Denizlerden 52 sene sonra tam bağımsız Türkiye talebi

Denizlerden 52 sene sonra tam bağımsız Türkiye talebi

Denizlerden 52 sene sonra tam bağımsız Türkiye talebi

Bugün 6 Mayıs. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın tam bağımsız bir Türkiye ve savaşsız, sömürüsüz bir dünya talebiyle başladıkları mücadelede idam edilmelerinin 52. senesi. Denizlerin bıraktığı talepler ve mücadele ise dün gibi canlı. Ortadoğu’da ve dünyada yükselen çatışmalar, İsrail’in Filistin’deki işgali ve soykırıma varan saldırıları, Türkiye’nin İMF ve emperyalist tekeller ile günden güne geliştirdiği ilişkiler bu talepleri bugün de geçerli kılıyor. Denizlerin mücadelesinin daha canlı hatırlandığı 6 Mayıs’ta Emek Partisi İstanbul Milletvekili İskender Bayhan, Erdoğan iktidarının emperyalist ilişkiler içindeki yerini ve Denizlerin taleplerinin güncelliğini anlattı.

İŞBİRLİKÇİ POLİTİKALARA ‘MİLLİLİK’ SOSU

Türkiye bugün coğrafyası ve iç ve dış politikasıyla Ortadoğu’da nasıl bir konum tutuyor?

Türkiye’nin coğrafi konumu için “üç tarafı denizlere çevreli stratejik bir yarımada” gibi tanımlamalar yapılır. Bunlar ülkeye egemen olan sermaye güçlerinin önderliğinde üstünlük güzellemeleri olarak yıllardır propaganda edilir. Türkiye’nin, yeraltı-yerüstü zenginlikleriyle, ekonomik, ticari, askeri, beşeri birikimiyle bölgesel bir güç olduğu gerçeği elbette inkâr edilemez. Bunun içerisinde Kürt coğrafyasının önemli bir bölümünün var olduğunu da vurgulamak gerekir. Ancak Türkiye haritası şöyle bir göz önüne getirildiğinde bile bu bölgesel güç konumunun keskinleşen çelişkiler, artan çatışmalar ve sıcak savaşlarla büyüyen sorunlar yumağıyla çevrelendiği görülecektir. Bugün başta Kuzey Karadeniz ve Güney Kara sınırı hattı olmak üzere Türkiye’nin çevre coğrafyasında yoğunlaşan paylaşım ve nüfuz mücadelelerinin yaşandığını görüyoruz.

Denizlerden 52 sene sonra tam bağımsız Türkiye talebi

Bu her dönem olduğu gibi AKP iktidarları ve tek adam yönetimi tarafından pazar ve nüfuz mücadelesi için kullanılmakta, etkin bir siyasi egemenliğin dayanağı yapılmaya çalışılmaktadır. Bunun için emperyalizmle kopmaz bağımlılık ilişkileri içerisinde olsa da işbirlikçi burjuvazinin çıkarları doğrultusunda Ortadoğu politikası izlenmektedir. 2007 MİT Raporu ile birlikte özü Yeni Osmanlıcılık olan bu dış politikanın adı “aktif dış politika” ya da Ahmet Davutoğlu’nun ifadesiyle “Stratejik Derinlik” olarak konulup bugüne dek pazarlanmıştır.

Ortadoğu’da başta İhvancılar olmak üzere dinci-gerici her türlü örgütlenmeyle el ele yürüyen bir politikadır bu. İçerideki ucuz emek gücüne dayalı yoğun artı-değer sömürüsü, her türlü yeraltı-yerüstü kaynağının yağmalanması temelinde sürdürülen yüksek kar ve rant politikalarının üzerinde şekillenmektedir. Tek adam yönetiminin dış politikası da esas olarak bu politikalar ekseninde yürütülmektedir. Yoğun baskı ve devlet terörü olmadan, Türk-İslam sentezci, din istismarı ve ırkçı-şoven propaganda devreye konmadan uygulanması mümkün değildir.

Beştepe’deki sermaye iktidarı, içeride emek gücünü olabildiğince ucuza sömürerek, ülkü kaynaklarını olabildiğince hızlı ve yaygın biçimde yağmalama peşindedir. Bununla bütünlük içerisinde Ortadoğu’da paylaşım ve nüfuz mücadelelerinde olabildiğince aktif yer alma derdindedir. Bütün bunları da içeride baskıcı, gerici-faşizan devlet terörü politikalarıyla, bölgede ise savaş kışkırtıcılığıyla sonuca ulaştırma niyetindedir. Hepsinin üzerine de bol bol vatan-millet-Sakarya, din-iman sosu içeren bir millilik-yerlilik propagandası serilmektedir.

Emperyalist ilişkiler içerisinde Türkiye’yi nasıl görmek gerekir? Filistin meselesi başta olmak üzere bugün Türkiye’nin dış ilişkilerini belirleyen temel başlıkların ne olduğunu söyleyebiliriz?

