Korkmaz, 21 Haziran 1983 günü Malatya’nın Akçadağ ilçesinin Ören kasabasında doğdu. Kendisini rahat ifade eden, oyunu seven ve yaramaz bir çocuktu. Politik bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Korkmaz’ın doğup büyüdüğü koşullar, 12 Eylül askeri darbesinin etkilerinin hem sürdüğü, hem de bu etkileri kırmaya yönelik mücadelenin yükselmeye başladığı döneme denk gelir.
1980’lerin ortalarından itibaren YÖK’e karşı ve ülkenin diğer sorunları için üniversite gençliğinin mücadelesi öne çıkarken, işçi hareketi de kendini hissettirmeye başladı.
“Hava kötü olursa eyleme gelirim, iyi olursa oyun oynarım”
90’lı yıllar eylemlerin yoğun olduğu dönemlerdi. Korkmaz’ın anne ve babası da bu eylemlere katılır, çocuklarını da götürmek isterdi. Ancak Korkmaz bu dönem eylemlere hep şartlı olarak katılırdı. Dışarıda arkadaşları ile oyun oynamayı ilk tercih olarak kabul eden Korkmaz, ailesine “hava kötü olursa gelirim, iyi olursa oyun oynarım” derdi.
Korkmaz ilk, orta öğretimi ve liseyi Ankara’da bitirdi. Arkadaşları Korkmaz’ı anlatırken, “Okulu çok asardı. Dersleri de öyle çok iyi değildi” diyor.
Ablası Berivan ile aynı lisede okuyan Korkmaz, lisede politik çalışma içerisine girmedi. Ablası Berivan ise Emek Gençliği çalışması yürütüyordu. Berivan o günlerden aklında kalan bir ayrıntıyı şöyle anlatıyor: “Korkmaz bu süreçte ‘Berivan size bir şey diyen olursa söyle gelelim, arkanızda olduğumuzu gösterelim’ derdi.”
Korkmaz’ın lisede bölüm seçme dönemi geldiğinde yaşadıklarını ve tepkilerini de arkadaşları gülerek hatırlıyor.
Sayısal, eşit ağırlık ve sözel olmak üzere üç bölüm vardır. Okulun vasat öğrencileri özel bir tercihleri yoksa sözele gönderilirler. Parlak öğrenciler ise sayısala. Korkmaz’ı da dersleri iyi değil diye sözele atmışlar. Sonrasını arkadaşlarından Çağrı Sarı’dan dinleyelim: “Bu tabii sinirlenmiş. ‘Yakın arkadaşlarımın hepsi sayısala gittiler’ diyor. Gidiyor yönetime ‘Beni sayısala geçirin’ diyor. Geçirmiyorlar. Sonra babasına diyor ki; ‘Benim sayısala geçmeme izin vermiyorlar, ama ben bilim adamı olmak istiyorum.’ Bunun üzerine babası Erdoğan abi de okulu basıyor resmen. Diyor ki, ‘Benim oğlumun bilim adamı olmasını nasıl engellersiniz, derhal sayısala geçirin.’ Onlar da şu yanıtı veriyor: Erdoğan bey, kimya zayıf, matematik zayıf, fizik zayıf, biyoloji zayıf. Bu notlarla mı bilim adamı olacak?”
Bir biçimde sayısala geçmeyi başaran Korkmaz, sonraki yıllarda matematikle arasını düzeltecektir.
Korkmaz’ın matematik ve fizikle imtihanı
Korkmaz, liseden sonra birçok genç gibi üniversiteye hazırlık için dershaneye gider. Matematik ve fizik üzerine yoğunlaşır. Bir gün fizik çalışırken öyle yoğunlaşır ki, vardığı sonuçla bir formül bulduğuna inanır. Büyük bir heyecanla dershaneye koşar. Kapıyı çalar, hocası dersteyken, ‘Hocam ben bir formül buldum, göstereyim mi?’ der. Hocası da dersi keserek, ‘Gel Korkmaz, göster’ der. Korkmaz, heyecanla tahtaya gider ve başlar yazmaya. Yazar da, yazar. En sona da formülü büyük bir öz güvenle kondurur. Hocası Korkmaz’a bakarak şöyle der: “Aferin Korkmaz, formülü bulmuşsun. Ama insanlar bunu 500 yıl önce bulmuşlar.”
