Emperyalistler ve işbirlikçileri yenilecek, işçi sınıfı ve halklar kazanacak!
Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için mücadele eden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın katledilişlerinin üzerinden 54 yıl geçti. Onların temsil ettiği toplumsal hareketi durdurma hayalleriyle hareket eden egemenlerin planları karşın; Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in isimleri, miras bıraktıkları eşit ve özgür bir dünya mücadelesi hala işçi ve emekçilerin, gençliğin saflarında büyümeye devam ediyor.
Dünya’da ve Türkiye’de işçi ve emekçiler, 1960’lı yılları yaşam ve çalışma koşullarının ağırlaştığı, emperyalist saldırganlığın pek çok kıtada hakların tepesine kurşun yağmurları tertiplediği bir atmosferde karşılıyordu. Dünya, ABD’nin Vietnam’a gerçekleştirdiği saldırılardan, İsrail’in işgallerine kadar emperyalist müdahalelere karşı direnişlerle sarsılıyordu. Avrupa’da gençlik eylemleri ve işçi direnişlerine yüzbinler katılıyor, genel grevler yaşamı durdururken, antiemperyalist mücadele hattı günden güne büyüyordu.
Başta Vietnam ve Küba halkı olmak üzere halk hareketlerinin emperyalist barbarlık karşısında simgeleşen antiemperyalist mücadeleleri dünya gençliğine ilham olmuş, Türkiye’de de Denizler mücadelenin bayrağını dalgalandırmışlardı. Parolaları bağımsız ve demokratik Türkiye, pusulaları dünya halklarının antiemperyalist mücadelesiydi. Üniversiteler bu mücadelenin önemli merkezlerinden biri haline geliyor, gençlik, sermayenin denetimindeki eğitim sistemine karşı “bilimsel, özerk ve demokratik üniversite” talebiyle harekete geçiyordu. Öğrenci gençliğin ekonomik, akademik taleplerini sırtlayarak içinde bulunduğu koşulları değiştirmek üzere yola çıkan Denizler, daha sonra emperyalistlerin planlarına, Türkiye’ye iliklenmek istenen bağımlılık ilişkileri karşısına, dünya halklarının özgürlük mücadelelerinin Türkiye’deki sesi oldular. 68 eylemleri Türkiye’de öğrenci gençliğin demokratik-özerk üniversite kavgasını büyütüp gençlik hareketine dönüşmekle kalmadı ve 1969’un fabrika işgalleri ve grevlerinden 15-16 Haziran’a, Anadolu’nun yoksul köylülerinin toprak reformu mücadelesine kadar uzanarak bir halk hareketine dönüştü. Bağımsız ve demokratik bir memleketi kazanmanın yolunun, işçi sınıfının mücadele tarihindeki bilgi ve deney zenginliğini öğrenmekle, içinde bulunduğu koşulları değiştirmenin bilimsel kıstaslarla hazırlanmış rotası olan Marksizm-Leninizmin dünya görüşünde, bilimsel sosyalizmi rehber edinmekte olduğu bilinciyle hareket ettiler.
Denizlerin katledilmesinin üzerinden 54 yıl geçmesine karşın bugün de gençlik kesimlerinin içinde bulunduğu koşullar, bu koşullar karşısında yükselttiği talepler oldukça benzerlikler taşımakta. Sermayedarların çıkarları doğrultusunda hareket eden saray rejimi işçi-emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarını ağırlaştırıp yoksulluğu büyütürken, genç kuşakların payına da birbirini aratmayacak bir tablo düşüyor.
MESEM projesiyle sömürü daha öğrenci sıralarında başlayıp her sene onlarcasının torna tezgahlarında öldüğü çocuk işçilik yaygınlaştırılıyor, eğitimini sürdürebilmek için çalışmak zorunda bırakılan on binlerce genç ise en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamayan burslara, “harçlık” olarak anlatılan okurken çalışmanın yeni adı “Güç Programı”na razı kılınmak isteniyor. Saray rejimi, bilimsel eğitimi reddediyor ve üniversitelerin piyasaya entegre, parası olanın okuyabildiği, müfredatın gericileştiği bir eğitimi istiyor. Sermayenin ihtiyaçları temelinde, atanmış rektörlük yönetimlerinin eliyle üniversiteler “Üniversite A.Ş.”lere dönüştürülmeye devam ederken, özerk-demokratik üniversite talebi etrafında mücadeleyi büyütmek Denizlerin döneminde olduğu gibi oldukça yakıcı bir hale bürünmüştür. Geçen sene 19 Mart’ta İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesiyle başlayan ve üniversite gençliğinin sürükleyicisi olduğu eylemler büyük bir toplumsal itiraza dönüşürken sokaklara çıkan yüzbinler iktidarın saldırılarının püskürtülebileceğini göstermişti. Bu eylemlilikler boyunca gençliğin edindiği deneyimlerden biri olan gençlik mücadelesinin işçi sınıfının mücadelesiyle birleşme perspektifi büyümeye devam ediyor. Tıpkı 68 hareketinde olduğu gibi gençlik kesimleri işçi sınıfının Türkiye’nin pek çok yerinde giriştiği mücadeleleri yakından izlemeye ve mücadelesini büyütmek üzere harekete geçmeye devam ediyor. Ekonomik ve akademik taleplerini kazanmanın yolunu, geleceksizliği örgütleyen saray rejimi ve işbirlikçiliğini yaptığı emperyalistlerin memleket üzerindeki planlarını, bağımlılık ilişkilerini kesmekten, saray rejimini alaşağı etmekten geçtiğinin de bilinciyle mücadelelerinin hedeflerini tartışıyor ve birliğini güçlendirmenin yollarını arıyor. Bu sene de 1 Mayıs meydanlarında, işçi sınıfının saflarında alanları dolduran binlerce genç, yoksulluk, işsizlik, geleceksizlik düzenine, Erdoğan-Şimşek programına karşı taleplerini yükselttiler.
Faşist bir rejimin inşası için seferber olmuş saray rejimi de işçi ve emekçilerin ve gençliğinin mücadelesini baskı ve yasaklarla boğmaya, siyasi rakiplerini çeşitli saldırılarla elimine etmeye, grev yasaklarından belediye operasyonlarına kadar muhalefet eden kesimleri saldırılarla ezmeye çalışıyor. Ancak sermayedarlar ve temsilcileri saray rejiminin örgütlediği bu baskı ve saldırılar karşısında, Türkiye gençliği 54 yıl sonra Denizlerden devraldığı mirası elden ele büyütüyor, mücadele ve örgütlenme birikimini ilerletiyor. Emekçi sınıfların memleketi esir alan bu iktidar düzenine “artık yeter” diyen itirazı büyüyor. Gençler, kadınlar, işçiler, bu azınlık iktidarı karşısında daha güçlü yan yana gelmekten başka yolları olmadığının bilinciyle hareket ediyor. İşçi ve emekçilerin birliği, dayanışma ve mücadelesi, saray rejimini de tarihin çöplüğüne, silikleşen duvarlara mahkûm edecek!
Bugün içinde bulunduğumuz koşullar da 68’ dönemini andırıyor. Başını Amerikan emperyalizminin çektiği emperyalist barbarlık dünyanın pek çok yerinde kendi çıkarlarını sağlamak, tahkim etmek üzere savaşlar tertipliyor. Emperyalistler ve yerli işbirlikçileri dünyanın tüm zenginliklerini, emeğimizi kendi çıkarları etrafında ele geçirmek için kolları sıvamış durumda. Emperyalistler, büyüyen ekonomik sorunları kâr ve paylaşım kavgasıyla, silahlanma yarışıyla, işgal ve savaş politikalarıyla aşmaya çalışıyor. İran, Filistin, Suriye, Ukrayna başta olmak üzere dünya halklarının payına savaş, yıkım ve sefalet düşüyor. Emperyalist ABD ve siyonist İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, haftalar geçmesine, yüzlerce kadın ve çocuğun ölmesine rağmen çeşitli duraksamalar ve biçimlerde sürmeye devam ediyor. Savaşın ekonomik ve siyasal alandaki etkileri yalnızca savaşan ülkelerde değil; Körfez ülkeleri başta olmak üzere tüm dünyayı etkisi altına alıyor.
Halihazırda Rusya-Ukrayna Savaşı, Venezuela ve Küba’ya Amerikan emperyalizmi tarafından yapılan operasyon ve ambargolar derken son aylarda ise İran’a yönelik saldırılar, Lübnan’ı Gazzeleştirmeye yönelik başlattığı saldırı dalgası, başta Ortadoğu olmak üzere savaş yangınlarının dünyanın her yerine yayıldığını/yayılabileceğini gösteriyor. Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırım, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki işgal altındaki toprakların devam eden ilhakı, Suriye ve Yemen’e yönelik askeri saldırılar da aynı zincirin bir başka halkasıdır. Bu savaş politikaları bölgeyi istikrarsızlığa, kaosa sürüklerken bunun bedelini ise işçiler ve emekçi halklar ödüyor.
Aynı zamanda, saray rejimi, etki alanlarını en üst düzeye çıkarmak ve patronlar, zenginler için yeni pazarlarda hareket alanı kazanma amacıyla emperyalistlerle işbirliğini, bağımlılığımızı arttırma rotasında son sürat devam ettirmektedir. Bu yüzden saray rejimi, Amerikan emperyalizmi ve NATO’yla bağlarını güçlendirip memleketimizin ekonomik-siyasal bağımlılığını artırarak Kürecik’den İncirlik’e ABD-NATO üslerini aktif hale getirerek ölümlere ortak olmaya çalışmaktadır. Bu sene NATO Zirvesi’nin Türkiye’de yapılacak olması da bu tablonun içinde anlam kazanıyor. Savaş tekellerinin karlarını arttırmak, silah ticareti pazarlarının alanını genişletmek, Türkiye’nin bölge üzerindeki savaş politikalarını güçlendirmek saikleriyle örgütlenecek bu zirve, bağımlılık ilişkilerini emperyalistler ve işbirlikçileri lehine başka bir boyuta taşımak, halklara savaş ve yıkımı götürmek için düzenleniyor. 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleşecek olan NATO zirvesi ve artan savaş politikaları karşısında, “ABD-NATO üsleri kapatılsın, NATO’dan çıkılsın, NATO dağıtılsın.” talepleri etrafında bir araya gelme ihtiyacı günden güne artıyor.
Sözde güvenliğimizi sağlayan bu üslere gelen füzeleri NATO sistemleri düşürürken, yol geçen hanına dönüşmüş kendi hava sahamızı bile koruyamadığımız gerçekliğine karşın, işçi ve emekçilerin ceplerinde ne kaldıysa NATO’nun icazetiyle silah sanayiye ayrılan bütçeye akıtmanın hamlelerini yaparak iğneden ipliğe zamlar örgütleniyor. Saray rejimi tam anlamıyla savaş fırsatçılığı yapıyor. Bütün bu harcamalar ücretler baskılanarak, emekçilerden alınan gelir vergi dilimleri artırılarak, KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler yoluyla işçi sınıfı ve halkın sırtından finanse edilmektedir. Akaryakıta, temel tüketim maddelerine peş peşe gelen zamlar, emeklilere verilen bayram ikramiyelerinin sabit tutulmasının gerekçesi olarak savaşın gösterilmesi savaşın neden olduğu olumsuzlukların bütünüyle halka fatura edileceğini gösteriyor. Bölgede gerilim arttıkça içeride de Saray rejimi baskı politikalarının dozunu arttırıyor. Muhalefeti zapturapt altına alıyor, faşist bir rejimin inşası için her türlü demokratik hak ve özgürlüğün önüne geçecek uygulamalara imza atıyor. Kürt sorununu bölgesel paylaşım mücadelesinde pozisyon almak adına kullanmak isteyen iktidar, sözde çözüm süreciyle barışçıl demokratik çözüm konusunda adım atmamakta ısrar ediyor.
Saray rejimi “emperyalizme parmak sallarken” ülkeyi ucuz işgücü cennetine çeviren sermaye düzeni yol alıyor. Dışa bağımlılıktan kaynaklı ekonomik sorunlar yeni bağımlılık ilişkileriyle derinleştiriliyor. Ağzını açan Saray sözcüsü ülkeye “yabancı sermaye” çağırıyor. Enerji ve maden sahalarımız özelleştirmelerle, yağmacı projelerle parsel parsel sermayeye peşkeş çekilirken bağımsızlık talebine sırt verenlerin kalabalığı günden günden artıyor. Sömürge madenciliğinden kullan-at işçilik yasalarına, emperyalist tekellere sağlanan hukuki imtiyazlardan işçi mezarlıklarına dönüşen OSB’lere kadar memleketin bütün olanakları emperyalist tekellerin yağma ve sömürüsüne açılıyor.
Bu koşullarda 6 Mayıs, Türkiye halkları için bir anma gününden fazlası, mücadele kararlılığının yenilendiği, NATO zirvesi karşısında birliğimizi büyütecek günlerin başında geliyor. Türkiye’deki işçi ve emekçileri, onların genç kuşaklarını henüz dağınık ve parçalı olan mücadelelerini ortak bir hatta buluşturmak, savaşlara, NATO zirvesine, yoksulluğa, baskıya karşı eşit ve özgür bir dünyayı inşa etmenin adımlarını büyütmek üzere 6 Mayıs’ta alanlara çağırıyoruz!
Denizlerin zamanında 6. Filo’nun gelişi gibi bu sene temmuzda yine gelmeyi planlıyorlar. İşbirlikçileri saray rejimi, tıpkı eskisi gibi Amerikan emperyalizminin, batılı müttefiklerinin vurucu gücü NATO’nun bir dediğini iki etmiyor! Ve yine Denizlere ihtiyaç var. Emperyalistlere hadlerini yalnızca işçi sınıfı, emekçi halk ve onların genç kuşaklarının mücadelesi bildirebilir.
Bugün işçi sınıfı ve ezilen halklar için savaşa karşı barış; militarizm, faşizm ve silahlanma yarışına karşı enternasyonal dayanışma her zamankinden daha yakıcı hale gelmiştir. Bütün uluslardan emekçi halklar ve onların genç kuşakları önünde faşist rejim örgütlenmesine karşı demokrasi mücadelesini emperyalistlere ve işbirlikçisi iktidarlara karşı anti-emperyalist mücadeleyle birleştirerek ayağa kalkmaktan başka yol yok. Emperyalist, siyonist saldırganlığı ve işbirlikçileri olan saray rejimine karşı bir araya gelelim, mücadeleyi büyütelim! Temmuz ayında yapılacak Nato zirvesine karşı Deniz, Yusuf ve Hüseyin’lerden miras aldığımız antiemperyalist mücadeleyi büyütelim.
Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in şahsında ‘68’in mücadele mirası, Türkiye halklarına 54 yıldır ilham olan kararlılıkları, mücadelemize ışık tutmaya devam ediyor.
Emperyalistler ve işbirlikçileri yenilecek. Dünya halkları kazanacak!
Yaşasın devrim ve sosyalizm!
Seyit Aslan
Genel BaşkanEmperyalistler ve işbirlikçileri yenilecek, işçi sınıfı ve halklar kazanacak!