Türkiye, ABD başta olmak üzere batı emperyalizmiyle çok yönlü bağımlılık ilişkileri olan, bağımlı kapitalist bir ülke durumunda. Bunun içinde Erdoğan, büyük sermaye örgütlerinin de desteğiyle (TÜSİAD-MÜSİAD vd.) bu bağımlılık ilişkilerini sürekli derinleştiren bir çizgi izliyor. Bu temel karakter Erdoğan iktidarını sürekli yabancı sermaye arayışı-borçlanmaya mahkûm ediyor.

Uzun süredir Erdoğan yönetimleri ve arkasındaki sermaye güçleri, emperyalist devletlerle ilişkilerinde, onların çelişkilerinden yararlanarak işbirlikçi bir pazarlık üzerinden ilerletmeye çalışıyor. Ancak gerek dünya ekonomisinin istikrarsızlığı gerekse emperyalistler arasındaki çatışma ve kutuplaşmanın keskinleşmesi tek adam yönetiminin hareket alanını oldukça sınırlamış durumda. Elbette ABD-AB ve Çin-Rusya bloklaşmalarının kendi iç sorunları yok değil ancak iç sorunların da bloklaşmalar içerisinde kalarak çözülmeye çalışıldığı bir süreç gittikçe belirginleşiyor.

“ERDOĞAN EN YÜKSEK KOMİSYONLU ATA BİNİYOR”

Erdoğan ve tek adam yönetimi başta yandaşlar olmak üzere büyük sermayenin çeşitli kliklerinin çıkarları temelinde bazen emperyalist devletlerin bazen bölgesel güç konumdaki devletlerin kapılarını aşındırıp duruyor. Özellikle son bir yıldır Erdoğan-Şimşek ikilisi neredeyse bir topa dönmüş durumda.

Erdoğan bütün zorluklarına rağmen dün tercih ettiği bugün ise mahkûm olduğu bu siyasette kiminle en yüksek komisyona anlaşırsa onun atına biniyor. Ülke içerisinde bütün sömürülen ve ezilen halk kitlelerine, Ortadoğu’da ise Kürt halkı başta olmak üzere kendinden zayıf gördüğü bölge ülkelerinin halklarına Osmanlı kılıcı sallıyor.

Denizlerden 52 sene sonra tam bağımsız Türkiye talebi

Ancak çember gittikçe daralıyor ve olanaklar zayıfladıkça yeni arayışlar gündeme geliyor. Bu da batı emperyalist devletlerinin kapısını daha fazla çalmaya neden oluyor. Erdoğan hükümetinin özellikle ekonomik ihtiyaçları nedeniyle Türkiye’nin bağımlılık ilişkileri içerisinde önde gelen ABD-AB emperyalist devletleri ile ilişkilerini yenilemeye ve yaşanan pürüzleri çözmeye yönelik çabaları daha fazla öne çıkıyor.

Dolayısıyla bugün Türkiye’nin dış ilişkilerini belirleyen başlıkların temelinde, dışa bağımlılık ve sürekli artan yabancı sermaye ihtiyacı eşliğinde içeride düştüğü sıkışmışlıktan kurtulamama ve onun içerisinde kıvranıp durma konumu oluşturuyor. Tabi bu koşullarda bile Suriye-Irak kara sınırı boyunca sınır içlerine doğru 30 km derinliğinde güvenli bölge hattı oluşturma, Rojava’ya sınır ötesi hava operasyonları düzenlemekten vazgeç(e)miyor.

Türkiye’deki NATO üslerinden İMF ile gelişen ilişkilerine kadar, günümüzde bağımsız Türkiye talebi nerede duruyor?

Türkiye’nin bugün ucuz emek gücüne dayalı yoğun sömürü politikalarına karşı öne çıkarılacak talepleri bütünleyen taleplerin başında antiemperyalist, bağımsızlık yanlısı talepler geliyor. Ancak burada sözüne ettiğimiz bağımsızlık, sermayenin Beştepe’deki saray iktidarının diline doladığı, emperyalistlerle işbirlikçi pazarlığı yerli-milli büyümenin akılcı yolu olarak sunduğu bir sözde bağımsızlık savunusu değil.

Gerçi bu anlayış ve tutum yüz yıl önce mandacılığı halka bağımsızlık olarak yutturmaya çalışan atalarından kalmış olabilir. Hatta bu konudaki yeteneğini onlardan da almış olabilir. Ancak her demagojik, yalan propagandanın bir ömrü var. Bununda ömrü kısalıyor elbet. 

Türkiye’de şu anda uygulanan ekonomi programının (OVP ve önümüzdeki 5 yılı kapsayan sermayenin 12. Kalkınma Planı) özünde iki temel hedefi var. Emek gücünün olabildiğince ucuza sömürülmesi, ülke kaynaklarının olabildiğince hızla yağmalanması ve elde edilecek yüksek kar ve rantın yerli ve yabancı tekellerin kasasına akıtılması. Bu gerçek yukarıda konuştuğumuz diğer konularla olan kopmaz bağıyla birlikte düşünüldüğünde bağımsızlık savunusunun ve ona ilişkin taleplerin kapsamının genişliği ve bunlar için mücadelenin önemi de daha rahat görülecektir.

