen muhalefet öte yandan Esad rejimini devirmek isteyen Erdoğan’ın Suriye’ye asker göndermesine destek vererek kendi kendisiyle çelişmektedir!

Bunu Cerablus ve Afrin’e yönelik operasyonlarda da gördük.

Hiç kuşkusuz söz konusu muhalefet, sorunu, bölge halklarının kendi kaderlerini tayin hakkı, halkların biriliği ve kardeşleşmesi üstünden emperyalizme karşı bir mücadele değil, ülkeler ve onların gerici yönetimleri arasındaki görüşmelerle ya da çatışmalarla sınırlı olarak halledilecek bir sorun olarak görmektedir. Bu nedenle de sorunların çözümünü ülkelerin hükümetleri arasında yapılacak görüşmelere indirgemektedirler.

Nitekim muhalefet, Suriye’deki sorunu ve Türkiye’nin Suriye’ye yönelik askeri müdahaleye varan girişimlerini sadece Suriye ile Türkiye hükümetleri arasında bir sorun olarak gördüğü için, “Erdoğan Esad’la görüşerek sorunu çözebilir” diyen hayaller yaymaktadır.

Oysa bugün Türkiye’nin İdlib, Afrin, “güvenli bölge” gibi sorunlar dahil “Suriye sorunu”, Türkiye’nin “Kürt sorununun demokratik çözümü” ile sıkı sıkıya bağlıdır. Buda;

1          – Cumhurbaşkanına sınır ötesine asker gönderme yetkisi veren tezkereye “hayır” demeyi,

2          – Türkiye’nin ulusal güvenliğinin sınırların ötesinden başlatan dış politikaya karalı biçimde karşı durmayı,

3          – HDP’nin legal siyasetin dışına itilmesi girişimlerine, bu amaçla milletvekillerinin, belediye başkanların ve bütün siyasetçilerin tutuklanmasına, belediyelere kayyum atanmasına, parti faaliyetlerinin engellenmesine açıkça karşı olmayı,

4          – Bölge sorunlarının bölgede çıkar peşinde koşan bölge gericilikleri ve emperyalist güç odakları değil bölge halklarının gerçek temsilcilerinin katkısıyla çözülmesini esas alan bir mücadele hattına girmeyi,

5          – Bölgedeki başlıca sorunların kaynağı olan emperyalistler ve işbirlikçilerine karşı bölge halklarının kardeşleşmesi ve kendi kaderlerine el koymalarını esas alan, emperyalizme karşı mücadeleyi,

6          – Gerçek anlamda bir barış mücadelesini zorlu kılmaktadır.

Ancak bugün kendilerini “merkez muhalefet” olarak gören burjuva partilerin böyle bir çizgide olduğu, hatta böyle bir çizgiye yönelmiş oldukları söylenebilir mi?

Hayır söylenemez!

Bu yüzden de burjuva partilerin oluşturduğu “merkez muhalefet” yerine “gerçek bir demokratik muhalefet merkezi”ne ihtiyaç olduğu apaçıktır. Bunun için de en başta işçi ve emekçilerin ileri kesimlerinin, mücadeleci sendikacılar ve sendikaların, emek meslek örgütlerinin yığınları mücadeleye çeken bir hatta birleşerek ilerleyecekleri bir mevziye girmeleri; aydınların, ilerici demokrat parti ve çevrelerin, sanat bilim çevrelerinin, gençliğin, kadınların, uyanış içindeki kesimlerin içinde olduğu bir demokratik muhalefet merkezi bugün en acil olan ihtiyaçtır.

Ve bu demokratik muhalefet merkezi sadece Suriye’de ne yapılacağı, nasıl yapılacağı ile ilgili değil Türkiye’nin iç ve dışı politikasının demokratik bir yola yönelmesinin ve “tek adam, tek parti yönetimi” nin inşasına karşı mücadelenin acil ihtiyacıdır.

FATURAYI KİM ÖDÜYOR?

Yandaş medya başta olmak üzere sermaye medyası üstünden Erdoğan-Bahçeli İttifakı’nın liderlik ettiği vatan-millet, cihad, şehitlik gazilik üstünden yürütülen kampanya eninde sonunda, “Peki faturayı kim ödeyecek” sorusuna gelip dayanmaktadır.

Tarih bize; bu tür, egemenlerin silahı, askeri devreye sokarak yaptığı her girişimde faturanın işçi sınıfına, emekçilere, halka çıktığını göstermektedir. Bunun bir istisnası yoktur!

Bizde de bu tür durumlar, egemen sınıf politikacılarının gürültülü itiş kakışı sonunda halkın üstünde kalan “hesaplar” için güzel bir deyim vardır: “Alavere dalavere Kürt Memet nöbete!”

Gerçekte olanlarda bu deyimle örtüşmektedir. Çünkü Suriye ve Irak’a yapılan askeri operasyonlar ve militarist propagandanın böyle gürültülü biçimde (alavere dalavere) gündeme getirilmesinin arkasında fatura, Kürtlere ve “Memet”e (işçilere, emekçilere yoksullara) çıkmaktadır.

Bu tartışma, geçtiğimiz kış yerel seçimler öncesinde patates ve soğan fiyatlarının 8-10’TL’yi bulduğu günlerde zirveye çıkmıştı. Erdoğan ve Bahçeli; halkın tepkisi karşısında bu gerçeği, “Savaş uçakları su yakmıyor. Uçaklardan teröristlere patates soğan değil, bomba, füze, roket atılıyor. Bunların da bir maliyeti var” diyerek itiraf etmişti.

Bu itirafın iki nedeni vardı:

1-) Artık gerçeği bütünüyle saklama imkânı kalmadığı için bir yanıyla kabul edilmek zorunda kalınmıştı.

2-) Savaşa ve silah harcamalarına halkın en az tepki göstereceği varsayıldığı için fiyatların artması ve krizin vatandaşa yansıması silahlanma ve savaş masrafları olarak gösterilerek, yandaş sermayenin yağması ve kapitalist kar ve sömürünün yaptığı yıkımın üstü örtülmek istenmişti.

Evet bugün de ekonomik kriz devam ediyor ve krizin yarattığı yıkım sürüyor. Hem krizin hem de savaş politikaları kapsamında her geçen gün daha da artan askeri harcamaların ağırlaşan faturası da başta işçi sınıfı olmak üzere sömürülen ve ezilen halk kitlerine kesiliyor.

Akaryakıt, doğalgaz, elektrik, su vb. zamlar (ki bunlara yapılan zamlar iğneden ipliğe her şeye zam demektir) durmuyor. Bir yandan yeni vergiler getiriliyor bir yandan da eskiden beri alınan vergiler yükseltiliyor. Enflasyon artarken emeği ile geçinenlerin alım gücü düşüyor. Toplu İş Sözleşmeleri (TİS), beklenen enflasyona bağlanarak, ücretler hızla aşağı çekiliyor.

Asker, silah, vatan-millet hamaseti ve savaş politikalarının yarattığı ortamda sadece demokratik haklar ve barış mücadelesi değil, işçilerin, emekçilerin ekonomik, sosyal haklar mücadelesi de yasaklarla, baskılarla boğulmak isteniyor.

Kısacası savaş ortamı, sadece savaş masrafları faturasının halka yıkılmasıyla kalmıyor, sermaye ve onun hükümetlerinin ekonomik politikalarının yarattığı yıkımın faturasının da halka kesilmesinin dayanağı oluyor.

Ancak; “savaşın faturasını kimin ödeyeceği” sorusunun yanıtı bir değil ikidir:

1-) Sermaye hükümetleri bu faturayı işçi sınıfı başta olmak üzere bütün halka ödetmek isterler. Bugüne kadar da bu faturayı işçi sınıfına ve halka ödettiler ve “dur” denemezse bundan sonra da ödetmeye devam edecekler.

2-) Eğer işçiler başta olmak üzere sömürülen ve ezilen halk kitleleri ekonomik, sosyal, demokratik taleplerini elde etmek için gerekli mücadele hattına girer ve krizin, savaş politikalarının faturasını ödemeyi reddederse, fatura sermaye ve hükümetlerinin sırtına yıkılır. Ki, bu işçi sınıfı ve emekçiler için son derece önemlidir.

“Barış Pınarı harekâtı” sonrasındaki “ateşkes” etrafındaki tartışma ve gelişmeler ABD ile Erdoğan Hükümeti arasında yapılan anlaşma Erdoğan ve hükümetinin Suriye politikasının Türkiye ve bölge halklarına bir yararı olmadığını bir kez daha göstermiştir. Rusya ve Suriye hükümetlerinin Suriye sahasında ABD’den boşalan ve SGD’ nin kontrolündeki bölgelere yerleşmesiyle de Türkiye’nin Suriye sahasında askeri güce dayanarak adım atacağı bir boşluğun kalmadığı görülmüştür. Rusya ile yapılan mutabakatta bu durumun somut bir ifadesi olmuştur.

Bu somut tablo karşısında, işçiler ve emekçiler, Erdoğan ve hükümetinin Suriye’ye müdahalesi ve bölge politikasının yanlışlığını görmeli ve bu politikalara aldanmayıp, “Bölgede Barış, Türkiye’de Demokrasi” talepleri için mücadeleye sıkı sıkıya sarılmalıdır.

Savaşa ve Hükümetin Savaş Politikalarına Hayır!

İşçilerin Birliği ve Dayanışması,

Halkların kardeşliği ve Dayanışması İçin Mücadele Edelim!

ABD ve Rusya’nın, Fransa başta olmak üzere Avrupalı emperyalistlerin, İran ve Türkiye’nin yapması gerekenler açıktır:

1- Bu devletler Suriye toraklarındaki bütün askeri üslerini kapatmalı ve askeri birliklerini geri çekmelidir.

2- Suriye halklarına rejim dayatmaktan vazgeçmelidirler.

3- Suriye halklarının nasıl bir rejim kuracaklarına kendilerinin karar vermesinin önündeki engeller kaldırılmalıdır.

4- Başta İncirlik olmak üzere Türkiye’deki bütün yabancı üsler kapatılmalı ve yabancı askeri birlikler ülkelerine geri gönderilmelidir.

Bunlar, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı göstermekten söz etmenin ön şartı ve atılması gereken acil adımlardır.

TEILEN