Korkmaz üniversiteyi sadece matematik yaparak kazanıyor. 2003 yılında Akdeniz Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’ne giriyor. Bu fakülteyi de, yine dersleri çok astığı için 8 yılda bitiriyor. Ama arkadaşları bitirdikten sonra, “Bilim adamı olacağım demiştim, oldum. Mühendisim ben” dediğine tanıktır!
Gaste, gaste…
Erdal Saran, Korkmaz’ın üniversiteye girişinden itibaren en yakın dostudur. Korkmaz’ın örgütlü mücadele içindeki gelişimi Erdal ile tanıştıktan sonra hız kazanır. Aralarındaki yoldaşlık ilişkisi hep devam eder. İkisi de EMEP Ege Bölge Komitesi üyesidir. Korkmaz, aynı zamanda bu komitenin sekreteridir. Yine her ikisi de GYK üyesidir.
Erdal Saran, ilk tanıştıkları süreci anlatırken şöyle diyor: “2003’den beri tanışıyoruz. O Antalya’ya üniversite için geldiği zaman tanıştık. Ailesi partiliydi. Benim bölümüm arkeoloji, onunki su ürünleri mühendisliğiydi. Partiye babası getirdi.”
Korkmaz’ın ilk örgütlenme aşamalarına dair bazı ayrıntıları arkadaşı Çağrı Sarı, gülerek ve duygulanarak anlatıyor: “İlk zamanlar sokakta ajitasyon yaparak gazete (Evrensel) satamazdı. Birilerinin arkasına saklanır, ‘gaste, gaste’ diye çekingen bir biçimde bağırırdı. Sonra Erdal (Saran) gelirdi, ‘Oğlum şu gelenleri 350 lira olarak göreceksin, ayaklı 350 liralar yürüyor.’ O da ‘Tamam da ben yapamıyorum ya’ derdi. Sonra öğrendi. Gazeteler bir tane gazete bayisine gelirdi. O gazete bayisine hep borcumuz vardı. Adam artık yaka silkiyordu bizden. Ama adam çıkmış Antalya’dan Ankara’ya Korkmaz’ın cenazesine gelmiş.”
Hocam bu balığın adı ne?
Erdal, kendisinin ve Korkmaz’ın derslere karşı ilgisini yüzüne yayılan tebessümle şöyle anlatıyor: “Derslere çok girdiğimiz söylenemez. Daha çok örgüt çalışması yapardık. Korkmaz son sene 44 ders verdi. Üniversiteyi sekiz senede bitirdi.
Korkmaz bitirme tezini verdikten sonra hocasının odasından çıkarken odadaki akvaryumda bir balık gözüne ilişiyor ve ‘Hocam’ diyor; ‘Bu balığın adı neydi?’ Hocası da yanıt veriyor:
‘Oğlum tezini yazdığın balık işte. ”
Korkmaz aynı zamanda iyi top oynar ve hasta Galatasaraylıdır. Sadece futbol değil, basketbol da oynar. Bu yönü, onun örgütlü olmayan gençlerle de sıcak ilişkiler geliştirmesini kolaylaştırır.
Korkmaz’ın sosyal ilişkilerinin genişliğinin birçok yakın arkadaşı altını çiziyor. Ölümünden sonra sosyal medyada farklı kesimlerden insanların onunla fotoğraflarını paylaşması da bunun göstergesiydi.
“Hiç kimseye duymadığım bir güven duydum Korkmaz’a”
Korkmaz’ın örgütlediği Duygu Ayber, onun insanlara güven veren yönünü şöyle anlatıyor: “Ben üniversiteye kadar örgütlü değildim. Ailemden ötürü partinin içinde doğdum, ama kendimi örgüt çalışmalarından özellikle uzak tutuyordum. 2007’de Akdeniz Üniversitesi’ne gittiğimde Korkmaz’ı arıyorlar, Fevzi Hoca’nın kızı geliyor, diye. Ben de o dönem birçok kişinin marjinal diyebileceği bir görünümdeydim. Dövmeli, uzun deri ceketli, ayağında asker postalları ve her tarafında piercing olan bir tiptim. Korkmaz ve diğer arkadaşlar kendi aralarında babam parti yöneticisi olduğu için ‘Fevzi Hoca’nın kızı geliyor, o şimdi militandır’ diye konuşuyorlar.”
Duygu, Korkmaz ile telefonda saptadıkları buluşma yerine doğru yaklaşır, onu gören Korkmaz ve arkadaşları şaşkınlığa uğrar. O şaşkınlığı Korkmaz yıllar sonra Duygu’ya şöyle anlatır: “Duygu, biz seni görünce, hayır ya olamaz, umarım o değildir, ne olur o olmasın, diye düşündük’ dedik.”
Korkmaz, Duygu’yu örgütlemek için çok çaba sarf etmiş ve başarmış. Sonrasını Duygu’dan dinleyelim: “Ve hakikaten ben üniversitenin ilk yılında örgütlendim. Beni alın dedim, n’apıyorsanız yapın. ‘Eti sizin, kemiği benim’ hesabı.”
Duygu, Korkmaz’ın verdiği güvenli çevresinde yarattığı etki konusunda şöyle diyor: “Sadece biz de değil, diğer örgütler, çeşitli dergi çevrelerinden öğrencilerin hepsi çok saygı duyardı Korkmaz’a. ‘Abi’ derlerdi. Herkesin gözünde dediği dinlenir, güvenilir, cesur biriydi.”
Duygu’ya, ‘Korkmaz deyince aklına gelen 3 şey ne?’ diye sordum, şu yanıtı verdi: “Adaletli oluşu. Birçok arkadaşı ilgilendiren bir sorun tartışıldığında herkese samimiyetiyle güven verir, eşit bir mesafede durarak büyük bir adalet duygusu uyandırırdı. İkincisi örgütlü mücadeleye bağlılığı. Hayatının merkezi partiydi. Üçüncü olarak da, dostlarıyla içip türkü söyleyen halini hatırlıyorum.”
Korkmaz Tedik dostlar sofrasındaKorkmaz ile politik çalışmada bulunmuş arkadaşlarından Kayhan Geyik ise, “Onunla yaşamış herkese çok ince bir şey bırakmıştır. Hatalarımızı, yanlışlarımızı, bizi incitmeden, bazen biz bile fark etmeden kavratmaya çalışmıştır” diyor onu anlatırken. Şunları da ekliyor: “Korkmaz abi ile Kuantum tartışmışlığımız da, Recep İvedik konuştuğumuz da olmuştur. Bu ikisinin aynı bünyede uyum içinde olması bile eğlendirir insanı.”
Korkmaz’ın en çok sevdiği sanatçı Cengiz Özkan’dı. Erkan Oğur, Erdal Erzincan ve Müslüm Gürses’i de severdi.
Malatya Arguvan havalarını dilinden düşürmezdi.
Cengiz Özkan’a duyduğu sevgi, sonra öfkeye dönüşmüştü Korkmaz’da. Nedeni Erdal Saran anlatıyor: “Korkmaz Cengiz Özkan’ı normalde çok severdi. Ancak Cengiz Özkan Pusat diye bir dizi de oynadı, Show TV’de. Orada gerici bir akıl hocasını canlandırıyordu. Bunun üzerine onun kasetlerini kırmıştık beraber.”
Korkmaz’ın bazı spot cümleleri de arkadaşlarını güldüren ayrıntılar arasındadır. Çağrı Sarı, onlardan birini gülerek aktarıyor: “Biz bulgur pilavı ile büyüdük. Bu kasları, bu kafayı petibörlerle, petit danonelerle yapmadık.”
“Bi GYK olamadık ya”
Korkmaz’ın mütevazı kişiliğine birçok arkadaşı tanıktır. Ama, partisinin verdiği yeni sorumluluklardan da heyecan duyardı. Duygu Ayber, şaka ile karışık olarak “Bi GYK olamadık ya” dediğini aktarıyor gülerek.
Sonraki yıllarda Korkmaz’ın örgütlediği Duygu, Antalya il gençlik yönetimine girer, Korkmaz da EMEP’in son kongresinde genel yönetim kurulu üyeliğine seçilir.
Arkadaşları Korkmaz’ın bu görevden ötürü çok gururlandığını ve kendisini geliştirmek için daha fazla okumaya yöneldiğini anlattılar.
Korkmaz’ın en çok sevdiği şiir, Edip Cansever’in ‘Mendilimde Kan Sesleri’dir. Bir arkadaşı onu, “Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar/Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar” dizelerini söylerken, bir başkası da, “Gülemiyorsun ya, gülmek/Bir halk gülüyorsa gülmektir/Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi.” dizelerini söylerken hatırlıyor.
Okuduğu son kitap: İnsan Nasıl İnsan Oldu
Korkmaz’ın okuduğu son kitap hangisiydi? Söz yine Erdal Saran’da: “En son okuduğu kitap ‘M. İlin ve E. Segal’in ‘İnsan Nasıl İnsan Oldu’ idi. Ben vermiştim.”
“Korkmaz sinemada dünyasından ise Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ı severdi.” diyor Erdal Saran ve ekliyor: “Klasik bir adamdı. Severek izlediği tek dizi de Behzat Ç.’ydi. Behzat Ç.’nin oyuncularını beraber gittik, Ankara’da bulduk. Hatta Akbaba ile fotoğrafımız da var. Kızılay’da onunla bira içmiştik.”
Korkmaz’ın gönül hayatının nasıl olduğu sorusuna ise arkadaşlarının verdiği genel yanıt, ‘O konuda ketumdu’ oluyor. Arkadaşlarından bazıları, hayatının bazı dönemleri için ‘şöyle bir sevgilisi vardı’ diyor, o kadar.
Arkadaşları ayrılmış olduğunu bildikleri sevgilisini cenazede gördüklerini de anlattılar. Dediklerine göre biraz geride duruyormuş ve çok ağlıyormuş.
92 gün boyunca her gün direnişteki işçilerle birlikteydi
Korkmaz Tedik gençlik yöneticiliği sonrasında işçi çalışmasına yoğunlaşmıştı. Erdal Saran, “Eskişehir’de Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için işten atılan Isı Cihazları Fabrikası’nda (ICF) direnişe geçen işçilerin direnişinde onunla birlikte çalıştık” diyor ve ekliyor: “Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu bulunan OMK Kağıt ve Karton fabrikasında Selüloz-İş’e üye oldukları için işten atılan işçilerin 92 gün süren direnişi boyunca da Korkmaz her gün oradaydı.”
Ankara Katliamı’nın ardından Eskişehir’de düzenlenen anmada konuşan Selüloz-İş Sendikası Eskişehir temsilcisi Bülent Lampir, OMK direnişi boyunca Korkmaz Tedik’in kendilerini yalnız bırakmadığını anlattı: “Korkmaz 92 gün boyunca çadıra geldi. İşçinin, emekçinin dertleriyle dertlendi. İş yerlerindeki bütün arkadaşlarımız kendisini saygıyla anıyor. Buradan ailesine başsağlığı diliyoruz. Sizin Eskişehir’de de evlatlarınız var. Korkmaz Tedik nasıl evladınızsa fabrikalarda yüzlerce evladınız var.”
Eğer Korkmaz bu sözleri duyabilseydi, büyük bir keyif ve gururla “işte bu” derdi.
Fatih Polat
http://101015ankara.org/korkmaz-tedik-dalgaci-adaletli-cesur-mucadeleci/
Ali Deniz Uzatmaz: Anne, çok özledim seni
Her gün evden çıkmadan önce duşunu alır, parfümünü sıkar, boy aynasında kendisine bakıp, ön kısmını uzun bıraktığı saçlarını şöyle bir atardı. “Anne, yakışıklıyım, değil mi” derdi. Annesi “Yakışıklısın, anneciğim” diye cevap verirdi. Bazen de “Ya anne, şu yakışıklılıkla bir kız bile bakmıyor. Hayırdır inşallah, bahtım mı kapandı nedir” derdi. Böyle espriler yapmayı, gülmeyi, güldürmeyi severdi Deniz.
Annesi Nebahat Özer, salonda oturduğu koltuktan, boy aynasının olduğu taraftaki boşluğa bakarak anlatıyor oğluyla bu anısını. Büfenin üzerinde “Annelerin en güzeline” yazılı bir tabak duruyor.
Eziyetsiz bir çocuk
Ali Deniz Uzatmaz bundan 19 yıl önce Gaziantep’te doğmuş. Annesi, denizin genişliğini; babası Deniz Gezmiş’i sevdiği için ismini Deniz koymuşlar. Dedesinin ismini yaşatsın diye, bir de Ali ismini vermişler. Annesi de babası da muhasebeci Deniz’in; o dönem orta halli bir aileler. Deniz’den sekiz yıl sonra gelen, ailenin ikinci erkek çocuğunun adı da Umut.
Deniz’in anne tarafı Sünni, baba tarafı ise üç kuşak önce Kahramanmaraş’tan göçmüş Alevi bir aile. Ama Alevilik, Sünnilik evde hiç mesele olan şeyler değil.
Deniz, annesinin anlatımıyla “eziyetsiz bir çocuk,” uysal, sakin… Ama içine attığı şeyler de var Deniz’in; annesiyle babası arasında yaşananlar onu çok etkiliyor. Deniz, 16 yaşına geldiğinde annesiyle babası ayrılıyor.
En büyük kıyak
Deniz’in Emek Partisi’yle (EMEP) tanışması, tam bu dönemde. Parti binasında, konuştuğumuz babası Ogün Uzatmaz, o günlerde, Deniz’in dindar akrabalarının etkisinde kaldığını söylüyor, “Partiyle tanıştırma amaçlarımdan biri, hayata daha geniş bir perspektiften bakabilme yeteneğini kazandırmaktı” diyor.
Deniz önce partinin İzmir Dikili’deki gençlik yaz kampına katılıyor. Kampa giderken babasına biraz sitem ediyor ama döndüğünde “Bana yaptığın en güzel kıyaktı” diyor. Sonra da, partiye gelişini hep hayatında bir milat olarak tanımlıyor.
Partiye geldiğinden beri Deniz’le ilgilenen, daha sonra onun idolü olan ‘Mehmet Abi’si (EMEP Merkez Yönetim Kurulu üyesi Mehmet Türkmen) “En başta, çok apolitikti. Başbakanın kim olduğunu bile düşünerek söyleyecek durumdaydı” diyor. O dönem, Gaziantep’te grevler var. Partinin işçilere desteği, onlara yemek götürülmesi, seslerinin duyurulmaya çalışılması Deniz’i hem şaşırtıyor hem etkiliyor. “Hiçbir çıkarınız yok. Bu insanlar EMEP’li değil, belki size oy bile vermeyecek. Siz sabahın beşinde bildiri dağıtıyorsunuz. Anlamıyorum” diyor.
Türkmen’e göre, Deniz’in çok güçlü bir adalet duygusu var. Partinin ezilenlerden yana olduğunu görmesi, partiyi ilk kavrama halkası oluyor.
Sonra Deniz’in kendisi de, sabahın beşinde bildiri dağıtıyor, “afişe çıkıyor,” okuduğu meslek lisesindeki sorunları Hayat TV’ye haber yapıyor, hemen her eyleme katılıyor. Düşüncelerini politik terimlerle ifade etmek konusunda çok mahir değil belki ama güçlü insani ilişkileriyle çevresindeki çok sayıda genci etkiliyor. Son 1 Mayıs yürüyüşüne dershanesinden 30-40 gençle geliyor mesela. Bu yılın başında Emek Gençliği’nin 7 kişilik Gaziantep il komitesine seçiliyor. Başlarda “Kürtlerin neyi eksik” diyen Deniz, son zamanlardaki tweetlerinde Kobane’ye selam gönderen, yüreği Cizre’deki çocuklarla birlikte atan bir gence dönüşüyor. Bu arada Alevi kültürüyle de daha çok ilgileniyor.
Deniz’in siyasi kimliğini anlatanlar hep onun güçlü dinî inancından da bahsediyor. Deniz, bu yıla kadar her yıl Ramazan’da bir ay boyunca oruç tutmuş. En çok araştırdığı, tartıştığı iki şeyden birisi Cumhuriyet dönemindeki katliamlarsa diğeri din meselesi. Kafasındaki bu tartışmanın nereye vardığı konusunda farklı görüşler var ama Deniz’in dinî konulardaki hassasiyeti konusunda herkes hemfikir. Ezan okunurken müziğin sesini kısan, “Ramazan’da partide niye sigara içiyorsunuz, oruç biri gelirse rahatsız olur” diyen bir genç Deniz.
Bileklik
Ama Deniz için partisi, siyasetten çok daha fazlası; evi gibi, ailesi gibi. Kız arkadaşı “Partiyi, canını verecek kadar çok severdi” diyor. Çünkü hayatını sarıp sarmalayan çok güçlü dostlukları var orada.
Deniz, partide ilk günlerde tanıştığı adaşı Deniz Kar’ı “Bu benim ikizim, biz aynıyız” diyecek kadar kendinden sayıyor. Zeynep Yücel partiden başka bir yakın arkadaşı. 15 günlük ayrılığın ardından, Ankara’da Zeynep’i gördüğünde ona sıkı sıkı sarılmış, yanında onun için hediye olarak bir bileklik de götürmüş.
Ali Deniz UzatmazDeniz Kar ve Zeynep’le, Ali Deniz’in de çoğu vaktini geçirdiği; birlikte festivaller, atölyeler düzenledikleri Nar Sanat Derneği’nde konuşuyoruz. Tarihî bir taş ev olan bu mekânda soğukta oturup -biri elektrikli sobayı götürmüş- sıcak çay içiyoruz. Deniz’le birbirlerine, kimseye anlatmadıkları şeyleri anlattıklarını, yeni müzikler keşfettiklerini, eğlenmek için videolar çektiklerini, güldüklerini, ağladıklarını, bazen içtiklerini, gece bir arkadaşları sevgilisinin kapısına dayandığında hep beraber yardıma koştuklarını anlatıyorlar.
Ama Deniz’in çevresi partiyle sınırlı değil. Diğer siyasi gruplardan, lisesinden, dershanesinden, kendisinin de oyuncusu olduğu Şahinbey Belediyesi halkoyunları ekibinden, orada okumasa da Gaziantep Üniversitesi’nden çok geniş bir çevresi var.
Herkes onu güleryüzlü, sıcakkanlı, esprili, eğlenceli birisi diye anlatıyor. Duygusal ve kırılgan bir tarafı da var, Zeynep “Kırıldığı şeyleri anlatmak için içtiğimiz zamanları beklerdi” diyor. Arkadaşlarının söylediğine göre, Deniz biraz da patavatsız biri, içi dışı bir olduğundan… Ama patavatsızlık yapıp birini üzdüğünü düşününce ondan defalarca özür diliyor.
Eksik var mı?
Bu arada babasının ayrılmasından sonra, evde annesi ve kardeşiyle kalıyor Deniz. Bu dönemde ciddi maddi sorunlar yaşıyorlar. Deniz evin erkeği pozisyonunu üstleniyor, zilden annesinin ismini sildirip kendi ismini yazdırıyor, faturaları da o ödüyor. Para kazanmak için atıyor sırtına çantasını, anket yapıyor. Para kazandığında akşam mutlu bir şekilde gelip, annesine “Eksik var mı” diye soruyor. Deniz Kar’la parkta su satma işine de girmişler ama maalesef batmışlar.
Arkadaşları günü yaşarken, Deniz yaz kampı için her gün kenara 1 lira koyuyor. Zeynep’in annesi Servet Yücel’in 27 Temmuz’daki doğumgünü için ona Mavi Jeans’den 90 liralık tişört beğendiğini duyduğunda ise “Hadi be abla, sen o parayı ver bana” diyor, Zeynep’le birlikte gidip, başka bir mağazadan aynı paraya üç tişört alıyor.
Taksim âşığı
Annesi “Çok zor günler de geçirdik beraber ama her dakikası mutluluktu” diye hatırlıyor o günleri. Deniz her şeyle kolayca mutlu oluyor. Mesela annesi akşamları dışarda yiyelim dediğinde, tost da yiyecek olsalar, Deniz “Ol-ley” diyor. Annesi ve kardeşiyle birlikte en çok yaptığı şeylerden biri komedi filmi izleyip gülmek.
Deniz, bu arada babasıyla İstanbul’a da gidiyor, Taksim’e âşık oluyor. Taksim’in hem atmosferini seviyor, hem de “Onca insan katledilmiş, burası mücadelenin merkezi” diyor. İstanbul’a her gittiğinde, birasını mutlaka Taksim’de içmek istiyor.
‘Hadi ordan’
Deniz hemen her eylemde var ama o eylemlerde çekilmiş bir fotoğrafı da mutlaka var. Çünkü görünür olmayı seviyor Deniz. Şimdi milyonlarca insanın bildiği, bir eylem sırasında Ali İsmail Korkmaz’ın resminin önünde durduğu fotoğrafının dokunaklı bir hikâyesi var. İnanç Yıldız’ın çektiği bu fotoğrafını çok beğeniyormuş Deniz. Partiden Fatma Keskindemir’e, “Abla, parti afişlerinde bu sene bu fotoğrafımı kullanırız değil mi” diye sormuş. Fatma Abla’sının cevabı ise “Hadi ordan, senin afiş olmana çok var” olmuş.
Şeftalili ice tea
Deniz’in çokça kız arkadaşı olmuş. Zeynep, “Üç ayda bir, başka hikâye dinlerdim” diyor. Ama son kız arkadaşını, dedesine bile “Hiç böyle bir duygu yaşamadım” diye anlatmış. Ağustos ayındaki gençlik yaz kampında başlayan bir aşk bu. Yaz kampı sekiz gün, ama iki gönül bir olunca, hele bir de genç olunca, o sekiz gün nelere kadir… Kız arkadaşı “Birbirimize ‘canımın içi’ derdik” diye anlatıyor. Birlikteyken, sürekli yedikleri Çokonat ve yanında içtikleri şeftalili ice tea, onlar için özel bir şey olmuş. Gerilimli anları yumuşatmak için de bir taktiği varmış Deniz’in: Yan dönüp, gözlerini devirip, baygın baygın bakmak. “Onu öyle görünce insan dayanamazdı” diyor kız arkadaşı.
Kamp bitiverip de ayrı şehirlere gidince, Deniz ve kız arkadaşı için hasret günleri başlıyor. Deniz’in o dönemde, hiçbir şey yazmadan sadece Çokonat resmi paylaştığı bir tweeti var. Meğer bu, sevgiliye “göndermeli tweet”miş. “Aynı gökyüzü” yazdığı tweeti de öyle.
Deniz, sevgilisine kavuşmak için otostop çekip onun bulunduğu şehre gitmeyi, orada çadırda kalmayı bile düşünüyor. Ama sonra bir yolunu bulup otobüsle gidiyor ve kız arkadaşının evinde kalıyor. 3-4 gün daha birlikte oluyorlar. Ama Deniz, Ankara’ya gitmeden önce birkaç gün önce ayrılıyorlar. Çok üzülüyor Deniz. Kız arkadaşı şimdi, “Bizimki, sonlu bir ilişki değildi, bu olay olmasa tekrar birlikte de olabilirdik” diyor.
Ayrılık
Deniz’in son günleri başka bir zor ayrılığı da getiriyor: Evden ayrılık. Deniz, ikinci senesinde üniversite sınavını kazanıyor, ek tercihlerden de olsa Mersin Üniversitesi Elektrik Teknikerliği Programı’na yerleşiyor. Babasına üniversite sınavını kazanabileceğini ispatlamış olduğu için mutlu. Zaten Gaziantep’ten başka bir şehirde okumayı kendi istemiş. Ama, ayrılık vakti gelip çattığında özellikle annesinden kopmak çok zor geliyor Deniz’e.
Deniz evden ayrılmadan önceki iki günü, o öyle istiyor diye, anne ve iki oğul hep birlikte geçiriyorlar. Kurban Bayramı ama kimseye gitmiyorlar, sadece sevdikleri şeyleri yapıyorlar, mesela yastık savaşına girişiyorlar. Son gece saat 3’e kadar konuşuyorlar. Umut, sabah 5’te yolcu ediyor abisini. Deniz, uyandırmaya kıyamadığı için annesini uykusunda öpüp gidiyor. Annesi telefonda sitem edip “Niye uyandırmadın, demek ki iyi öpememişsin, ben hiç hissetmedim” dediğinde, “Antep’e geldiğimde yine öperim” diyor.
Sonraki iki hafta hemen her gün telefonda konuşuyorlar. Bir gece aradığında sesi durgun Deniz’in, “N’apiyim anne, çok özledim seni” diyor ve ağlıyor.
Deniz ölümden korkuyor. Yakın bir arkadaşının babası, cinayet sonucu öldürüldüğünde, Deniz hiç yapmadığı bir şey yapıp, gece annesinin yanında yatıyor. Partiden Mehmet Türkmen “Öyle yufka yürekliydi ki, mezarlıklara, cenazelere götüremezdik” diye anlatıyor. Suruç katliamının ardından cenazeler Gaziantep’e geldiğinde de gitmek istememiş Deniz. “Dayanamıyorum abi” demiş. “Yarın bir gün aramızdan biri düşse, gitmeyecek misin” diye sorulduğunda ise “Umarım öyle bir şey olmaz” demiş.