“ÇIKIŞ YOLU İŞÇİLERİN VE EZİLENLERİN BİRLİĞİ”

Burada Erdoğan’ın iktidara geliş koşullarını olgunlaştıran 2001 ekonomik krizi ve bu krizden çıkış için uygulanan Kemal Derviş-Dünya Bankası ve IMF Programı’nı hatırlatmak istiyorum. Uygulanan programın en önemli sonuçlarından biri Türkiye’nin emperyalist merkezlere bağımlığının büyük bir geometrik hızla artmasıydı. Bugün de DB kredili, “bizde olsak aynısı uygulardık” diyen IMF destekli Erdoğan-Şimşek zehirli ilaç programının sonuçlarından biri dışa bağımlılığın daha da büyümesi oluyor.

İliç maden katliamında ve maden kanununda olduğu gibi, yerli-yabancı tekellere tanınan bütün ayrıcalıklara son verilmesinden tutalım da Filistin’e yönelik Siyonist katliama karşı aktif mücadele edilmesine, Türkiye’deki NATO üslerinin kapatılmasına kadar bir dizi talep Türkiye’nin ve bölgenin sorunlarının çözümü ve geleceği açısından oldukça kritik öneme sahip bulunuyor.

Aslında Türkiye-Ortadoğu açısından içinden geçtiğimiz koşullar özü itibarıyla bize tam yüz yıl önce ortaya konulmuş bir çözüm anahtarını, bilimsel bir çağrıyı hatırlatıyor: “Bütün dünyanın işçileri ve ezilen halkları birleşin.”

Türkiye ve Ortadoğu’da, ucuz emek gücü sömürüsü, emperyalist tekel ve devletlerin boyunduruğunun ağırlaşması, özünde paylaşım ve nüfuz mücadelesi olan savaş politikalarının yıkıcılığı. Bütün bunları yavaşlatmanın, geriletmenin, durdurmanın ve nihayetinde ortadan kaldırmanın tek gerçek yolunu gösteren bilimsel çözüm anahtarı budur.

Onun için diyoruz ki Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun bütün işçileri ve ezilen halkları birleşin!

Denizlerden 52 sene sonra tam bağımsız Türkiye talebi

DENİZLERİN TALEPLERİ HÂLÂ CANLI

Bu sene dünyanın dört bir yanında çatışmaların yükseldiği, başta Filistin olmak üzere emperyalist işgallerin devam ettiği, Türkiye’nin Ortadoğu’da bir NATO üssü gibi konum aldığı koşullarda karşılanıyor 6 Mayıs. Bu koşullarda Denizlerin talepleri de büyüyerek sahiplenilmeye devam ediyor:

Filistin’e yönelik saldırıların durdurulması ve derhal ateşkes imzalanmasıİktidarın İsrail’le askeri ve ekonomik ilişkilerini kesmesiBüyüyen paylaşım mücadelelerine ve savaş-çatışma atmosferine karşı barış ve bağımsızlıkTürkiye’nin NATO’dan çıkması ve üslerinin kapatılmasıSınır ötesi operasyonların durdurulması ve bütün askeri güçlerin geri çekilmesiEn yakın örneği İliç katliamı olan emperyalist tekellerin ticari faaliyetlerinin durdurulması Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümüİktidarın yoğunlaşan sömürü ve saldırı politikaların, sınır ötesi operasyonların durması

SÖMÜRÜSÜZ BİR DÜNYA YOLUNDA İDAM EDİLDİLER

6 Mayıs 1972’de tam bağımsız, demokratik bir ülke ve özgürce yaşayacak eşit bir gelecek için mücadele eden, mücadelelerini işçi sınıfının mücadelesiyle birleştiren 3 genç devrimci Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildi.

1960’lar küresel çapta toplumsal hareketlerin yoğun ve çatışmalı geçtiği bir dönemi temsil ediyordu. Türkiye’de de işçi ve köylü hareketleriyle yükselen toplumsal hareketler, üniversitelere de sıçramıştı. İşçi ve köylü hareketleriyle birleşen öğrenci hareketleri, öne sürdüğü taleplerle bambaşka bir görünüme bürünmüş, demokratik ve sosyalist bir kimlik kazanmıştı.  12 Mart 1971 muhtırasından hemen sonra yakalanan demokratik ve sosyalist kimlik kazanan öğrenci hareketinin önderlerinden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan sıkı yönetim askeri mahkemeleri tarafından yargılandı.

6 Mayıs 1972 o dönem 25 yaşında olan Gezmiş ve Aslan ile 23 yaşında olan İnan idam edildi.

Evrensel Gazetesi

Paylaş: