“Umut liderlerde değil, emekçilerin kendi gücünde”

Genel Başkanımız Selma Gürkan, 24 Haziran seçimlerinin ertesinde seçim sonuçlarını, önümüzdeki dönem emekçileri nelerin beklediğini ve neler yapılabileceğini Evrensel WebTv’de değerlendirdi.

Seçimlerin ‘tek adam’a karşı bir birliktelik yarattığını vurgulayan Gürkan başlıca şu konulara değindi:

Erdoğan’ın karşısındaki en kuvvetli rakip Muharrem İnce idi. Mitingler, kamuoyundaki yaygın hava ve anketler bunu gösteriyordu. Ancak Muharrem İnce’nin özellikle İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır’da yaptığı kalabalık mitingleri tek başına bir cumhurbaşkanı adayının mitingleri olarak görmemek gerekir. Nasıl ki Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı Adalet Yürüyüşü’nün sonunda gerçekleştirilen Adalet Mitingi, tek başına CHP’lilerin mitingi değildi ise, bu ülkede derdi olanın derdini ifade ettiği bir oluşum haline geldiyse İnce’nin mitingleri de bu demokrasi arayışının ifadesiydi. Kuşkusuz seçimin sürprizleri var fakat Muharrem İnce’nin ilk turda Erdoğan’ı geçemeyeceğini tahmin ediyorduk. Biz cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalabilmesi için elimizden gelen çabayı gösterdik. Aynı zamanda işçilerle ve emekçilerle bir araya gelen bir parti olarak ilk turda Erdoğan’ın seçilebileceğini de öngörüyorduk. Evrensel gazetesini de takip edenler, emekçilerin bir yandan yaşadıkları zorluklar yüzünden şikayetleri olduğunu fakat bu sorunları Erdoğan’a bağlamadıklarını görmüşlerdir. Emekçiler, Erdoğan’ı ve AKP’yi farklı yerlere koyuyorlar.

‘YURTTAŞLAR SANDIKLARI KORUMAYA ÇALIŞIYORSA ŞAİBE VAR DEMEKTİR’

Sandıkların bu kadar güvende olmadığını ortaya koyan bir siyasi iktidarın bundan utanç duyması lazım. Yurttaşlar canhıraş bir şekilde sandıkları korumaya çalışıyorsa güçlü bir şaibe var demektir. Muhalefet partilerinin görevlilerinin yer almadığı 20 bin ile 30 bin arasında sandık var, buralara ne kadar müdahale edildi bilemiyoruz. Fakat şaibe var diyorsanız bunu da ispat etmeniz gerekir. Kayıtları kontrol edilen sandıklarda böyle bir şey görülmüyor. Yapıldıysa eğer kontrol edilemeyen sandıklarda yapılmıştır, yapmayacaklarının da bir garantisi yok. Erdoğan’ın kazanmasını sağlayan da 1 milyon 300 bin civarında bir oydur, kontrol edilemeyen sandıklarla da bu oran sağlanabilir. Bunları, şu ana kadar yaşadıklarımızdan tecrübe ederek söylüyoruz. Burada asıl mesele sandıkların bu kadar güvensiz olması ve siyasi iktidarın bu durumdan rahatsızlık duymamasıdır.

MHP’nin oy oranının artması meselesinde asıl üzerinde durmamız gereken, toplumu bölen, önyargıları derinleştiren, farklı kesimlerin farklılıkları ile birlikte bir arada yaşamasını tehdit eden şovenizm ve ırkçılığın, emekçiler, işçi sınıfı ve gençler içerisinde kabul görmeye başlamasıdır. Sonuçlar çıkarmamız gereken yan budur. Bu durum kutuplaşmayı derinleştirir. Bu düşmanlık tohumlarının eken de halk değil, başta cumhurbaşkanı olmak üzere parti liderleridir.

Seçim öncesinde genç ve beklentileri yüksek olan işçilerin İYİ Parti üzerinde durduklarını gözlemliyorduk. Siyasi tercihinde daha muhafazakar olan orta yaş ve üzeri emekçiler ise kendilerini MHP’de ifade ediyordu. Tüm milliyetçi ve muhafazakarlığın oyu %22 midir derseniz ise burada da İYİ Parti ve Meral Akşener’in estirdiği rüzgarla kendisini buraya ait hissetmeyenler de oy vermiş olabilir.

‘BAHÇELİ’NİN ‘ANAHTAR PARTİYİZ’ İFADESİ AKP’NİN MHP’YE MAHKUM OLDUĞUNU DİLLENDİRMEKTİR’

AKP, MHP’ye mahkum olmuş durumdadır, Bahçeli de ‘Biz anahtar partiyiz’ diyerek bunu ifade etti. Bırakın anayasal değişiklik yetkisini, yasa çıkarma çoğunluğunu bile alamamış durumda AKP. Meclis çoğunluğunu elde edemedi AKP ama bu ittifak nasıl ilerleyecek bunu da göreceğiz. Kabineyi ve ihaleleri paylaşırken ne kadar uzlaşacaklar, ne kadar kavga edecekler bu onların sorunu tabii ama bizi asıl ilgilendiren şey emekçi sınıflar üzerinde, demokratik hak ve özgürlükler üzerinde nasıl bir geriye gidiş olacağıdır.

Erdoğan’ın politikalarının uygulanmasının kolaylaşmaması açısından parlamentonun nasıl şekillendiği önemli idi, çoğunluğu elde edememesi bu açıdan değerli. Burada toplumsal beklenti ise başka bir şey. Yarın önümüze pek çok acı reçete konacak. İşçi sınıfı, emekçi sınıflar bu reçeteleri kabul edecek mi? Emekçiler, yaşanan sorunlara çözüm bulunacağı beklentisiyle oy verdiler partilere. Fakat asıl değiştirici güç işçiler ve emekçilerin kendi birliğindedir. Bu bilinç yerleştiği ve bir mücadele ile ilerlediği sürece memleketin siyaseti de demokrasi anlamında ilerleyecektir. Parlamento da yer alan ve almayan partiler, bu anlamda bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Ya mücadele edeceğiz, ya da şurasından burasından tutup iktidarın bu acı reçetelerinin hayata geçmesine sebep olacağız.

‘SERMAYENİN SALDIRILARININ ARTARAK DEVAM EDECEĞİ BİR DÖNEM OLACAK’

İktidarın, bahsettiğimiz bu acı reçeteleri topluma kabul ettirebilmesi için bir düşman yaratması, kutuplaştırıcı siyaset üzerinden halk desteğini devam ettirmesi gerekiyor. Bugün için bu düşman bazen CHP ama çoğunlukla da HDP oluyor. Bu açıdan Kürt sorununun çözülmemiş olması bu düşman yaratma taktiğini kolaylaştırıyor. İktidar, bundan önce de olduğu gibi ‘terörle mücadele’ adı altında muhalefeti susturmaya çalışacaktır. TÜSİAD, seçimden sonraki ilk açıklamasında ‘Vergiyi tabana yayın, reformları gerçekleştirin’ dedi. Araya sıkıştırdıkları ‘demokrasi’ gibi ifadeler ise yabancı sermayenin işini kolaylaştırmak için ihtiyaç duyulan şeyler. Yoksa demokratik hak ve özgürlükler TÜSİAD’ın çok da umurunda değil. Burada bahsedilen reformlar da sosyal güvenliğin tasfiyesi, çalışma hayatının kuralsızlaştırılmasıdır. Seçimin sabahında Türkiye’nin kredi notunun pozitife çıkarılması da ülkenin hâlâ yağmaya açık olarak görülmesidir. Dolayısıyla önümüzdeki dönem zorlu bir süreç bizi bekliyor derken bunu Erdoğan karşıtlığı üzerinden değil buradan tarif ediyoruz.

‘BAŞKANLIK REJİMİNİN KENDİSİ OHAL DÜZENİDİR’

Çok acil ödenmesi gereken dış borçlar söz konusu ve sanırım bunun 150 milyar dolar kadarı da yıl sonuna kadar ödenmek zorunda. Bu borcu da sermaye sınıfı ödemeyecek. Bu borçlar benzinle mazotla başlayan ve dolaylı vergilerle katlanarak halka çıkartılan bir fatura demek. Hükümet bu kadar acı bir reçeteyi de emekçilerin rızasını alarak gerçekleştiremeyecektir, baskılar ve grev yasakları devam edecektir. Erdoğan ‘OHAL’i kaldıracağız’ dedi ama başkanlık rejiminin kendisi zaten bir OHAL düzeni. Bu yaşanan sıkıntıların toplumda görünür olmasını engellemek için medyayı AKP’nin medyası haline getirmeye çalışıyorlar. Önümüzdeki dönem yoğun hak ihlalleri yaşanacaktır. Sonuç olarak şunu sormak zorundayız; bu siyasal rejim hangi sınıfın siyasal rejimi? Mevcut partiler hangi sınıfın siyasetini yapmak üzere yasama, yürütme görevini devralmışlardır?

‘SEÇİMİN BİZE ÇIKARDIĞI GÖREV MÜCADELE ETMEKTİR’

Umut kişilerde, liderlerde, reislerde değil emekçilerin kendi örgütlü gücünde. Seçim sürecinde farklı toplumsal kesimlerin bir araya gelebildiğini gördük ve bu olanağı değerlendirmek gerek. Demek ki farklı siyasi kesimler bir araya gelebiliyormuş ve bunlar bir araya gelince de dünya yıkılmıyormuş. Bunları seçimin olumlu hanesine yazmak gerekir. Birikmiş ortaklaşma eğilimleri ile birlikte iktidarın halk karşıtı, emek karşıtı, özgürlükler karşıtı, barış karşıtı politikalarını durdurmak için mücadele edeceğiz. İşçiler, emekçiler kendi iktidarını kurmadığı sürece ancak bir adım ileri, iki adım geri gidebiliriz. Elbette ki mücadelemizi ortaklaştırmaya ve sürdürmeye devam edeceğiz, seçimin de bizlere çıkardığı görev ve sorumluluk budur.

https://www.evrensel.net/haber/355652/selma-gurkan-umut-liderlerde-degil-emekcilerin-kendi-gucunde

TEILEN