İskender Bayhan: “Temel sorumluluğumuz, işçi sınıfının toplumsal yaşamın her alanında mücadelesini ve bağımsız politik örgütlenmesini güçlendirmek olmalı”

İskender Bayhan: “Temel sorumluluğumuz, işçi sınıfının toplumsal yaşamın her alanında mücadelesini ve bağımsız politik örgütlenmesini güçlendirmek olmalı”

İskender Bayhan: “Temel sorumluluğumuz, işçi sınıfının toplumsal yaşamın her alanında mücadelesini ve bağımsız politik örgütlenmesini güçlendirmek olmalı”

“Seçim sonuçlarının ardından öyle bir şaşkınlık vuku buldu ki; sanki işçi sınıfı diğer toplumsal sınıf ve tabakalardan soyutlanıp tecrit edilmiş, adeta bir hayalet gibi yaşam sürdürmekteymiş ve dolayısı ile eğilimleri de ölçülemezmiş gibi bir tablo ortaya çıktı. Bu biraz da sosyalizm iddiasındaki mevcut siyasi partilerin bileşen ve kadrolarının büyük oranda işçi sınıfının dışında bileşenlerden oluşuyor olmasından kaynaklanıyor”

“Sosyalist hareket, özeleştiri ve yeniden inşa” dosyası kapsamında söyleşilerimizin dördüncüsünü EMEP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul milletvekili İskender Bayhan ile yaptık. 14-28 Mayıs seçimlerinin ardından, sosyalist hareketin muhasebe sürecini, politik rejimin yeni saldırı hamlelerini ve sosyalist hareketin krizini nasıl aşması gerektiğini konuştuk.

Sosyalist hareketin geniş halk yığınları ile işçi ve emekçiler arasındaki sürdürdüğü çalışmanın yetersizliğinin “seçim sonuçları” üzerinden tartışılmaya başlanmasının bile aslında sorunun özüne dair önemli bir olguya işaret ettiğini belirten Bayhan, “Seçim sonuçları, seçimler öncesindeki sınıf-güç dengelerini, seçim sonrasına da taşıyan bir durum ortaya çıkardı” ifadelerini kullanıyor.

Sosyalist hareket açısından yenilgiyi nasıl tanımlamalı, nerede aramalı? Neyin özeleştirisi verilmeli, nasıl bir özeleştiri süreci yaşanmalı?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki geçtiğimiz seçimler tek adam yönetiminin egemenliği altında gerçekleşti. Dolayısıyla, Cumhur İttifakı’nın seçimleri almasında her türlü devlet olanağını, eşitsiz koşulları, baskı yöntemlerini ve sandık-seçim hilelerini kullanmasının önemli bir rol oynadığını belirtmek gerekir.

“Mücadele birliği ve seçim ittifakı oluşturulamadı”

Partimiz uzun süreden beri tek adam yönetiminden kurtulmayı seçime-sandığa havale etmemek gerektiğini vurguluyor. Bununla birlikte burjuva muhalefetin restorasyoncu programının sömürülen, ezilen halk kitleleri ve emekçiler açısından bir çözüm olmayacağını dile getiriyor. Tek adama karşı mücadeleyi de seçimleri de bu yaklaşımla ele alıyor. Bunun için de sürekli üçüncü bir ittifakın, gerçek bir halk ittifakının oluşması için çaba sarf etti. Ancak istenilen genişlikte bir mücadele birliği ve seçim ittifakı oluşturulamadı. Partimiz ve içerisinde yer aldığı Emek ve Özgürlük İttifakı’nın tek adama karşı acil ekonomik ve politik talepler için mücadeleyi ilerletme konusundaki tutumu pratikte zayıf kaldı. Seçimlerdeki çabası ve gücü de durumu değiştirmeye yetmedi. Ancak buradan kalkarak seçim sonuçlarını ittifakımızın ve sosyalist hareketin yenilgisi temelinde tartışmak, hem Cumhur İttifakı’nın hem de tek adamın yenilmesini her vesileyle seçimlere-sandığa havale eden burjuva muhalefetin emekçiler üzerindeki etkisini küçümsemek olacaktır.

Dolayısıyla sosyalist hareketin geniş halk yığınları ve işçi ve emekçiler arasındaki sürdürdüğü çalışmanın yetersizliğinin “seçim sonuçları” üzerinden tartışılmaya başlanması bile aslında sorunun özüne dair önemli bir olguya işaret ediyor. Çünkü seçim sonuçları, seçimler öncesindeki sınıf-güç dengelerini, seçim sonrasına da taşıyan bir durum ortaya çıkardı.

Yüksek enflasyon, alım gücünün günden güne düşmesi, zamlar, sendikalaşma önündeki engeller ve sefalet ücretine mahkûm edilmiş işçi ve emekçilerin kendiliğinden bir şekilde Cumhur İttifakı’ndan kopacağına dair beklentiler ve tezler seçim sonuçları ile hezimete uğramış durumda. Asıl düğüm de burada başlıyor.

Tek adam rejimi, yoksul halk kesimleri ve emekçilerin sınıfsal deneyimlerini, fabrika ve işyerlerinde gündelik olarak biriktirdiği maddi deneyimleri kuşatacak bir burjuva politik-ideolojik hegemonyayı yaratabilmiş durumda. Dolayısı ile kabaca maddi koşulların sınıfsal ve politik bir bilinç oluşturacağına dair beklenti -ki bu beklenti özellikle burjuva muhalefete aittir- 20 yıldır iktidarda olan AKP iktidarının emekçiler arasında yarattığı tersten bilinci de küçümsemek olacaktır. Karşımızda biriktirdiği deneyimleri kendi sınıfsal çıkarları ile muhakeme eden değil; büyük oranda burjuvazinin çıkarları ve propagandasının etkisi ile düşünen ve eyleyen bir emekçi sınıflar gerçeği var. Bu kuşatma iktidarın finanse ettiği tarikat ve cemaatler, medya, eğitim ve milliyetçi ideoloji ile her gün yeniden üretiliyor. Burada tabii maddi koşullardan bağımsız bir politikadan, ideolojiden bahsetmiyoruz.

Ülkeyi şirket gibi yöneten ve bütün imkanları elinde bulunduran bir burjuva siyasi kliğin toplumun kılcal damarlarına önemli düzeyde sirayet etmiş, sosyal yardım ağlarından tarikatlar ile yaptığı ittifaka kadar elinde bulundurduğu gücün etkisine de işaret ediyoruz.

Bu yüzden; fabrika/işyerlerinde ve yoksul halk kesimlerinin oturduğu mahallelerde gündelik bir çalışma, ajitasyon ve teşhir ile istikrarlı bir çalışma sürdürülmediği sürece bu ablukayı kırmak ya da kendiliğinden kırılacağını düşünmek bilimsel sosyalizmin en temel öğretisini de gözden kaçırmak olacaktır.

“YRP tampon işlevi görüyor”

Şunu da söylemek gerekir, özellikle 2010’lu yılların başında tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sosyalist olduğunu ileri süren parti ve çevreler içerisinde, aydın ve akademi çevrelerinde sınıf dışı sosyalizmin bulduğu yankı; işçilerin, emekçilerin ve gençlerin kimi ileri kesimleri arasında politik mücadele hattında yeni arayışlara sebep oldu. İşçi sınıfının devrimci bir özne olarak politik dönüşümdeki başat rolünün ortadan kalktığı ve yerini “yeni toplumsal hareketler” adı altında farklı toplumsal kesimlerin mücadelelerinin aldığı fikri, sınıf hareketi ile demokrasi mücadelesini de birbirine dışsallaştırmıştır. Bütün bunlar, işçi sınıfının politik durumunu ve gelişkinliğini anlama, kavrama ve değiştirme gayretindeki gerilemenin yapısal sebeplerindendir. Lenin’in cümleleriyle dersek, “Sınıf mücadelesinin ve özellikle de işçi sınıfının toplumsal rolünün kimi göreli değişikliklere bağlı olarak geçersiz hale geleceğini söylemek, ancak mücadele biçimleri içinde siyasal örgütlenme ve mücadelenin yerini görmemek ya da kasıtlı olarak görmezden gelmekle mümkündür.

Ve bugün hala “boş tencere iktidarı neden götürmedi?” sorusunu yanıtlamaya çalışıyorsak bu işçi sınıfının kendi gerçekliğinden kopukluğun düzeyini de gösteriyor. Fakat görüyorsunuz, günün sonunda bilimsel sosyalizmin en temel ilkesine geri dönüyoruz: Türk, Kürt, Arap bütün milliyetlerden işçi sınıfının bilinç ve örgütlülüğünü ilerletmeyi amaçlayan günlük bir parti çalışması.

Esenyurt, Avcılar, Beylikdüzü ve Arnavutköy gibi işçilerin, göçmenlerin ve işçi gençliğin yoğun olduğu bir bölgede, İstanbul 3. Bölge’de sürdürdüğümüz seçim çalışmalarında AKP’ye tepki olsa da Erdoğan’dan ciddi bir kopuş olmadığını gözlemledik. Hatta Cumhur İttifakı çevresinde kümelenen işçiler, ekonomideki kötü gidişatı büyük oranda tek adam rejiminin ekonomi politikalarına da bağlıyordu. Fakat Erdoğan’ın yerli ve milli teknoloji, yerli savunma teknolojileri söylemleri ile somutlaştırdığı TOGG, Kaan, ya da savaş gemisi projelerinin işçiler nezdinde ciddi bir karşılığı oldu. Fakat bu karşılığın körü körüne bir milliyetçi ideolojiden beslendiğini söylemek hatalı olur. Görüştüğümüz işçiler bu projeler ile ülke ekonomisinin gelişeceğini ve pastadan kendilerinin de pay alacağını düşünüyordu. Yani “iyi olan ne varsa Erdoğan’dan, kötü olan ne varsa kaderden” anlayışının arkasında yatan somut ve maddi gerekçelendirmeler aslında işçilerin refahtan pay alma beklentisi üzerine kuruluydu. Dolayısı ile önümüzdeki dönemde artan enflasyon, işçi ve emekçilerin sırtına yüklenen vergi ve zamlar ile sınıfsal çelişkilerin daha da berraklaşacağını söylemek yanlış olmaz.

Yine AKP’nin oy oranındaki 7 puanlık erimeyi de incelemek gerekiyor. Dolayısı ile sefalet ücretinin, yoksulluğun ve enflasyonun altında ezilen işçilerin önemli bir bölümü de AKP’ye bir uyarı mesajı verdiklerini düşünüyor. AKP oylarındaki gerileme, işçilerin kendi sınıfsal çıkarları ile bir düzen partisi olan AKP’nin çıkarları arasındaki çelişkiyi görse de hala tam olarak kendi sınıfsal talepleri doğrultusunda bir siyaset yapma aşamasına gelmediğini gösteriyor. Bizim de seçim sürecinde gözlemlediğimiz üzere, eriyen oyların bir kısmı da özellikle sanayi bölgelerinde yükselişe geçen Yeniden Refah Partisi başta olmak üzere ittifak içerisinde kalmış durumda. Ilımlı bir muhalefet yaptığını her fırsatta dillendiren Yeniden Refah Partisi, özellikle yoksul mahallelerde ve işçi semtlerinde örgütleniyor. Yeniden Refah bu dönemsel rolünü keskinleşmiş olan sınıfsal çelişkileri yumuşatmaya, sınıf çatışması değil barışını yaratmaya yönelik bir hat izleyeceğini düşünerek yorumlamak gerekiyor. Bir şekilde AKP’den sınıfsal temelli sıkıntılarından doğru kopan yığınların öfkesini soğutacak bir tampon işlevi gördüğünü söylemek mümkün.

Bütün bu özet tablo üzerinden partimizin, sosyalistlerin sorumluluğu konusundaki tutumu açık ve nettir. İşçi sınıfı üzerindeki kuşatmanın yekpare ve bütünlüklü bir kuşatma olduğu yanılsamasına girmeden; çok yönlü, istikrarlı ve kesintiye uğramayan günlük bir devrimci çalışma yürüterek, başta tek adam yönetiminden kurtulmak olmak üzere, işçi sınıfının toplumsal yaşamın her alanında mücadelesini ve bağımsız politik örgütlenmesini güçlendirmek.

Seçimin politik toplumsal sonuçlarından hareket edersek, politik rejimden hangi saldırı hamlelerini beklemeliyiz? Sosyalist hareket hangi çatışmalara hazırlanmalı?

Burjuvazinin iktisadi, politik ve ideolojik saldırılarının kapsamı, milliyetçi ve din istismarcı propagandalar, kışkırtmalar eşliğinde; güvencesizlik, kuralsızlaşma ve emek sömürüsünün derinleşmesinden, kadına yönelik şiddetin ve eşitsizliğin önünü açan, mültecilere yönelik hak ihlallerini artıran politika ve uygulamalara kadar bir dizi problemin büyümesine sebep olacaktır.

