Seyit Aslan: “Görevimiz 2026 1 Mayıs’ını işçilerin birliğini ve mücadelesini ilerletecek bir biçimde örgütlemektir”
“Partimiz her 1 Mayıs’ta olduğu gibi 2026 1 Mayıs’ında da önceliği işçilerin acil talepleri etrafında en geniş ve en ileri biçimde birliğinin sağlanmasına ve her yerde yekpare biçimde 1 Mayıs’ı kutlamasına vermektedir. Bununla birlikte, şüphesiz 1 Mayıs yalnızca alan kutlamasından ibaret biçimde ele alınamaz. Fabrikalardan başlayan, sanayi bölgeleri ve emekçi semtlere yayılan bir yelpazede 1 Mayıs’ın en güçlü biçimde örgütlenmesi için bir çalışma yürütüyoruz”
“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki sıradaki söyleşimiz Emek Partisi Genel Başkanı Seyit Aslan’la.
Seyit Aslan, Türkiye işçi sınıfının örgütsüz ve dağınık halde olduğunu ve bu çerçevede 2026 yılı 1 Mayıs’ına oldukça dezavantajlı koşullarda gidildiğini ifade etti. Savaşın faturasının emekçi halk kitlelerine kesildiğine değinen Aslan, “NATO’nun ülkemiz için “koruyucu bir güvenlik şemsiyesi” olduğu/oluşturduğu düşüncesi ne yazık ki, işçi sınıfı ve emekçi kesimler içinde de hâkim durumda. Öncelikle işçiler arasında bu manipülatif algıyı ortadan kaldıracak bir çalışmayı örgütlememiz gerekiyor. Bu başarılabildiği ölçüde işçiler NATO ile bir sınıf olarak aralarındaki ilişkiyi gerçek boyutlarıyla kavrayacak ve ona göre bir tutum geliştirecektir” dedi.
“Partimiz önceliği işçilerin acil talepleri etrafında en geniş ve en ileri biçimde birliğinin sağlanmasına vermektedir” diyen Aslan, fabrikalardan emekçi semtlerine yayılan bir yelpaze ile 1 Mayıs’ı örgütlediklerini ifade etti. Taksim’in 1 Mayıs alanı olduğunu ve Türkiye işçi sınıfının Taksim alanını saray rejimi, sermaye ve sendikal bürokrasinin tahakkümünden kurtaracağını söyleyen Aslan, “Fakat bugün görevimiz gelecekte bunun zeminini de oluşturacak olanı yapmak, yani 2026 1 Mayıs’ını işçilerin birliğini ve mücadelesini ilerletecek bir biçimde örgütlemektir” dedi.
“İktidarın dayattığı yoksulluk işçi sınıfını güvencesiz koşullarda çalışmaya zorlamaktadır”
1 Mayıs’a giderken Türkiye’de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Türkiye işçi sınıfı, ezilen ve sömürülen kitleler 2026 1 Mayıs’ına emperyalistler arası hegemonya mücadelelerinin kışkırttığı savaşların coğrafyamızı yangın yerine çevirdiği, IMF başta olmak üzere uluslararası mali kuruluşların dayattığı en vahşi çalışma koşulları ve sömürü ilişkilerinin “Şimşek programı” adı altında çerçevelenerek hayasızca uygulandığı, bu gidişata itiraz eden herkesin gözaltı, tutuklama ve devlet zoruyla susturulmaya çalışıldığı koşullar altında gidiyor. CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar artarak devam ederken; Kürt sorununda başlatılan yeni süreç fiilen bekleme odasına alınmış durumda. Yeni maden yasasıyla ülkenin her santimi ve köşesi uluslararası tekellerin yağmasına açık hale getirildi. Üretici tarım ve orman köylüsünün üretim alanları bir gece vakti “Cumhurbaşkanlığı kararnamesi”yle ellerinden alınıp maden tekellerine peşkeş çekiliyor. Telafisi mümkün olmayan bir doğa ve çevre katliamıyla yüz yüzeyiz. Çalışma koşulları ağırlaşırken yoksulluk derinleşiyor. Yasal olarak 45 saat olan haftalık çalışma süresi, sahada 50-60 saati buluyor. Asgari ücret 28 bin 75 TL iken Birleşik Kamu-İş’in hesaplamalarına göre açlık sınırı 36 bin TL’ye ulaşmış durumda. Toplam ücretlilerin yüzde 53’ü asgari ücretle çalışırken, bu oran özel sektörde yüzde 70 civarında. İktidarın dayattığı bu yoksulluk işçi sınıfını daha ağır ve güvencesiz koşullarda çalışmaya zorlamaktadır. Bu durum patronların kâr hırsı ve denetimsizlikle birleşerek iş cinayetlerinin önünü açmaktadır.
10 milyonu aşkın emekli 20 bin TL ile geçinmeye -nasıl olacaksa!- mahkum edilmiş halde. Buna karşın “2024 küresel servet raporu”na göre Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim, toplam servetin yüzde 39,5’ini elinde tutuyor ve bu oranla 21 Avrupa ülkesi içinde ilk sırada. Son 12 yılda işçilerin ödediği Gelir Vergisi 5 trilyon TL’yi geçerken, tekellerin ödediği Kurumlar Vergisi sadece 3,5 trilyon TL. Kısaca çizdiğimiz bu çerçeve 1 Mayıs öncesi sınıf güç ilişkilerini dolaysızca anlamaya yeterlidir, sanıyorum. Ve tabii sınıf mücadelesinin güncel seyrini de.
“NATO’nun ‘güvenlik şemsiyesi’ oluşturduğu algısını ortadan kaldırmamız gerekiyor”
NATO zirvesi yaklaşıyor, savaş işçi sınıfına yoksulluk olarak dönüyorken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?
Savaşın faturasının her zaman ve her yerde olduğu gibi ülkemiz özelinde de sınıf güç ilişkilerine bağlı olarak düzeyi değişmekle birlikte asıl olarak işçi sınıfı ile ezilen ve sömürülen emekçi halk kitlelerine kesileceği kesin. Saray rejiminin ideolojik aparatları, ekmeği küçülen işçileri bunun “doğal bir gelişme” olduğuna ikna etmek için çoktan harekete geçmiş bulunuyor. Bu algı çalışmasının yürütüldüğü konulardan biri de NATO. NATO’nun ülkemiz için “koruyucu bir güvenlik şemsiyesi” olduğu/oluşturduğu düşüncesi ne yazık ki, işçi sınıfı ve emekçi kesimler içinde de hâkim durumda. Öncelikle işçiler arasında bu manipülatif algıyı ortadan kaldıracak bir çalışmayı örgütlememiz gerekiyor. Ülkemizde NATO uzun yıllar “Soğuk Savaş”ın zorunlu bir ürünü olarak pazarlandı. Bugün Soğuk Savaş koşulları yok ama NATO varlığını sürdürüyor. Neden? Bu nedeni anlaşılır bir halde ortaya koymak gerekiyor. Bu başarılabildiği ölçüde işçiler NATO ile bir sınıf olarak aralarındaki ilişkiyi gerçek boyutlarıyla kavrayacak ve ona göre bir tutum geliştirecektir. Sosyalistler başta olmak üzere ilerici devrimci güçler öncelikle bu türden çalışmaları gündemlerine almalı ve elbette ki NATO’ya karşı en geniş güçleri bir araya getirecek ve harekete geçirecek platformlar oluşturmayı temel bir sorumluluk olarak ele almalıdırlar.
“2026 1 Mayıs’ında da öncelik işçilerin acil talepleri etrafında birliğin sağlanmasıdır”
1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Kurum olarak 1 Mayıs planınız nedir?
1 Mayıs’ı en özlü ifadeyle sermaye cephesi ile emek cephesinin uluslararası ve tek tek ülkeler düzeyinde karşılıklı olarak güçlerini sınadıkları/gösterdikleri bir gün olarak ele alırsak -ki, öyledir- Türkiye işçi sınıfının 2026 yılı 1 Mayıs’ına oldukça dezavantajlı koşullarda gittiğini belirtmek gerekir. İşçi sınıfı örgütsüz ve dağınık haldedir. Sendikalaşma oranı yüzde 15 civarında olsa da bu oran özel sektörde yüzde 6-7 civarındadır. Dahası mevcut sendikalar sendikal bürokrasinin kontrolü altındadır ve işçileri temsil etmekten uzaktırlar. Niteliği gereği zaten öyle bir dertleri de yoktur. Marx sermayeyi “tepeden tırnağa örgütlü sosyal güç” biçiminde tarif ettikten sonra işçi sınıfının örgütsüz haliyle henüz kendinde bir sınıf olduğunu vurgulayarak işçi sınıfının ancak birleşip -örgütlü biçimde- eyleme geçtiğinde kendisi için bir sınıf, dolayısıyla sosyal güç haline geldiğini belirtir. 1 Mayıs’ın amentüsü olan “Birlik, dayanışma, mücadele” üçlemesinde önceliğin “Birlik”e verilmesi boşuna değildir. Çünkü, bunu çekip aldığımızda diğerleri boşa düşer, anlamsızlaşır. Bu yüzdendir ki, partimiz her 1 Mayıs’ta olduğu gibi 2026 1 Mayıs’ında da önceliği işçilerin acil talepleri etrafında en geniş ve en ileri biçimde birliğinin sağlanmasına ve her yerde yekpare biçimde 1 Mayıs’ı kutlamasına vermektedir. Bununla birlikte, şüphesiz 1 Mayıs yalnızca alan kutlamasından ibaret biçimde ele alınamaz. Fabrikalardan başlayan, sanayi bölgeleri ve emekçi semtlere yayılan bir yelpazede haftaya yayılan etkinliklerle 1 Mayıs’ın en güçlü biçimde örgütlenmesi için bir çalışma yürütüyoruz. Son olarak Taksim 1 Mayıs alanıdır ve sınıf güç ilişkilerindeki değişimlere bağlı olarak Türkiye işçi sınıfı Taksim alanını saray rejiminin, sermayenin ve sendikal bürokrasinin tahakkümünden kurtaracak, kendisinin kılacaktır. Bundan şüphe duymamak gerekir. Fakat bugün görevimiz gelecekte bunun zeminini de oluşturacak olanı yapmak, yani 2026 1 Mayıs’ını işçilerin birliğini ve mücadelesini ilerletecek bir biçimde örgütlemektir.
Kaynak: Sendika.org