“Türkiye Yüzyılı”nı güven ve istikrar üzerinden inşa edeceğini vurgulayan AKP/Cumhur İttifakı iktidarının ilk aylarında en az 159 işçi, iş cinayetinde hayatını kaybetti. Emeğin ve insan yaşamının git gide ucuzladığı, değersizleştiği ve önümüzdeki günlerde emekçilerin kırıntı halinde kalmış kazanılmış haklarının bile saldırı altında kalacağı bir süreç bekliyor işçi sınıfımızı ve emekçileri. Seçim biter bitmez emekçilerin sırtına yüklenen vergi yükü ve zamlar dahi iktidarın önümüzdeki süreçte bir avuç tekelin kar hırsı doğrultusunda politikalar izleyeceğinin sinyallerini veriyor. Dünya kapitalizminin içinde bulunduğu durum ve uluslararası koşullar, burjuvazinin ekonomik açmazlarını daha da derinleştirecek. Sermaye örgütlerinin yaptığı açıklamalara bakıldığında yerli ve yabancı kapitalistler emek gücünün maliyetinin yüksekliğinden ve kurumlar vergisinden şikâyet ederek daha fazla sömürü ve teşvik istiyor. Bir sermaye partisi olan AKP, bir avuç tekelci sermaye sahibinin karlarını garanti altına alması, küresel ölçekte rekabet edebilmesi ve kendisinin de iktidarını sürdürebilmesi için bütün faturayı sömürülen ve ezilen halk kitlelerinin sırtına yıkacak adımlar atmaya devam edecek.

“Eylem ve direnişler çoğalacak”

İşçilerin canının ve alınterinin hiçe sayıldığı, ezilen halk kesimlerinin taleplerinin bastırıldığı politikalar mevcut sınıfsal eşitsizlikleri ve çelişkileri daha da derinleştirecek elbette. İşçilerin, emekçilerin ücretinin günden güne eridiği ve artık insanca çalışma olanağının kalmadığı düşünüldüğünde önümüzdeki süreçte farklı iş kollarında kendiliğinden tepkilerin artacağı, lokal eylem ve direnişlerin çoğalacağı, hak alma mücadelesinin ve grevlerin gerçekleşeceğini öngörmeliyiz.

Yerel hizmetler alanındaki işçilerinin acil talepleri için iş bırakmaları ve kitlesel eylemleri, sendikal bürokrasinin en güçlü olduğu metal sektöründe çalışan işçilerin ek zam talebi için çeşitli biçimlerde yaygın olarak dile getirdikleri tepkiler, petrokimya işçilerinin eylemleri, bütün zorluklarına rağmen süren sendikalaşma mücadeleleri bunların somut işaretleri. İşçilerin, emekçilerin ancak mücadele ederse kazanım elde edebileceği gerçeğiyle daha fazla yüzleşecekleri bir süreç var önümüzde.

Sömürülen ve ezilen halk kesimlerinin en küçük haklarını bile yok sayan bu iktidara karşı kadınların mücadelesi artık bir hayatta kalma mücadelesi haline gelmiştir. Seçim öncesinde Cumhurbaşkanı kararıyla iptal edilen İstanbul Sözleşmesi tarikat ve cemaatler ile yapılan kirli pazarlıkların unsuru haline getirilmişti. Şimdi de kadına yönelik şiddetle mücadelede ulusal kanun (6284 Sayılı Kanun) üzerinden Yeniden Refah Partisi ile Hüda-Par’a tavizler veriliyor. Kadınların yaşamı ve haklarını kendi kirli pazarlıklarına feda edenlere en iyi cevabı emekçi kadınların örgütlü mücadelesi ve dayanışması veriyor. Bu saldırıların önümüzdeki süreçte kadınların en temel medeni haklarına, çalışma yaşamındaki haklarına ve hatta kız çocuklarının eğitim görme haklarına kadar genişletileceğini görüyoruz. Geçtiğimiz hafta Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “kız okulları kugerekirse kurulur” beyanının, karma örgün eğitimin cinsiyete göre ayrıştırılacağı yönünde bir sinyal olduğu açıktır. Yine Kürt halkının demokratik hakları için verdiği mücadeleyi geriletmeye yönelik Hizbullah terör örgütünün siyasi ayağını oluşturan HüdaPar da devreye sokulmuş durumda. Ama buna rağmen Kürt halkının demokratik hakları için verdiği mücadelede bütün zorluklarına rağmen sürüyor. Amasız ve fakatsız bir şekilde Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümüne ilişkin talepleri savunmanın önemi artıyor.

Sosyalist hareketin krizini aşmak için ne yapmalı; kimle yapmalı, nasıl bir kadro ve kitle politikasıyla yapmalı? Nasıl yapmalı; hangi söylem, araç ve yöntemlerle yapmalı? “Sol birlik” ve “ittifak” meselesine nasıl yaklaşılmalı?

Seçim sonuçlarının ardından öyle bir şaşkınlık vuku buldu ki; sanki işçi sınıfı diğer toplumsal sınıf ve tabakalardan soyutlanıp tecrit edilmiş, adeta bir hayalet gibi yaşam sürdürmekteymiş ve dolayısı ile eğilimleri de ölçülemezmiş gibi bir tablo ortaya çıktı. Bu biraz da sosyalizm iddiasındaki mevcut siyasi partilerin bileşen ve kadrolarının büyük oranda işçi sınıfının dışında bileşenlerden oluşuyor olmasından kaynaklanıyor. Partimizin, özellikle işçi sınıfının en gelişmiş kesimi olan sanayi proletaryası arasında örgütlenmek için bütün olanaklarını seferber etmesi en aciliyetli görevdir bizim için. Ancak bu şekilde, sınıfın ileri unsurları partisi ile buluşabilir, yönetici organlardan en küçük yerel örgütüne kadar örgütleri ve üyelerinin sınıf bileşimi işçi sınıfından oluşabilir. Bunu sağlayamadığınız koşulda en doğru taktiksel platformu da ortaya koysanız, işçi sınıfının gündelik kaygıları, dertleri, duyguları ve düşüncelerinden kopuk ve memleketin çoğunluğunu oluşturan bir toplumsal sınıfın eğilimini dahi ölçemez hale gelirsiniz.

Keza bu durum işçi ve emekçiler arasında sürdürdüğünüz seslenişten, ajitasyon ve propaganda biçiminize kadar yansıyor. Geniş işçi kesimlerinin gerçekliğini kavrayan ve onları sarsan bir yazılı/sözlü/görsel teşhir, ajitasyon ve propaganda için her zamankinden daha fazla kendimizi yetkinleştirmeye ihtiyacımız var.

Önümüzdeki süreçte partimizin işçi sınıfının gelişkin ve ileri kesimleri ile olan bağlarını güçlendirmek, üye ve örgütlülük sayısını artırmak, işçi sınıfının müttefiklerini ortak mücadele çizgisine kazanmak için çabalarımız artarak devam edecektir. Tabi bu noktada partinin kadro politikaları da belirleyicidir. Fabrika, işyeri ve mahallelerde sürdürdüğü çalışmalar ile kitlelerin günlük yaşamına katılan, olabildiğince sınıfın en ileri unsurlarını parti platformuna kazanan ama asıl olarak da bileşeni büyük oranda işçilerden oluşan bir sosyalist parti olmazsa olmazdır. Elbette bu o kadar taşsız, düz ve engebesiz bir yol değil.

Toparlayacak olursak, sosyalist partiler de diyalektiğin yasalarından azade değildir; hata yapabilir, değişir, gelişir, öğrenir. Hatalardan doğru dersler çıkarmayı bilmektir asıl önemli olan.

Partimiz bu yaklaşımla sömürülen ve ezilen halk kitlelerinin mücadelesini ilerletmek, birleşik bir temelde güçlenip büyümesini sağlamak için üzerine düşeni yapmak için düne göre daha fazla çaba gösterme kararlılığındadır.

Bugün gelinen yerde Emek ve Özgürlük İttifakı’nın ve sosyalizm iddiasındaki bütün güçlerin ortak mücadelesinin güçlendirilmesine olan ihtiyaç daha da artmış durumda. Burjuva muhalefetin tek adama karşı çıkmayı neredeyse lafta bile unuttuğu koşullarda emekten, barıştan, demokrasiden yana güçler olarak tek adam yönetimini yıkacak bir kitle mücadelesinin sorumluluğunu daha ileriden almak zorundayız.

Kaynak: sendika.org

Paylaş: